Archive

Mart 2014

Browsing
Ekstrem spor yapan insanların sahip olduğu motivasyonu uzun süre düşünüp anlamaya çalıştım. Sahra, Gobi çölü gibi 250 km’lik maraton parkurlarını koşanlar, kutbu yürüyerek geçmeye çalışanlar, dev dalgalarda sörf yapanlar, uçaktan paraşütle serbest atlayış yapanlar, helikopter ile dağın tepesine bırakılıp çığ tehlikesi altında kayak sporu (Heliski) yapanlar, dünyanın çeşitli yerlerindeki yüksek yapılara tırmanan ‘Örümcek adam’ lakabıyla tanınan Fransız tırmanışçı gibi insanlar, sadece adrenalin bağımlılığı ile yaptıklarını anlamlandırabilir miyiz? Aldıkları riskler gerçekten yaptıklarına değiyor mu? Ünlü olmak için mi akıl karı olmayan işler yapıyorlar? Bence hayır. Aldıkları risklerin farkındalar ve bu sporları ünlü olmak için veya amaçsız yapmıyorlar.
Peki nedir bu amaç? Herkesin kendine özel bir amacı var. Farklı bir açıdan anlatmaya çalışayım. Çevremdeki insanlardan gözlemlediğim bir örnek vereyim. Güvenlikli sitelerde yaşayanlar kendilerine ve çocuklarına her manada güvenli bir yaşam alanı – buna fanus da diyebiliriz – kurduklarında sıfır risk içeren bir hayat tarzı benimsiyorlar. Hedefledikleri bu hayat tarzını gerçekleştirmiş olanlarda, hapishaneye kapatılmış hissettiklerini ve hayatı ıskalıyorum düşünceleri içinde olduklarını görüyorum.

Karşılaştırma yapmak gerekirse ekstrem spor yapan insanların hayatı daha dolu dolu yaşadıklarını söyleyebilirim. “Hızlı yaşa genç öl” mesajı çıkarılmasını istemem bu anlattıklarımdan! Bu tür sporları yapan yakınlarınız, tanıdıklarınız varsa “ne gereği var, deli misin!” gözüyle değil daha açık fikirli olarak bakmanızı isterim. Ekstrem sporlar risk içerdiği için güvenliğe daha fazla önem verilir. Ama burada gösterilen dikkat ve güvenlik önlemleri, kaldırımlarında dahi trafiğin aktığı İstanbul caddelerinde çoğu zaman gösterilmez. Bu yüzden benim bakış açımdan İstanbul trafiğine dahil olup binlerce dikkatsiz sürücünün içinde trafik kazası geçirmek manasız gelir. İstanbul trafiğinde kontrol edemediğim daha çok risk var. Elimden geldiğince İstanbul’da kaldırımda yürürken bile sağa sola döneceğim sırada mutlaka arkamı kollarım. Çünkü ters yönden gelme gibi durumlar artık olağan hale gelmiştir. Kaldırımda motosikletli emekçi bir kardeşimle veya bisiklet süren bir gençle kucaklaşma ihtimalim ekstrem spor yaparken karşılaşacağım kaza riskinden daha yüksektir.

Bunu biraz da uçak yolculuğu ile diğer ulaşım yolları karşılaştırmasına benzetebiliriz. Uçak yolculuğu korkutucu olsa da istatistik olarak kara yolculuğuna göre daha güvenlidir. Peki okuması zahmetli bütün bu uzun cümleleri niye kuruyorum? Şu nedenle: Her ne kadar yaptığım şeyler bana göre ekstrem sayılmasa da yakınlarımdan bu yönde tepkiler alıyorum. Dağa gitmenin, zorlu koşullara gönüllü katlanmanın mantıklı  nedenlerini anlatmakta zorluk yaşıyorum.

İnsanın kendine en yakın olduğu ve kendini özgür hissettiği yeri yaşamadan anlaması zor. Ben de artık işi dalgaya vurup kendisine yat alınan küçük çocuğun dediği gibi “Anlayamazsınız!” deyip geçiyorum 🙂
Sönmez Erkaya hocanın Ağrı Dağı kuzey rotasından kışın çıkış niyetini öğrendiğimde tereddüt etmeden geliyorum dedim. Kuzey rotası tehlikeli buz çatlaklarının olduğu zorlu bir rota. Yazın geldiğimde klasik rotadan tırmanmıştım. Üstelik sırt çantalarımızı atlar çıkarmıştı. Nuh Ararat‘ın  kurmuş olduğu mutfağı, aşçısı olan kampta kalmıştık. O faaliyetle bunu karşılaştırdığımda Nuh Ararat sahibi Mehmet Çeven bey sağolsun bize Ağrı Dağında 5 yıldızlı otel konforu yaşatmış! Şimdi daha iyi anlıyorum. Bu sefer lojistik hiçbir destek almadan tırmanış yapacağız. Yani ortalama 20-25 kg sırt çantalarımızı Ağrı eteğinden başlayıp yukarıya kendimiz çıkartacağız; çadırlarımızı kendimiz kuracağız ve yemekleri kendimiz hazırlayacağız. Literatürde 21 Aralık ile 21 Mart arası “Kış Tırmanışı” olarak adlandırılmaktadır. Dağcılar için önemli olan bu tarih aralıkları yaz çıkışına göre daha zorlu olduğu için ayrı bir prestije sahiptir.

Dağa gitmeden önce kondisyon ve dayanıklılık antrenmanları yapmak önemli. Ofis hayatı yaşayıp çalışırken birden kalkıp hadi ben dağa gidiyorum demek zor oluyor. Biraz kondisyonlu olmak gerekiyor. Ben de hazırlıklara iki ay öncesinden başladım. Bu süre zarfında Uludağ ve Aladağlar olmak üzere iki dağ zirve tırmanışı ile Ballıkayalar’da ve salonda tırmanış çalışmaları yaptım. Etkinliğe sayılı günler kalınca spor yapmayı bıraktım. Çünkü en ufak bir burkulma vb sakatlık sorunu yaşarsam dağda beni zorlayacağını biliyordum (Şehirdeyken yaşadığınız ufak bir ağrıyı dağa getirdiğinizde etkisini onla çarpmak gerekiyor. Hele sızlayan bir diş ağrısı aman ha sakın diş ağrısı varken dağa gitmeyin!).

Bir de iniş sırasında diz kapağım ağrıyordu. Bu konuda biraz araştırma yaptım ve dizlik kullanmaya karar verdim. Dizlik diz çevresindeki bağları destekleyip ağrı oluşmasını önlemede etkili oluyor.  Her daldan spor malzemeleri satan epey büyük bir mağazada dizlik buldum kendime. Yeri gelmişken iş arkadaşım Hakan’la bu devasa spor mağazasındaki ilginç buluşma öykümüzü okumak isterseniz tıklayın

Faaliyet öncesi plan yapmak ve ihtiyaç listesini yazılı hale getirmek önemli bir iş. Ben de öncelikle götüreceğim bütün eşyaları evde salona yayıp gözden geçiriyorum. Bunun için bir KontrolListesi yaptım. Yolculuk öncesi tüm malzemeleri bir araya toplayıp listede işaret koyuyorum. Böylece daha önceki yazımda da bahsettiğim malzeme unutma problemini yaşamıyorum. Bu kontrol listesinin içeriğini kendi ihtiyacınıza göre değiştirip siz de kullanabilirsiniz. Ayrıca kendim için bir envanter listesi hazırladım. Bununla da görsel kontrol yapıyorum.

Ağrı yolculuğuna bir gün var. Faaliyet öncesi ve sonrası ziyafet çekme adetim olduğundan güzel bir restoranda “damak çatlatan” lezzetlerle buluşuyorum. Büyük gün geliyor. Uçak fiyatları daha uygun olduğu için uçakla Kars’a gidip oradan kara yolculuğu yapmayı planlıyoruz. Kars’a ulaştığımızda Hava alanında bizi Ağrı’ya götürecek taksici Latif abiyle tanışıyoruz. Çantaları bagaja koymak için taksinin arkasına geçtiğimizde kapısında Latif abinin fotoğrafını görüyoruz.
“- Hayırdır abi bu foto ne için?”
diye soruyoruz. Mart ayı sonunda yapılacak yerel seçimlerde muhtar adayıymış. Latif abi Sarıkamış’ta yaşıyor. Bize çocuklarının eğitimi için çabaladığını anlatıyor. Ayrıca yol boyunca bölge ve gündem ile ilgili hararetli konuşmalar yapıyoruz. Üç saatlik yolculuk göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.

DoğuBayazıt’a vardığımızda hava kararıyor. Geceyi burada otelde geçireceğiz. Otele vardığımızda bizi lobide ekibimizden Kürşat ve Ferhat karşılıyor. Küçük Ağrı dağına da tırmanmak istediklerinden bizden 2 gün önce gelip bu zorlu faaliyeti de başarıyla tamamlamışlar. Küçük Ağrı dağı, Büyük Ağrı Dağı’nın hemen yanı başında yükselen bir dağ. İsmi Büyük Ağrı dağına saygı duyularak verilmiş olmalı. Çünkü 3896 metre yüksekliğinde olan bu dağ aslında hiç de küçük sayılmaz.

Merhabalaşıp kendilerini tebrik ediyoruz. Eşyalarımızı odalara yerleştirdikten sonra lobide çadır paylaşımları yapılıyor. Herkesin çadırı olmasına rağmen, ağırlık azaltmak için yanımıza az sayıda çadır alıp ortaklaşa kalacağız. Benim çadır büyük olduğu için üç kişi kalacağız. Ben, Hakan ve Halit. Yemek işini ortaklaşa yapacağımızdan hep beraber  market alışverişine gidiyoruz. İştah açıcı yiyecekler almak hedefimiz. Dağda temiz su bulmak zor olduğundan Hakan ve Halit’e küçük şişelerde pet şişe su almalarını tavsiye ediyorum. Daha çok abur cubur ve diğer katı yiyeceklere ağırlık veriyorlar. Market alışverişini bitirip otele dönüyoruz. Lobide hep birlikte oturup Sönmez hocanın faaliyet planını dinliyoruz. Jandarmanın dağın kuzey rotasından tırmanışa izin vermediğini ve klasik rotadan tırmanış yapacağımızı anlatıyor. Jandarmaya haber vermeden çıkılamaz mı diye bir düşünce akla gelebilir. Böyle bir denemeye kalkışmak pek akıllıca bir hareket olmayacaktır. Çünkü hava açıksa beyaz kar üzerinde uzaktan kolayca görüyorlar. Ayrıca şöyle bir haber var: Cilo dağına izinsiz çıktıkları sonradan tespit edilen dağcılara ceza verilmiş. Bu yüzden kurallara uymak zorundayız. Hava durumunu kontrol ediyoruz. İlk günden sonra hava sıcaklığı artacak görünüyor. Ama bizim için önemli olan rüzgar durumu. 25 Km/saat üzerindeki rüzgar hızı sıkıntı yaratmaya aday. Sohbet biterken Kürşat, aspirin alıp almadığımızı soruyor. Yanımızda olmadığını söylüyoruz. Yüksek irtifada kan pıhtılaşma eğilimine girdiği için akışkanlığını arttırmak için faydalı olacağını söylüyor. Hakan’la Doğubeyazıt sokaklarında dolaşmaya çıkıyoruz. Biraz turladıktan sonra nöbetçi eczane bulup aspirin alıyoruz.

1. Gün:

Ertesi sabah erken kalkıp güzel bir kahvaltı yapıyoruz. İlk defa İran peyniri yiyorum. Kaymak gibi yumuşacık bir peynir, hoşuma gitti. Kahvaltı sonrası bizi Eli köyüne götürecek minibüse çantalarımızı yüklüyoruz. Minibüse binip yola koyulacağımız vakit Tarık abinin gelmediğini fark ediyoruz. Hemen kontrol için odasına çıkıyoruz. Tarık abi odasında dinleniyormuş. Hareket saatinin 1 saat daha geç olduğunu sanıyormuş. Kısa bir bekleme molasından sonra o da aramıza katılıyor ve yolculuğa başlıyoruz. Eli köyüne vardıktan sonra minibüsten inip çantalarımızı sırtımıza yükleniyoruz.

Saat 10:00

Yürüyüşe başlıyoruz. İlk dakikalar kolay geçiyor. Hepimiz uykumuzu almışız. Sıkı bir kahvaltı yapmışız. Ağrı Dağı eteğinde uçan güvercin gibiyiz. Herkesin neşesi yerinde. Ancak bir iki saat içinde eğim dikleşmeye başladığında sırt çantası “anneanne evindeki 30 kiloluk beton yorgan” gibi ağırlaşmaya başlıyor. Üzerime yaptığı baskı ile ne elimi ne kafamı bir yere oynatabiliyorum. Azcık üzerimden kaldırayım istiyorum ama ne mümkün. Çöküyor üstüme. Geride kalıyorum. Tarık abinin de dizi ağrımaya başladığından o da geride kalıyor. Hava puslu, inceden kar yağıyor. Neden bilmem dilimde “Bir kar yağar ince ince…” türküsü tutturuyorum. Herhalde moral takviyesine ihtiyacım var.

Saat 16:00

3200 metreye üçümüz Halit, ben ve Hakan beraber ulaşıyoruz. Hepimiz çok yorgunuz. Öncelikli olarak çadırı kurmalıyız. Çadırı sabitlemek için de etraftan taş bulup getirmeliyiz. Ancak o kadar yorgun durumdayız ki uzaktan taş taşımak inanılmaz zor geliyor. Etrafta var olan taşların çoğu kar altında daha doğrusu buza saplanmış. Bir tanesini yerinden çıkarmak için etrafını kazma ile kazmak ve yoğun emek vermek gerekiyor. Şiddetli bir rüzgar var. Benim çadır 1.35 metre yüksekliğe sahip. Normal koşullarda bu yükseklik güzel bir konfor sağlıyor. Ancak aynı zamanda çadırın rüzgar yönünden de etkilenmesine neden oluyor. Yüksek irtifada, şiddetli rüzgara karşı alçak çadırın avantajı var. Ben, Halit ve Hakan üçümüz de çadırı kurup sabitlemek için sanki son gücümüzü harcıyoruz. Rüzgardan dolayı çabalarımızın yeterli gelmediğini görünce yanımızdaki çadırda kalan Ferhat arkadaşımızdan yardım istiyorum. Sağolsun yardıma geliyor. Yorgunluğun vermiş olduğu yoğun duygu durumu Hakan’ı epey etkilemiş olacak ki çadır kurulumu sırasında yoktan yere Ferhat’la kısa süreli bir polemik yaşıyorlar. Çadırı kurup herkes çadırına çekildiğinde ortam sakinleşiyor.

Hava epey soğuk. Sıcak bir şeyler içmek istiyoruz. Çadırın hemen kapı önünden başlayan 1 metre karelik bagaj olarak adlandırılan kapalı boş bir alanı var. Burada ocağı kurup, çevreden topladığımız karları tencereye doldurup ısıtmaya başlıyoruz. Tarık abi de bir süre sonra kamp alanına ulaşıyor. Sönmez hoca Tarık abinin çok yorgun olmasından dolayı yeni çadır kurmamasını ve geniş olan bizim çadırımızda kalmasını istiyor. Tarık abi çadırımıza geldiğinde içeride 4 kişi oluyoruz. Su ısınıyor. Hepimiz sallama çay içiyoruz. Biraz kendimize geliyoruz. Çorba hazırlamak için çantamdan büyük tencereyi çıkartıyorum. Karla doldurup ocağın üstüne bırakıyorum. Arada bir suyun kaynayıp kaynamadığına bakmak için ocak başına dönüşümlü geliyoruz. Halit’in tencereyi kontrol ettiği sırada ocak tüpü baş kısmından alev alıyor. Alevler 70-80 cm yüksekliğe ulaşıyor. Heyecan yaşıyoruz. Allah’tan panik yapmayıp Halit ve ben hemen doğru hareketi yapıp ocağın üstüne doğru elimizle kar atıyoruz. Tüp üstündeki alevler sönüyor. Ancak ocak halen yandığı için tüp tekrar alev alıyor. Yine elimizle tüp ve ocak üstüne kar atıyoruz. Neyse ki bu sefer tamamen sönüyor. Gaz vanasını kapatıyorum. İlk kez karşılaştığım bir durum bu. Sanırım su kaynadı mı diye kontrol ettiğimiz sırada tüpü kontrolsüz bir şekilde hareket ettirdik, tüp başlığı gevşedi ve gaz kaçırdı. Yaşadığımız heyecan öyle gerçek ve kuvvetli ki tekrar ocağı açmaya cesaret edemiyoruz. Bu korku bilindik birşey kısaca yusuf yusuf olarak adlandırılıyor 🙂 Yanımızda getirdiğimiz kuru gıdalarla akşam yemeğini yedikten sonra erkenden yatıyoruz.

2. Gün: 

Sabah 08:00

Kalkıyoruz. Çadırlardan birinin içinden güzel bir müzik sesi geliyor. Herkes kendi çadırında sabah kahvaltısını yapıp yavaş yavaş toparlanıyor. Ağırlık yapmaması için bize heyecan yaşatan ocağımı, tüpümü ve birkaç eşyamı bu kampta bırakıyorum. Dönüşte alacağım. Halit’te de ocak var onu kullanacağız. Hedef 4200 metre. Orada zirve öncesi son kampı kuracağız. Yola çıkmadan önce aspirin yutuyorum. Hakan da bir aspirin ağzına atıp benden su istiyor. Ben aspirini susuz yuttuğum için Hakan’a da yut gitsin diyorum. Hakan bir bardak su esirgediğimi düşünüp bozuluyor. Suyum çanta içinde ve kolay ulaşılabilir bir yerde değil. Ayrıca alışveriş sırasında su alın tavsiyemi dinlemedikleri için bu şekilde davranıyorum. Ağustos böceği ile Karınca hikayesi geliyor aklıma ne yapayım. Yoksa bütün suyum arkadaşıma feda olsun.

Sırt çantam hafifleyeceğine sanki daha da ağırlaşmış. Sanırım yükseklikten dolayı… Ufak bir adım atsam dahi nefes nefese kalıyorum. Oksijen azlığı ile ilgili bir durum bu. Bilinenin aksine yüksek irtifada oksijen oranı az değil. Her yerde olduğu gibi yaklaşık olarak havanın beşte biri oksijen. Yalnız atmosfer basıncı az olduğu için oksijen seyrek. Dolayısıyla deniz seviyesindeki aynı miktar oksijeni alabilmek için yüksekte daha fazla soluk alıp vermek gerekiyor. Sonuç olarak yüksek irtifada akciğer ve kalp daha çok çalışıyor. Yine saat 16:00 gibi 4200 metreye ulaşıyoruz.  Hava düne göre daha iyi. Çadırımızı kurduktan sonra hemen içine giriyoruz.  Bir şeyler atıştırıp erken kalkacağımız için hemen uykuya dalıyoruz.

3. Gün: 

Saat 01:00

Alarm sesine uyanıyorum. Uyku tulumunun üzeri fırtınadan dolayı nemli ve ıslak. Halit, Hakan ve Tarık abi uyuyorlar. “Arkadaşlar, saat 01:00 oldu.” diye sesleniyorum. Hiç hareket yok. Uyumaya devam ediyorlar gibi. Ben yerimde doğrulup sessizce kahvaltı yapmaya başlıyorum. Biraz sonra Hakan doğruluyor. Halit ve Tarık abi de uyanıyorlar. Halit bacaklarında ağrı olduğu için gelemeyeceğini söylüyor. Bizim önümüzde iyi bir performansla kamp alanına gelmişti. Ancak bacağını zorlamış anlaşılan. Gelmesi için teşvik etmeye çalışmıyorum. Çünkü fiziksel durumunu bilemediğim için yanlış yönlendirmek istemiyorum. Kendi durumum da çok iyi değil aslında. Hatta bıraksalar o yorgunlukla 2 gün uyurum ama son derece kararlı bir şekilde zirveye ulaşmak isteği var içimde. Tarık abinin de dizinde ağrı var, o da gelemeyeceğini söylüyor. Halit’in ayakkabısı ve eldiveni daha iyi olduğu için Hakan ödünç alabilir miyim diye soruyor. Halit izin veriyor. Hakan’la kahvaltımızı yapıp hemen çadır içinden çıkıyoruz. Zirve yolculuğuna başlamak, uzay mekiğinin ilk kalkış anına benziyor. En zorlu yeri ilk kalkış anları. Uyandıktan sonra geri sayım başlıyor. Dünyanın çekim alanından yani sıcak uyku tulumundan ne kadar hızlı çıkarsan o kadar iyi. Ondan sonrası zaten uzay aracının yakıt tanklarını atıp ufak gazlarla yol alması şeklinde devam ediyor…

Geceleyin tırmanışa başlamanın amacı şu:  Havanın en soğuk olduğu sabah saatlerinde çığ riski daha düşük. Bir de zirveye en geç öğlen saatlerinde ulaşmak gerekiyor. Öğleden sonra Türkiye dağlarında hava şartları bozulabiliyor. Bu nedenle gece saatlerinde tırmanışa başlamak gerekiyor.  Yemek yiyip, hazırlandıktan sonra yola çıkıyoruz. İlk dakikalar çok önemli. Hızlı gidip henüz soğuk olan bünyeyi zorlamamak gerekiyor. Yoksa erken havlu atıp tırmanıştan vazgeçmek zorunda kalınabiliyor. Çok ağır adımlarla ilerliyoruz. Benim yürüyüşüm Mehteran yürüyüşü gibi. İki adım ileri gidip duruyorum; kafamı kaldırıyorum önü veya arkayı kontrol ediyorum. Hakan istese basıp gidebilecek kondisyona sahip ama benim yürüyüş tempomu beğendiğinden sürekli arkamdan takip ediyor.

Kramponla dik eğimleri kolay tırmanmak için bazı yürüyüş teknikleri var. Onların ata sporu olduğu için Fransız ve Almanlar bulmuş. 45 dereceye kadar eğimlerde diz hafif kırılmış, ayak tabanı tam basılarak ördek yürüyüşüne benzer bir yürüyüş yapılıyor. 45-65 dereceye kadar olan eğimlerde yamaca yan dönülüp ayaklar çapraz geçişle (reverans yapan birini düşünün) ilerleniyor. 65 dereceden sonra taban tam basılması mümkün olmadığı için Fransız tekniğinin yerine Alman tekniği denen yöntemle yani ayak burnuna basarak ilerleniyor. Alman tekniği baldır kasları için son derece yorucu bir yürüyüş tarzı olmasına rağmen kullanmak zorunda kalınan bir teknik. Karın sertliği de tırmanış için önemli bir durum. Kar sert ise öndeki iz açıyor arkadan gelenler o izleri kullanarak merdiven gibi kolayca tırmanabiliyorlar. Kar yumuşak ise merdiven gibi basamaklar oluşmadığından grup için yürüyüş daha zorlu oluyor.

Hava aydınlanmak üzere. Hakan birkaç kez üşüdüğünü söylüyor. Birazdan güneş doğarsa belki biraz ısınabiliriz diyorum. Meğer Hakan üşüdüğünü birkaç kez tekrarlayarak, kampa geri dönelim beklentisiyle söylüyormuş. Bunu daha sonraki konuşmamızda öğreniyorum. Beni kararlı görünce açıkça dönelim diyememiş. Bir süre sonra önümüzde Aydın abinin bize doğru geldiğini görüyorum. Yan yana gelince bize parmaklarında bir sorun yaşadığını söylüyor. Aydın abi fizik ve zihin olarak bizden daha iyi durumda olmasına rağmen eldivenlerindeki ufak bir deformasyon yüzünden geri dönmek zorunda kalıyor. Onun adına üzülüyoruz. Daha sonra kampta buluştuğumuzda önemli bir sorun yaşamadığını ancak soğuk ısırması nedeniyle bir parmağında his kaybı yaşadığını öğreniyoruz. Tırmanışın başarılı olabilmesi için bu üç şartın mutlaka bir araya gelmesi gerekiyor:

1. Zihinsel hazırlık
2. Vücudun fit ve antrenmanlı olması
3. Dağcılık malzemelerinin eksiksiz olması ve doğru kullanılması.

Saat 10:30

Cehennem Deresi denilen yere ulaşıyoruz. Burası Atlas dergisi yazarlarından dağcı İskender Iğdır’ın Nasuh Mahruki liderliğinde çıkış yaptıklarında talihsiz bir kaza geçirerek hayatını kaybettiği yer. Son derece dikkatli geçilmesi gereken bir yan geçiş var. Cam buzul kaymaya çok müsait bir ortam sunuyor. Krampon takmadan geçmek çok riskli. Eğer yine de kayıp düşerseniz hemen kazmayı saplayıp durmaya çalışmak gerekiyor. Yoksa krampon takılıyken de yüzlerce metre aşağıya uçmak olası.

Saat:11:00

Midem hafiften bulanıyor kusma isteği duyuyorum. Ama genel olarak iyiyim. Kısa bir dinlenmeden sonra 5137 metrede zirveye ulaşıyoruz!
Fotoğrafta güneşli ve açık bir hava görünmesine rağmen zirvedeki hava şartları uzun süre durmamıza imkan vermiyor.  Hakan alel acele birkaç fotoğrafımı çekiyor. Tebrik ve kutlama merasimini kısa kesip zirvede en fazla 5 dk. kaldıktan sonra hemen inişe geçiyoruz.

Diğer bir flamayı rüzgarda elimden kaçırınca Mehmet abi ile Adım Adım flamasını birlikte açıyoruz. Arka plandaki ayda yürür gibi ağır adımlarla çerçeveye giren Sönmez hoca…

Zirve fotoğrafı çektirirken dikkat edilecek konular:

Dikkat edilecek bir kaç nokta var. Bu fotoğrafdan bolca ibret alınabilir 🙂 Yüksek irtifada az oksijen nedeniyle derin düşünme pek mümkün olmadığından yapacaklarınızı önceden planlayın. Yoksa benim gibi alel acele bir kaç fotoğraf çektirip komik görüntü verebilirsiniz. Bir de en önemlisi kazmayı nolur kazma gibi tutmayın 🙂 Olması gerektiği gibi bilekliği elinize geçirin. Fotoğraf için mont ceplerinden telefon çıkardıysanız cep astarı dışarı çıkmış olabilir biraz daha dikkat yahu :). Bir de mont şapkanızı düzeltip kar gözlüğünü kısa bir süreliğine çıkarın, sonra benim gibi Ninja Kaplumbağalar’a benzemeyin :). Ben ettim siz etmeyin…

Kampa dönerken hava bozuyor. Benim çadırın bir tarafındaki kazıklar yerinden kurtulmuş neredeyse uçup gidecekmiş yarısı havada duruyor. Çadır çokluğundan düz geniş bir alan kalmadığı için yeri biraz kötüydü. Neyse ki uçup gitmemiş en azından. Çadırın kazıklarının tamamen yerden kurtulup uçmaması için iki elimle tutuyorum. Eşyaları hızlıca toplayıp dağdan dönüş kararı alıyoruz. Normalde bir gece daha dinlenip ertesi gün dağdan inecektik. Ancak hava durumunun daha kötü olacağını öğrenince beklemeden 4200 kampını toplayıp aşağı iniyoruz. Ekibin çoğu popo üstü oturup kayarak iniyor. Ben sırt çantama bağlı eşyaların çokluğundan oturup kaymayı beceremiyorum. Yürüyerek geliyorum ve geride kalıyorum. Tarık abi de dizi ağrıdığı için geride kalıyor. Aydın abi dinç olduğu için en önden gidiyor. 3200 kampına uğrayıp orada bıraktığımız eşyaları alıp devam edecek. Önden giden hızlı grubu bekletmemek ve çok geç saatlere kalmamak için elimizden geldiğince acele ediyoruz. Bu nedenle Aydın abinin benim eşyaları da alacağını düşünüp kampa uğramadan geçiyoruz. O da benim kampa uğrayıp eşyalarımı alacağımı düşünmüş. Orada ocağımı ve ufak bir iki eşyamı bırakmış oluyorum bu iletişimsizlik nedeniyle. Neyse sağlık olsun. Bu arada önden giden Aydın abi karanlıkta yolu şaşırıp Eli köyü yerine başka bir köye ulaşmış 🙂 Daha sonra bir araç kiralayıp Eli köyüne geliyor.

Biz Sönmez hoca’daki GPS cihazıyla ilerliyoruz. Ay ışığı olmadığı için zifiri karanlıkta kafa lambalarımız önümüzü aydınlatıyor. Gittiğimiz yönü biliyoruz ancak arazide olduğumuz için gittiğimiz yer düz bir alan değil, patika yol bile yok. Yolumuz üzeri karşımıza vadi çıkıyor. Mecburen sırt çantamız ile vadiye inip kaya tırmanışı yaparak vadiyi geçiyoruz. Eli köyüne 23:00 gibi varıyoruz. Sabah 02:00 ile akşam 23:00 arası neredeyse 21 saat süren faaliyet sona eriyor. Ayaklarım hiç dinlenmeden 21 saat dağ botu içinde haşat oluyorlar. Sağ ayak baş parmağımda kan toplanmış (Doktora gidip iğneyle içindeki kanı boşalttırdım ama 2 hafta içinde tırnağım kararıp düştü. 8 ayda yeni tırnak çıktı ve eski haline döndü neyse ki). Minibüsle Doğubeyazıt’a dönüyoruz. Otele eşyaları bırakıp içecek bir şeyler almak için dışarı çıkıyorum. O saatte bir tane Tekel bayi açık. İçerideki yaşlı amca dağcı kıyafetleri ile çok yorgun halimi görünce şaşırıyor. İçim yanıyor. Canım tuzlu bir ayran çekiyor. Ayran var mı diye soruyorum. Şaşırıyor biraz. Sanırım Tekel bayisinde bu soruyu sorunca şaka yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyor ilkin. Ayran yokmuş. Neyse ki su var. Ne yanmış içim be…Susuzluğumu gideriyorum. Doğruca otele dönüp deliksiz bir uyku çekiyorum.

Ertesi gün kahvaltı sonrası şehir gezisi yapıyoruz. İshakpaşa Sarayını geziyoruz. Avlusunda gördüğüm hoşuma giden bir kare yakalıyorum. İshakpaşa sarayı ile ilgili daha fazla fotoğrafı Doğu Gezisi yazımda bulabilirsiniz.

Dönüş yolu yine Latif abinin taksisi ile Doğubeyazıt’tan Kars’a doğru.

Herkesin üstünde tatlı bir yorgunluk var. Camdan dışarı bakıyorum. Neredeyse bir saattir yoldayız ama Ağrı dağı tüm heybetiyle hala karşımızda duruyor ve hiç ufalmıyor. Kulağımda Ağrı Dağı Efsanesi müziği çalıyor. Bir sürü anı biriktirmişim, anılar geçiyor gözümün önünden. Dağın çevresinde dolaşan, çekiminden kurtulamayan küçük bir uydu gibi hissediyorum…