Archive

Mart 2019

Browsing

Bu benim ikinci Cilo kış tırmanış faaliyetim oldu. Daha önce 2013 yılında basında da yeralan önemli bir kış tırmanışı yapmıştım. http://arsiv.tdf.gov.tr/32-yil-sonra-reskouludoruk-ilk-kis-tirmanisi/

18 Mart 2019’da 3 arkadaşımla beraber İstanbul Sabiha Gökçen havalimanından Van’a uçtum. Oradan saat başı kalkan şehirlerarası minibüsle Yüksekova’ya geçmekti planımız. Sabiha Gökçen havalimanının bize yakınlığı nedeniyle böyle bir seçim yaptık. Takımın geri kalanı (8 kişi) Avrupa yakasındaki havalimanından doğrudan Yüksekova’ya uçtular. Sabiha Gökçen’den bizim gittiğimiz tarihlerde Yüksekova’ya doğrudan uçuş bulunmuyordu. Ancak bizim izlediğimiz güzergah hem bütçe olarak daha ekonomikti hem de artık İstanbul’da hangi yakada oturuyorsanız oraya yakın havalimanını tercih etmek bir yere gitmeye karar verirken en önemli belirleyici oluyor.

Uçuş günü geldiğinde uçağa binip yerime oturduktan sonra kimliğimin cüzdanımın içinde olmadığını fark ettim. Başımdan aşağı kaynar su dökülmesi hissettiğim durumlardan biriydi bu. Hiç sevmediğim bir duygu durumu… Koltukta rahat rahat oturuyordum ama tüm düşüncelerimin önüne geçen beni rahat bırakmıyan bir sıkıntı oluştu bende. Tüm ceplerimi kontrol ettim ama yok. Son kimlik kontrolünden sonra uçağa binerken düşürdüm herhalde. Van’a indiğimizde kabin amirine durumumu anlattım. Bagaj alımı kısmında beklememi ve uçak içinde bulunursa kimliğimi bagaj alımı kısmına getireceklerini söylediler. Malesef uçak içinde bulunamadı. Sabiha Gökçen havalimanı yer hizmetleri numarasını İnternetten bir şekilde buldum. Kayıp eşya ofisini arayıp kimlik bulunup bulunmadığını sordum. Onlar da olumsuz yanıt verdiler…

Van’daki havalimanında yapacak birşey kalmayınca 3 arkadaşımla şehir merkezine gitmek için taksiye bindik. Taksici çantalarımızdan dağcı olduğumuzu anladı. Cilo’ya çıkacağımızı söyledik.
– Bu havada ne işiniz var orda başınıza birşey gelir
diyerek endişelendi ve bizi vazgeçirmeye çalıştı. Van’ı gezdirebileceğini, evine davet ederek misafiri olmamızı istedi. Bir sonraki sefer diye belirtip samimi daveti için teşekkür ettik.

Sırt çantalarımızı şehirlerarası yolculuk yapacağımız firmanın yazıhanesine bıraktık. Bir lokantaya girip yemek yedik. Ben tabii aklımdan geçen bir sürü düşünce nedeniyle yemekten bir tat alamadım. Yemek sonrası arkadaşlarla yürüyerek Van il nüfus müdürlüğüne gittik. 900m uzaktaydı. Sora sora kolayca bulduk. Nüfus dairesinde şefle görüştüm. Adıma yeni bir kimlik çıkaramayacağını söyledi. Yanımda TDF dağcılık lisansımdan başka bir kimlik yoktu. Onda da soğuk damga yoktu. Kimliğin ispatı için tahkikat açılıyormuş, uzun süren bir işlemden bahsetti. Oradan elimiz boş döndük. Aklımıza karakola gitmek geldi. Yolda sürekli kimlik kontrolü olacağını biliyordum. Belki bir tutanak tutturursak işimize yarar diye düşündük. Yakınlardaki bir karakola girip danışmadaki memura durumumu anlattım. O da bu işleri artık nüfus il müdürlüklerine devrettiklerini ve 199’u arayıp kayıp kaydı bırakmam için yönlendirme yaptı. Oradan da elimiz boş ayrıldık. Van caddelerinde turlarken, Yüksekova’ya en son sefer saati olan 16:00 yaklaşmakta olduğu için çaresizce yazıhaneye döndük. Son sefere bilet alıp şehirlerarası yolculuğumuza başladık. Araç içinde yolculuğumuz sohbet ederek devam etti. Hava kararmaya yakın bir dinlenme tesisinde mola için durduk. Tesis içinden bir genç koşturarak buz gibi soğukta dışarı çıkıp aracımızın kapısını açtı ve hoşgeldiniz dedi. Bize çay ısmarladılar. Bizim batıda alışık olmadığımız şeyler…Doğu – Batı farkı…

Yüksekova’ya yaklaştığımızda yolda Jandarma ve Polis kimlik kontrolleri başladı. Bilinmezlik bende endişe yarattı. Beni belli bir süre tutabilirlerdi. Bu da Yüksekova’daki grubumuza yetişememek ve benim için faaliyetin iptal olması anlamına gelirdi. Her seferinde dağcılık lisansımı gösterdim ve durumumu anlattım. Kimseye tavsiye etmiyorum ama adrenalin meraklılarına bilgi vereyim… Olur da OHAL’de kimliksiz dolaşmak adlı bir challange yaparsanız iyi adrenalin yaşatıyor 🙂 Buradan çıkardığım ders, yolculuklarda ayrı bir çantada ehliyet, pasaport vb 2. bir kimlik taşımalı! Dönüşü nasıl yaptım diye merak edenler olabilir. Şöyle bir çözüm buldum. Ailemi arayıp ehliyetimi kargoyla kaldığım otele göndermelerini istedim. Denemedim ama büyük ihtimalle dağcılık lisansımı gösterip uçağa binemezdim 🙂

Neyse ki Yüksekova’ya sorunsuz geldim. Diğer havalimanından gelen arkadaşlar çoktan otele yerleşmişler. Hemen yakınlarda bir lokalde bizim için hazırlanan hoşgeldin yemeğine katılmışlardı. Biz de eşyalarımızı otele bırakıp arkadaşlarımızın yanına gittik. Yemek sonrasında Yüksekova Doğa Tutkunları ekibi ile birlikte beraber şarkı türkü söyledik. Saz çalan, türkü söyleyen pırıl pırıl gençlerle güzel bir akşam geçirdik.

Birinci Gün:

Sabah araçlarımızla Yeşiltaş karakoluna geldik. Mehmetçikle tanıştık. Bizi sıcak karşıladılar. Komutan destekleyici konuşmasıyla motivasyonumuzu güçlü tuttu çok teşekkür ettik. 2013 yılında geldiğimde başka bir komutan kimliklerimizi alıp hepimize tek tek kendi isteğinle mi geldin diye sormuştu. Yaklaşım, motivasyon açısından çok fark yaratıyor. Toplu hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra yüksek moralle sırt çantalarımızı yüklendik ve yola koyulduk.

Serpel yaylasına ulaşana kadar başından sonuna yoğun batak karda ve kar yağışı altında ilerledik. Birçok çığ etabını geçtik. Bu manzaraya şahit olunca biraz moraller bozuldu. İlk bölüm böyleyse sonraki kısımlar daha problemlidir herhalde diye düşünüyorduk… Görüntü Nepal veya Pakistan’daki Karakurum sıradağlarını andırıyordu.

Yanımda iç, orta ve dış olmak üzere 3 adet eldiven vardı. Ben orta eldiven yeterli olur düşüncesiyle tek eldiven takarak yola koyuldum. Elimdeki eldiven akşama doğru ıslandığından artık parmaklarımı üşütmeye başladı. Diğer eldivenler sırt çantamda ulaşması biraz zor yerdeydi. Kamp yerine ha ulaştık ha ulaşacaz derken üşenip eldiven değiştirmeyi sürekli erteledim. Hava kararırken rüzgarın şiddetini arttırmasıyla birlikte acı duymaya başladım. Bu hatamı neredeyse parmak uçlarımı dondurarak ödedim. Buradan çıkardığım ders, eldivenleri çantada her zaman kolay ulaşılacak yere koymalı!

6.5 km’lik yolu 10 saat gibi bir sürede alarak Serpil Yaylası kamp alanına(2100m.) geldik. Ancak burada hemen her yerde çığ riski mevcut olduğunu gördük. Sonuçta kötünün iyisi yeri seçtik. Daha önce çığ düşmüş, kar yükünü bir nebze azaltmış yere hava kararırken çadırlarımızı kurduk.. Ve uyku tulumlarının içine girdik. O soğukta kaz tüyü uyku tulumlarının konforu öyle iyi geliyor ki anlatamam. Ana kucağı gibi…

İkinci Gün:

Ertesi gün hava aydınlanırken uyanıyoruz. Güneş ışığı henüz bizim çadırların üzerine vurmamış. 40-50 m ileride yamaca vuruyor ama güneş ışığı doğrudan üzerinize gelmiyorsa, buzdolabı gibi soğuk hissediliyor ortam. O yüzden az ötede görünen güneşin vurmasını iple çekiyoruz.

Bu arada kahvaltı hazırlıklarına başladık. Çadır arkadaşımla dereden su çekeceğiz ama 3-4 metrelik kar yüksekliğinden dereye ulaşmak mümkün olmuyor. Boş pet şişeyi ipe bağlayıp dereye saldık. Pet şişe hafif olduğundan dereye batmıyor ve içine su dolmuyordu. Termosuma ip bağlayıp dereye attık. Eskimo’ların balık tutması gibi bir görüntümüz vardı. Termosta karabina takılabilir olması önemliymiş. Burada tecrübe ettik. Yarım kesilmiş pet şişe veya yemek kabına ip bağlayıp suyu dökmeden yukarı çekmek mümkün olmayabilirdi. Çünkü ip aşağıya kuyu gibi tam düz inmiyordu. Termosla dökülmeden su çekebildik. Hiç su çekemeseydik kartuşla kar eritip gereksiz gaz harcayacaktık. Kamptaki herkesin tüm su ihtiyacını en ekonomik şekilde böylece karşılamış olduk.

Dünkü hava durumu ve çığ etapları nedeniyle motivasyonu düşen ve devam etmekte kararsız kalan arkadaşlarımız oldu. Yapılan teknik toplantıda 6 kişi dönmeye karar verdi. Ocak kartuşlarını ve fazla yiyeceklerini alıp vedalaştık. Onlar yerel rehberle dönüş yoluna girdiler. Biz de çadırın birini bırakıp diğer çadırları ve sırt çantalarımızı toplayarak kamp yüküyle yola çıktık.

2900 metredeki Horkedim yaylasına ulaşmak için, kamp yükü dolu sırt çantalarımızla yaptığımız 800 metrelik Azap Kulvarı adını verdiğimiz dik etap, bizi bir hayli zorladı. Sadece çadırı 5.6 kg bağlı sırt çantam beni bitirdi. Diz seviyesinde kara ayağı saplayıp kaldırmak petrol kuyusuna sondaj açmak gibi bir görüntüyü andırıyordu. Ayağımı kaldırıp bir sonraki adımı kara vurmak için gerilince sırttaki ağırlık beni geriye çekiyordu. Sırtta o kadar ağırlıkla karda iz açmak tam bir eziyet oldu. Parayla çekilecek eziyet değil bu. Takım çalışması olmasaydı 2 gün sürerdi herhalde tırmanmak. Zaten takım çalışması ve inanç olmasaydı katır gibi bu kadar ağırlık altına girip eziyet çeker miydim hiç sanmıyorum. Sabah başladığımız tırmanış gece 22:00’e gelirken bitik bir halde kamp yeri bakarak devam ediyordu. Hedef 2900’deki yaylaya gelemeden 100 metre daha aşağıda hafif eğimli bir yerde kamp attık. Ertesi gün neyse ki dinlenme günüydü.

Üçüncü Gün:

Dinlenme gününde uyandık. Kahvaltı yaptık. Günü ufak tefek işlerle ama dinlenerek geçirdik. Sönmez hoca konu mankeni olarak fotoğraflarımıza güzel bir katkı sağladı. Ancak bu kendisine güneş yanığı acısı olarak döndü 🙂

50 faktör kremler olmadan böyle bir ortamda vücudu açık bırakınca hemen hiç anlamadan yanıyorsunuz. Solaryumdan daha etkili bir yer dağlar…
Kürekle kar bloklarını tuğla gibi kesip kadın ve erkek ayrı ayrı tuvaletler inşa ettik. Alaturka tuvaletler doğada büyük konfor ve güven sağlıyor. Ancak İHA’lara karşı savunmasızdık 🙂
Öğlen Sönmez hocanın çadırında toplanıp teknik toplantı yaptık. Ve zirve taarruzu için gece 00:00’da kalkmaya karar verdik.

Hava kararınca uyku için herkes çadırına çekildi. Ben farklı zaman dilimlerinde kolay uyuyabilen biri değilim. Çadır arkadaşlarım uyuyabilirken ben çoğunlukla gözlerim açık uyanık bekledim.

2013 yılında geldiğimde İHA’lar sürekli kampımız üstünde uçtuğu için doğanın kucağında o sessizlik içinde çok gürültü geliyordu ve gece uyuyamamıştım. Bu sefer teknoloji ilerlemiş epey yukarıdan uçuyorlardı ve sesi azdı.

Dördüncü Gün:

Gece 01:00 gibi zirve kampımızdan hareket ederek zirve rotasına girdik. 3700-3900 metre arasındaki dik etap güneşle beraber epey yorucu oldu. Üstümüzde güneşli açık mavi bir gökyüzü, altımızda buz gibi beyaz bir örtü var ama ben ufuksuz bir çölde kalmış gibiyim. Çok yakın görünen tepelerin biri bitiyor biri başlıyor. Zirve görünmüyor bir türlü. Bir ara tepemizde turlayan şu İHA’lar keşke soğuk su atsaydı ne güzel olurdu diye sayıkladığımı hatırlıyorum.

4000 metredeki platoya vardığımızda öğlen olmuştu. Önümüzde sadece 135 metre kalmıştı. Rotanın sırt ve kılçık hattını oluşturan ve teknik tırmanış içeren yerinde ip birliğine girdik. En önde giden Sönmez Hoca, biri düşerse refleks olarak doğruları yapabiliyor muyuz görmek için ilerlerken rastgele bir anda “Dikkat” diye bağıracağım o zaman herkes birinin düştüğünü düşünüp gerekeni yapsın dedi. Birkaç dakika sonra orta eğimli sırt hattında sırayla ilerlerken “Dikkat” diye bağırdı. Hepimiz aynı anda yere kapanıp kazmayı yere sapladık. Herkes tetikte beklediği için aynı anda refleks gösterebildi.

Uzaklardan kara bulutlar geliyordu. Hava akşama doğru bozacak görünüyordu. Zirve hattına sis bulutu aralıklarla geliyor ve geçip gidiyordu. Düşme denemesi yaptığımız sırada sis bulutu gelmişti. Görüş 30-40 metreye inmişti. Hoca iyi olduğumuzu ve daima böyle dikkatli olmamız gerektiğini söyledi.

Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştık ki ani bir çatırdama sesi ve deprem gibi bir sarsıntı duyuldu! Altımızdaki büyük bir kar kütlesi bir anda gürültü ve sarsıntıyla koptu. Gerilim dolu anların geleceğini yeni anlıyorduk… Kendimi film setinde gibi hissettim. Ancak yaşananlar gerçekti. Ön sıralarda bulunan iki kadın arkadaşımız sağ tarafımızda kalan kuzey yamacındaki boşluğa düşmüşlerdi. Hepimiz derhal sola doğru yere atlayarak kazmalarımızı yere sapladık.

Düştü, düştü diye bağrışmalar!
Sürüklenme durunca kimse yerinden kıpırdamıyor…
Ama her kafadan bir ses çıkıyor.
Uçurum kenarına gidip kontrol etmeye cesareti olan ise yok.
Tekrar bir kırılma olup aşağı uçmaktan korkuyoruz.
Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi dedikleri yer olmalı burası. Hep o çizgi üstünde yürüyorduk ama şimdi o çizginin dışına çıkmıştık.

Hala ordalar mı yoksa uçurumun dibine mi düştüler? Ben de herkes gibi yere yatmış pozisyonumu almış kimler eksik diye bakınıyorum. İpte biraz gerginlik var ama emin değiliz. Neden sonra iyi olup olmadıklarını bağırarak sorduk. Öncesinde o kadar ani gelişti ki olaylar kimsenin bağırmaya bile fırsatı olmadı. Aşağıdan çok zayıf bir ses geliyordu ama ne söylendiği anlaşılmıyordu. En azından hala canlıydılar. Sönmez hoca herkesi susturdu. Ve kendisi aşağıya seslendi. 2 arkadaşımız yüzlerce metrelik uçurum boşluğunda göbek hizasından ipe bağlı gökyüzüne bakar pozisyonda asılı durumdaydılar. Çantaları ve kazmaları uçuruma düşmüş. Bağırarak iyi olduklarını söylüyorlardı. Ne düşünüyorlardı kim bilir? İnsan böyle anlarda, hayatın gözlerin önünden film şeridi gibi geçmesi dedikleri o anı yaşıyor herhalde… Ya da yarım kalmışlık, yaşanmamışlık veya bir daha aşık olamayacak olmanın hayal kırıklığı mı doluyor insanın içine? Bilmiyorum…

Yukarı tarafta Sönmez hoca kazma ile istasyon kurdu ve ipteki ağırlığı istasyona aktararak emniyet aldı ve ip birliğinden çıktı. Hemen arkasındaki kişi uçuruma çok yakın yüzükoyun yatıyordu. Boğazının üzerinden ip geçiyor ve kendisini nefes almakta zorlayacak şekilde yere sıkıca bastırıyordu. İstasyon kurulunca ön tarafta rahatlama oldu. Düşenlerin arka tarafında uçuruma en yakın kişide ağırlık devam ediyordu. Buradaki yükü almak için tedbir almaya çalıştık. Yükü binen önümdeki arkadaşım herhalde şoktan olacak 2 defa ipten çıkayım mı diye sordu. Aklında ipten çıkıp ATC ile emniyet almak vardı. Ama bu mantıklı bir hareket değildi. Çünkü yukarı eğimde yatar durumdaydı ve ayağıyla destek alacak bir pozisyonda değildi. Hemen arkasında ben vardım, yere yatmış olanları izliyordum.

Ve o panikle ipten çıkarsa bana gelecek yükü karşılamaya hazırlanıyordum. Neyse ki hepimizin aynı andaki itirazlarını dinleyip ipten çıkmadı. Hepimiz sola doğru biraz yavaşça süründük. Düşen arkadaşlar biraz daha yükselip yamaca yakınlaşmışlardı. Seslerini duymaya ve anlamaya başlamıştık. Uçuruma ucunda karabina bağlı bir ip salladık ve bunu yamaca en yakın kişinin yakalayıp emniyet kemerine takmasını istedik. İpi ilk seferinde sallayıp attığımızda arkadaşımıza ulaşmadı. Bu sefer ipte asılı arkaşımız şoktan olacak kendisine gönderilen karabina daha ulaşmadan bağlı olduğum ipten çıkayım mı diye sormaya başladı.

Ana ip, kornişin altında sıkıştığı için ikisini birden yukarı çekemiyorduk. İpten çıkarsa diğer arkadaşının kurtulacağını düşünmüştü. Kendisini değil arkadaşını düşünüyordu. İnsan böyle anlarda nasıl fedakar olabiliyor? İçimizde bir yerde bu saklı duruyor olmalı… Normal zamanda çok bencil bir yaratık olan insan, bazı anlar var ki o saklı şey ortaya çıkıyor ve bir yakını, bir arkadaşı veya hiç tanımadığı bir başkası için canından vaz geçmek isteyebiliyor.

Neyse ki o da panikle bir çılgınlık yapmadan gönderilen karabinayı yakaladı, kemerine bağladı ve sonra ana ipten ayrıldı. Ve ip kurtarma tekniğiyle önce ilk kişiyi sonra diğerini yukarı çektik. Uçurumdan, önce bir elin havaya kalkıp geldiğini görmek etkileyici bir sahneydi. Sonra meraklı bakışlar arasında arkadaşlarımızın tam parça geldiğini görünce biz de sevindik. Kurtulan arkadaşlarımızın kucaklaşıp sevinmeleri duygusal anlar yaşanmasına neden oldu. Film sahnesini aratmayan 10-15 dakikalık olayda çok şükür herhangi bir fiziksel sağlık sorunu yaşamadık ama mental olarak epey etkilendik.

Sonrasında yere çömelip bir çember oluşturduk. Tek tek herkesin fikri soruldu. Tamam mı devam mı? Bazı arkadaşlarımız emek verip buraya kadar geldik, yapabiliriz diyerek devam etmek istedi.

Üzerinde durduğumuz kayanın nerede başlayıp bittiği anlaşılmıyordu. Birkaç metrelik beyaz bir kar kütlesinin üzerinde bulunuyoruz ama altı kaya mı boşluk mu belli değildi. Aynı olayı tekrar ve özellikle kılçık hattını geçerken yaşayabilirdik. Beyaz, güzel olduğu kadar öldürücü de olabilirdi.

Bir de az kalan enerjimizin neredeyse tamamını kurtarma olayına harcamıştık. Kampa döner dinlenir ve ertesi gün tekrar gelebilirdik. Ancak erzağımız yeterli değildi. Çoğunluk olarak tırmanışa devam etmekten vazgeçip dönüş kararı aldık. Dağ orada duruyordu. Başka bir kış sezonu tekrar gelip deneyebilirdik.

İp birliğinde ağırlık olarak hafif arkadaşların öne konulması bilinçli ve önemli bir tercihti. Ağır arkadaşlar önde olsaydı düşüş olduğunda hepimizi çekerek faciaya sebep olabilirdi. Fazla kişi olduğu için ip birliği ve hafif kişilerin öne koyulması doğru bir karardı. Ancak aynı anda yere kapanmamız kar kütlesinin kopmasını tetiklemiş olabilir bunu daha geride bir yerde yapabilirdik. Belki bu da iyi oldu çünkü kar kütlesi tırmanırken değil de dönerken inişte kopsaydı daha zor bir kurtarma olayı yaşardık. Zirve kampımıza dönüp geceyi dinlenerek geçirdik. Toplam 18 saattir ayaktaydık dinlenmeyi hak etmiştik.

Beşinci Gün:

Ertesi gün hava ağarıyor. Saat 06:00 gibi hepimiz uyanıyoruz. Hayata yeniden dönmek ve güneşe uyanmak ne keyifli geliyor… 2 arkadaşımız akşam saatlerine uçak biletleri olduğu için hemen dönüş yoluna girmek için sabırsızlanıyorlar. Biz keyifli bir kahvaltı yapmak istiyoruz. Onları yetişemezsiniz ertesi günü gidersiniz diye ikna etmeye çalışıyoruz ancak işleri nedeniyle dönmek istiyorlar. Yerel rehberle birlikte önden gitmelerine izin veriyoruz. Biz geniş geniş kahvaltı yapıyoruz.

Çadırları toplayıp yola koyulmamız onlardan yaklaşık 2 saat sonrayı buluyor. Ana kampa yaklaşmak üzereyken uzaktan helikopter sesi duyuyoruz. Üstümüzden geçip etrafımızda turluyorlar. Herhalde güvenlik amaçlı görev uçuşu yapıyorlar diye düşünüyoruz. Helikopter görünce ilk yapılan şey genellikle el sallamaktır ya… Biz yanlış anlaşılma olmasın diye herhangi bir el işareti bile yapmıyoruz. Bize yakın bir yerde inişe başlayınca meraklı gözlerle birbirimize bakıyoruz. Çekinerek helikoptere doğru ilerliyoruz.

Pervanelerin ürettiği rüzgar öyle şiddetli ki ayakta kalmak zorluyor bizi. Helikoptere binince bizim için geldiklerini öğreniyoruz. Bizi sürekli izliyorlarmış. Önden acele acele giden 3 kişiyi görüp sisten dolayı geri kalanları göremeyince bir sorun olduğunu düşünmüşler.

Önden giden arkadaşlarımız vadiye girdikleri için onları alamadık. Bizi bir üs bölgesine indirdikten sonra ben ve Sönmez hoca helikopterde kaldık. Ana kampta bıraktığımız çadır ve eşyalarımızı almak için tekrar havalandık. Ana kampa geldiğimizde iniş yapılabilecek düz bir yer yoktu. Sönmez hocayla 2-3 metrelik yükseklikte helikopterden atlayıp çadırı sökmeye gittik. Ana kampta bir tek Husky marka çadır vardı. Benim de uzun yıllar ekonomik nedenlerle kullandığım bu çadır, Helikopter pervanelerinin ürettiği şiddetli rüzgarla fiyakası epey bozulmuştu. Helikopter en az 80 km’nin üzerinde bir rüzgar şiddetiyle sanki bir fırtına etkisi yaratmıştı. Daha önce bu şiddette bir fırtınaya hiç yakalanmamıştım. Husky diktörtgen yapıda yüksek bir çadır, bu yüzden konforlu ama sıkı bir fırtınada ne kadar güvenilir olur soru işareti oluşturdu bende. Bir de keşke kubbe yapıdaki efsane North Face çadırı görebilseydim nasıl dururdu Husky ile yan yana merak ediyorum. Sönmez hoca’nın North Face çadırı vardı ama onu zirve kampına götürdüğü için orada kurulu değildi. Kamptaki çadırı söktük ve eşyalarımızı hemen topladık. Bu arada helikopter hafif eğimli bir yere dikkatlice indi. Malzemelerimizi helikoptere taşıdık ve tekrar havalandık.

Üs bölgesine gelince diğer arkadaşları da tekrar helikoptere alarak doğrudan Yüksekova Garnizonuna uçtuk. Mehmetçiğin ilgisi ve yardımı bizi duygulandırdı. Çay ve ikramlar bizi mest etti. Komutanlarla, tırmanışımız, bölgenin sorunları ve kış turizmine kazandırılması gibi birçok konuda keyifli bir sohbet yaptık ve hatıra fotoğrafı çektirdik.

Ardından otelimize aracımızla gelip dinlendik. Önden giden 3 arkadaşımız yürüyerek tam tur faaliyeti tamamladılar. İşin komik tarafı biz öğleden sonra 14:30 gibi Yüksekova’da otelimize ulaşıp dinlenirken onlar daha vadiden çıkamamışlardı. Birlikte yaptığımız akşam yemeğine yetiştiler ama uçaklarına yetişemediler tabii. Bu bahtsız arkadaşlar kim söylemiyorum fotoğraflardan tahminlerinize bırakıyorum 🙂

Altıncı Gün:

Ertesi gün ekibimizin çoğunluğuyla vedalaştık, onlar uçakla evlerine döndü. Ben Sönmez hocanın oluşturduğu küçük bir ekiple önce Van’a oradan Bingöl’e geçtim. Amacımız daha önce keşif yaptığımız donmuş bir şelale tırmanışını gerçekleştirmekti. Gün içi yolculukla geçti. Camdan dışarı bakınca her yer bembeyazdı. Aracın teybinde Ahmet Kaya kaseti – Sensiz Yaşayabilmirem çalıyordu. Hüzün ve sessizlik aracın içini doldurunca Sönmez hoca sıkılmış olacak kendisi hareketli bir türkü söylemeye başladı. Güzel söyleyince minibüs içinde bir itiraz olmadı. Yolcuların da hoşuna gitti. Telefonla video çekip canlı yayın bile yaptılar. Sönmez hoca şarkı türküyle samimiyet kazanınca yolcularla rahatça sohbete başladık. Herkesin bir derdi vardı. Kimisi cenazesi var oraya gidiyor kimisi cezaevindeki eşini ziyarete gidiyordu. Biz de dağdan geliyoruz diyince bize biraz deli biraz acıyarak baktılar.

Yedinci Gün:

Sabah erkenden Bingöl Gençlik ve Spor İl müdürlüğünü ziyaret ettik. Orada yetkililerle ve Bingöl TDF il temsilcisi arkadaşımızla görüştük. Onların yardımıyla bölgede şelale avına çıktık. Ancak tüm şelalelerin soğuk giden hava durumuna rağmen sadece ocak ve şubat aylarında donduğunu diğer zamanlar tırmanışa uygun olmadığını gördük. Kısa ama verimli geçen Bingöl gezimizden sonra biz de uçakla İstanbul’a döndük.

Tırmanışımız bazı yazılı basın ve internet medyasında haber olarak yayınladı.

Bu büyük ve önemli kış faaliyetinde emeği geçen, yardım ve desteğini esirgemeyen tüm kurum, kuruluş ve ip arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. 2020’de bir kez daha bölgeye geleceğiz, söz verdik…

Cilo Dağlarıyla ilgili Fujifilm’in hazırladığı bir film: https://vimeo.com/139283269