Tag

Dağcılık

Browsing


Bu benim ikinci Cilo kış tırmanış faaliyetim oldu. Daha önce 2013 yılında basında da yeralan önemli bir kış tırmanışı yapmıştım. http://arsiv.tdf.gov.tr/32-yil-sonra-reskouludoruk-ilk-kis-tirmanisi/

18 Mart 2019’da 3 arkadaşımla beraber İstanbul Sabiha Gökçen havalimanından Van’a uçtum. Oradan saat başı kalkan şehirlerarası minibüsle Yüksekova’ya geçmekti planımız. Sabiha Gökçen havalimanının bize yakınlığı nedeniyle böyle bir seçim yaptık. Takımın geri kalanı (8 kişi) Avrupa yakasındaki havalimanından doğrudan Yüksekova’ya uçtular. Sabiha Gökçen’den bizim gittiğimiz tarihlerde Yüksekova’ya doğrudan uçuş bulunmuyordu. Ancak bizim izlediğimiz güzergah hem bütçe olarak daha ekonomikti hem de artık İstanbul’da hangi yakada oturuyorsanız oraya yakın havalimanını tercih etmek bir yere gitmeye karar verirken en önemli belirleyici oluyor.

Uçuş günü geldiğinde uçağa binip yerime oturduktan sonra kimliğimin cüzdanımın içinde olmadığını fark ettim. Başımdan aşağı kaynar su dökülmesi hissettiğim durumlardan biriydi bu. Hiç sevmediğim bir duygu durumu… Koltukta rahat rahat oturuyordum ama tüm düşüncelerimin önüne geçen beni rahat bırakmıyan bir sıkıntı oluştu bende. Tüm ceplerimi kontrol ettim ama yok. Son kimlik kontrolünden sonra uçağa binerken düşürdüm herhalde. Van’a indiğimizde kabin amirine durumumu anlattım. Bagaj alımı kısmında beklememi ve uçak içinde bulunursa kimliğimi bagaj alımı kısmına getireceklerini söylediler. Malesef uçak içinde bulunamadı. Sabiha Gökçen havalimanı yer hizmetleri numarasını İnternetten bir şekilde buldum. Kayıp eşya ofisini arayıp kimlik bulunup bulunmadığını sordum. Onlar da olumsuz yanıt verdiler…

Van’daki havalimanında yapacak birşey kalmayınca 3 arkadaşımla şehir merkezine gitmek için taksiye bindik. Taksici çantalarımızdan dağcı olduğumuzu anladı. Cilo’ya çıkacağımızı söyledik. Taksici,
– Bu havada ne işiniz var orda abi başınıza birşey gelir
diyerek endişelendi ve bizi vazgeçirmeye çalıştı. Van’ı gezdirebileceğini, evine davet ederek misafiri olmamızı istedi. Bir dahaki sefere inşallah deyip samimi daveti için teşekkür ettik.

Sırt çantalarımızı şehirlerarası yolculuk yapacağımız firmanın yazıhanesine bıraktık. Bir lokantaya girip yemek yedik. Ben tabii aklımdan geçen bir sürü düşünce nedeniyle yemekten bir tat alamadım. Yemek sonrası arkadaşlarla yürüyerek Van il nüfus müdürlüğüne gittik. 900m uzaktaydı. Sora sora kolayca bulduk. Nüfus dairesinde şefle görüştüm. Adıma yeni bir kimlik çıkaramayacağını söyledi. Yanımda TDF dağcılık lisansımdan başka bir kimlik yoktu. Onda da soğuk damga yoktu. Kimliğin ispatı için tahkikat açılıyormuş, uzun süren bir işlemden bahsetti. Oradan elimiz boş döndük. Aklımıza karakola gitmek geldi. Yolda sürekli kimlik kontrolü olacağını biliyordum. Belki bir tutanak tutturursak işimize yarar diye düşündük. Yakınlardaki bir karakola girip danışmadaki memura durumumu anlattım. O da bu işleri artık nüfus il müdürlüklerine devrettiklerini ve 199’u arayıp kayıp kaydı bırakmam için yönlendirme yaptı. Oradan da elimiz boş ayrıldık. Van caddelerinde turlarken, Yüksekova’ya en son sefer saati olan 16:00 yaklaşmakta olduğu için çaresizce yazıhaneye döndük. Son sefere bilet alıp şehirlerarası yolculuğumuza başladık. Araç içinde yolculuğumuz sohbet ederek devam etti. Hava kararmaya yakın bir dinlenme tesisinde mola için durduk. Tesis içinden bir genç koşturarak buz gibi soğukta dışarı çıkıp aracımızın kapısını açtı ve hoşgeldiniz dedi. Bize çay ısmarladılar. Bizim batıda alışık olmadığımız şeyler…Doğu – Batı farkı…

Yüksekova’ya yaklaştığımızda yolda Jandarma ve Polis kimlik kontrolleri başladı. Bilinmezlik bende endişe yarattı. Beni belli bir süre tutabilirlerdi. Bu da Yüksekova’daki grubumuza yetişememek ve benim için faaliyetin iptal olması anlamına gelirdi. Her seferinde dağcılık lisansımı gösterdim ve durumumu anlattım. Kimseye tavsiye etmiyorum ama adrenalin meraklılarına bilgi vereyim… Olur da OHAL’de kimliksiz dolaşmak adlı bir challange yaparsanız iyi adrenalin yaşatıyor 🙂 Buradan çıkardığım ders, yolculuklarda ayrı bir çantada ehliyet, pasaport vb 2. bir kimlik taşımalı! Dönüşü nasıl yaptım diye merak edenler olabilir. Şöyle bir çözüm buldum. Ailemi arayıp ehliyetimi kargoyla kaldığım otele göndermelerini istedim. Denemedim ama büyük ihtimalle dağcılık lisansımı gösterip uçağa binemezdim 🙂

Neyse ki Yüksekova’ya sorunsuz geldim. Diğer havalimanından gelen arkadaşlar çoktan otele yerleşmişler. Hemen yakınlarda bir lokalde bizim için hazırlanan hoşgeldin yemeğine katılmışlardı. Biz de eşyalarımızı otele bırakıp arkadaşlarımızın yanına gittik. Yemek sonrasında Yüksekova Doğa Tutkunları ekibi ile birlikte beraber şarkı türkü söyledik. Saz çalan, türkü söyleyen pırıl pırıl gençlerle güzel bir akşam geçirdik.

Birinci Gün:

Sabah araçlarımızla Yeşiltaş karakoluna geldik. Mehmetçikle tanıştık. Bizi sıcak karşıladılar. Komutan destekleyici konuşmasıyla motivasyonumuzu güçlü tuttu çok teşekkür ettik. 2013 yılında geldiğimde başka bir komutan kimliklerimizi alıp hepimize tek tek kendi isteğinle mi geldin diye sormuştu. Yaklaşım, motivasyon açısından çok fark yaratıyor. Toplu hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra yüksek moralle sırt çantalarımızı yüklendik ve yola koyulduk.

Serpel yaylasına ulaşana kadar başından sonuna yoğun batak karda ve kar yağışı altında ilerledik. Birçok çığ etabını geçtik. Bu manzaraya şahit olunca biraz moraller bozuldu. İlk bölüm böyleyse sonraki kısımlar daha problemlidir herhalde diye düşünüyorduk… Görüntü Nepal veya Pakistan’daki Karakurum sıradağlarını andırıyordu.

Yanımda iç, orta ve dış olmak üzere 3 adet eldiven vardı. Ben orta eldiven yeterli olur düşüncesiyle tek eldiven takarak yola koyuldum. Elimdeki eldiven akşama doğru ıslandığından artık parmaklarımı üşütmeye başladı. Diğer eldivenler sırt çantamda ulaşması biraz zor yerdeydi. Kamp yerine ha ulaştık ha ulaşacaz derken üşenip eldiven değiştirmeyi sürekli erteledim. Hava kararırken rüzgarın şiddetini arttırmasıyla birlikte acı duymaya başladım. Bu hatamı neredeyse parmak uçlarımı dondurarak ödedim. Buradan çıkardığım ders, eldivenleri çantada her zaman kolay ulaşılacak yere koymalı!

6.5 km’lik yolu 10 saat gibi bir sürede alarak Serpil Yaylası kamp alanına(2100m.) geldik. Ancak burada hemen her yerde çığ riski mevcut olduğunu gördük. Sonuçta kötünün iyisi yeri seçtik. Daha önce çığ düşmüş, kar yükünü bir nebze azaltmış yere hava kararırken çadırlarımızı kurduk.. Ve uyku tulumlarının içine girdik. O soğukta kaz tüyü uyku tulumlarının konforu öyle iyi geliyor ki anlatamam. Ana kucağı gibi…

İkinci Gün:

Ertesi gün hava aydınlanırken uyanıyoruz. Güneş ışığı henüz bizim çadırların üzerine vurmamış. 40-50 m ileride yamaca vuruyor ama güneş ışığı doğrudan üzerinize gelmiyorsa, buzdolabı gibi soğuk hissediliyor ortam. O yüzden az ötede görünen güneşin vurmasını iple çekiyoruz.

Bu arada kahvaltı hazırlıklarına başladık. Çadır arkadaşımla dereden su çekeceğiz ama 3-4 metrelik kar yüksekliğinden dereye ulaşmak mümkün olmuyor. Boş pet şişeyi ipe bağlayıp dereye saldık. Pet şişe hafif olduğundan dereye batmıyor ve içine su dolmuyordu. Termosuma ip bağlayıp dereye attık. Eskimo’ların balık tutması gibi bir görüntümüz vardı. Termosta karabina takılabilir olması önemliymiş. Burada tecrübe ettik. Yarım kesilmiş pet şişe veya yemek kabına ip bağlayıp suyu dökmeden yukarı çekmek mümkün olmayabilirdi. Çünkü ip aşağıya kuyu gibi tam düz inmiyordu. Termosla dökülmeden su çekebildik. Hiç su çekemeseydik kartuşla kar eritip gereksiz gaz harcayacaktık. Kamptaki herkesin tüm su ihtiyacını en ekonomik şekilde böylece karşılamış olduk.

Dünkü hava durumu ve çığ etapları nedeniyle motivasyonu düşen ve devam etmekte kararsız kalan arkadaşlarımız oldu. Yapılan teknik toplantıda 6 kişi dönmeye karar verdi. Ocak kartuşlarını ve fazla yiyeceklerini alıp vedalaştık. Onlar yerel rehberle dönüş yoluna girdiler. Biz de çadırın birini bırakıp diğer çadırları ve sırt çantalarımızı toplayarak kamp yüküyle yola çıktık.

2900 metredeki Horkedim yaylasına ulaşmak için, kamp yükü dolu sırt çantalarımızla yaptığımız 800 metrelik Azap Kulvarı adını verdiğimiz dik etap, bizi bir hayli zorladı. Sırt çantam sanki kurşun gibi ağırdı. 4 kişi kaldığımız ve dönüşümlü taşıdığımız çadırım 5.6 kg ağırlığındaydı. Diz seviyesinde kara ayağı saplayıp kaldırmak petrol kuyusuna sondaj açmak gibi bir görüntüyü andırıyordu. Ayağımı kaldırıp bir sonraki adımı kara vurmak için gerilince sırttaki ağırlık beni geriye çekiyordu. Sırtta o kadar ağırlıkla karda iz açmak tam bir eziyet oldu. Parayla çekilecek eziyet değildi bu. Takım çalışması olmasaydı 2 gün sürerdi herhalde tırmanmak. Takım çalışması ve inanç olmasaydı katır gibi bu kadar ağırlık altına girip eziyet çeker miydim hiç sanmıyorum. Sabah başladığımız tırmanış gece 22:00’e gelirken bitik bir halde kamp yeri bakarak devam ediyordu. Hedefimiz 2900’deki yaylaya tam gelemeden 100 metre daha aşağıda, hafif eğimli bir yerde kamp attık. Ertesi gün neyse ki dinlenme günüydü.

Ücüncü Gün:

Dinlenme gününde uyandık. Kahvaltı yaptık. Günü ufak tefek işlerle ama dinlenerek geçirdik. Sönmez hoca konu mankeni olarak fotoğraflarımıza güzel bir katkı sağladı. Ancak bu kendisine güneş yanığı acısı olarak döndü 🙂

50 faktör kremler olmadan böyle bir ortamda vücudu açık bırakınca hemen hiç anlamadan yanıyorsunuz. Solaryumdan daha etkili bir yer dağlar…
Kürekle kar bloklarını tuğla gibi kesip kadın ve erkek ayrı ayrı tuvaletler inşa ettik. Alaturka tuvaletler doğada büyük konfor ve güven sağlıyor. Ancak İHA’lara karşı savunmasızdık 🙂
Öğlen Sönmez hocanın çadırında toplanıp teknik toplantı yaptık. Ve zirve taarruzu için gece 00:00’da kalkmaya karar verdik.

Hava kararınca uyku için herkes çadırına çekildi. Ben farklı zaman dilimlerinde kolay uyuyabilen biri değilim. Çadır arkadaşlarım uyuyabilirken ben çoğunlukla gözlerim açık uyanık bekledim.

2013 yılında geldiğimde İHA’lar sürekli kampımız üstünde uçtuğu için doğanın kucağında o sessizlik içinde çok gürültü geliyordu ve gece uyuyamamıştım. Bu sefer teknoloji ilerlemiş epey yukarıdan uçuyorlardı ve sesi azdı.

Dördüncü Gün:

Gece 01:00 gibi zirve kampımızdan hareket ederek zirve rotasına girdik. 3700-3900 metre arasındaki dik etap güneşle beraber epey yorucu oldu. Üstümüzde güneşli açık mavi bir gökyüzü, altımızda buz gibi beyaz bir örtü var ama ben ufuksuz bir çölde kalmış gibiyim. Çok yakın görünen tepelerin biri bitiyor biri başlıyor. Zirve görünmüyor bir türlü. Bir ara tepemizde turlayan şu İHA’lar keşke soğuk su atsaydı ne güzel olurdu diye sayıkladığımı hatırlıyorum.

4000 metredeki platoya vardığımızda öğlen olmuştu. Önümüzde sadece 135 metre kalmıştı. Rotanın sırt ve kılçık hattını oluşturan ve teknik tırmanış içeren yerinde ip birliğine girdik. En önde giden Sönmez Hoca, biri düşerse refleks olarak doğruları yapabiliyor muyuz görmek için ilerlerken rastgele bir anda “Dikkat” diye bağıracağım o zaman herkes birinin düştüğünü düşünüp gerekeni yapsın dedi. Birkaç dakika sonra orta eğimli sırt hattında sırayla ilerlerken “Dikkat” diye bağırdı. Hepimiz aynı anda yere kapanıp kazmayı yere sapladık. Herkes tetikte beklediği için aynı anda refleks gösterebildi.

Uzaklardan kara bulutlar geliyordu. Hava akşama doğru bozacak görünüyordu. Zirve hattına sis bulutu aralıklarla geliyor ve geçip gidiyordu. Düşme denemesi yaptığımız sırada sis bulutu gelmişti. Görüş 30-40 metreye inmişti. Hoca iyi olduğumuzu ve daima böyle dikkatli olmamız gerektiğini söyledi.

Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştık ki ani bir çatırdama sesi ve deprem gibi bir sarsıntı duyuldu! Altımızdaki büyük bir kar kütlesi bir anda gürültü ve sarsıntıyla koptu. Gerilim dolu anların geleceğini yeni anlıyorduk… Kendimi film setinde gibi hissettim. Ancak yaşananlar gerçekti. Ön sıralarda bulunan iki kadın arkadaşımız sağ tarafımızda kalan kuzey yamacındaki boşluğa düşmüşlerdi. Hepimiz derhal sola doğru yere atlayarak kazmalarımızı yere sapladık.

Düştü, düştü diye bağrışmalar!
Sürüklenme durunca kimse yerinden kıpırdamıyor…
Ama her kafadan bir ses çıkıyor.
Uçurum kenarına gidip kontrol etmeye cesareti olan ise yok.
Tekrar bir kırılma olup aşağı uçmaktan korkuyoruz.
Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi dedikleri yer olmalı burası. Hep o çizgi üstünde yürüyorduk ama şimdi o çizginin dışına çıkmıştık.

Hala ordalar mı yoksa uçurumun dibine mi düştüler? Ben de herkes gibi yere yatmış pozisyonumu almış kimler eksik diye bakınıyorum. İpte biraz gerginlik var ama emin değiliz. Neden sonra iyi olup olmadıklarını bağırarak sorduk. Öncesinde o kadar ani gelişti ki olaylar kimsenin bağırmaya bile fırsatı olmadı. Aşağıdan çok zayıf bir ses geliyordu ama ne söylendiği anlaşılmıyordu. En azından hala canlıydılar. Sönmez hoca herkesi susturdu. Ve kendisi aşağıya seslendi. 2 arkadaşımız yüzlerce metrelik uçurum boşluğunda göbek hizasından ipe bağlı gökyüzüne bakar pozisyonda asılı durumdaydılar. Çantaları ve kazmaları uçuruma düşmüş. Bağırarak iyi olduklarını söylüyorlardı. Ne düşünüyorlardı kim bilir? İnsan böyle anlarda, hayatın gözlerin önünden film şeridi gibi geçmesi dedikleri o anı yaşıyor herhalde… Ya da yarım kalmışlık, yaşanmamışlık veya bir daha aşık olamayacak olmanın hayal kırıklığı mı doluyor insanın içine? Bilmiyorum…

Yukarı tarafta Sönmez hoca kazma ile istasyon kurdu. İpteki ağırlığı istasyona aktararak emniyet aldı ve ip birliğinden çıktı. Hemen arkasında Recep abi uçuruma çok yakın yüzükoyun yatıyordu. Boğazının üzerinden ip geçiyor ve kendisini nefes almakta zorlayacak şekilde yere sıkıca bastırıyordu. İstasyon kurulunca ön tarafta rahatlama oldu. Düşenlerin arka tarafında uçuruma en yakın kişide ağırlık devam ediyordu. Buradaki yükü almak için tedbir almaya çalıştık. Yükü binen önümdeki arkadaşım herhalde şoktan olacak 2 defa ipten çıkayım mı diye sordu. Aklında ipten çıkıp ATC ile emniyet almak vardı. Ama bu mantıklı bir hareket değildi. Çünkü yukarı eğimde yatar durumdaydı ve ayağıyla destek alacak bir pozisyonda değildi. Hemen arkasında ben vardım, yere yatmış olanları izliyordum.

Ve o panikle ipten çıkarsa bana gelecek yükü karşılamaya hazırlanıyordum. Hepimizin aynı anda itiraz edince ipten çıkmadı. Sonra hepimiz sola doğru biraz yavaşça süründük. Düşen arkadaşlar biraz daha yükselip yamaca yakınlaşmışlardı. Seslerini duymaya ve anlamaya başlamıştık. Uçuruma ucunda karabina bağlı bir ip salladık ve bunu yamaca en yakın kişinin yakalayıp emniyet kemerine takmasını istedik. İpi ilk seferinde sallayıp attığımızda arkadaşımıza ulaşmadı. Bu sefer ipte asılı arkaşımız şoktan olacak kendisine gönderilen karabina daha ulaşmadan bağlı olduğum ipten çıkayım mı diye sormaya başladı.

Ana ip, kornişin altında sıkıştığı için ikisini birden yukarı çekemiyorduk. Sonradan öğrendik ki ipten çıkarsa diğer arkadaşının kurtulacağını düşünmüştü. Kendisini feda edip arkadaşını kurtulmasını sağlamak istemiş. İnsan böyle anlarda nasıl fedakar olabiliyor? İçimizde bir yerde bu saklı duruyor olmalı… Normal zamanda çok bencil bir yaratık olan insan, bazı anlar var ki o saklı şey ortaya çıkıyor ve bir yakını, bir arkadaşı veya hiç tanımadığı bir başkası için canından vaz geçmek isteyebiliyor.

Neyse ki o da panikle kendi başına böyle bir karar almadan gönderilen karabinayı yakaladı, kemerine bağladı ve sonra ana ipten ayrıldı. Ve ip kurtarma tekniğiyle önce ilk kişiyi sonra diğerini yukarı çektik. Uçurumdan, önce bir elin havaya kalkıp geldiğini görmek film sahnesi gibiydi. Meraklı bakışlar arasında arkadaşlarımızın tam parça gelmelerini ümit ediyorduk. Sağ olduklarını görünce hepimiz sevindik. Bazen hakikaten manevi bir şeyin seni koruduğunu hissediyorsun. Kurtulan arkadaşlarımızın da birbirlerine sarılıp sevinmeleri duygusal anlar yaşanmasına neden oldu. Film sahnesini aratmayan 10-15 dakikalık olayda çok şükür herhangi bir fiziksel sağlık sorunu yaşamadık ama mental olarak epey etkilendik.

Sonrasında yere çömelip bir çember oluşturduk. Tek tek herkesin fikri soruldu. Tamam mı devam mı? Bazı arkadaşlarımız emek verip buraya kadar geldik, yapabiliriz diyerek devam etmek istedi.

Üzerinde durduğumuz kayanın nerede başlayıp bittiği anlaşılmıyordu. Birkaç metrelik beyaz bir kar kütlesinin üzerinde bulunuyoruz ama altı kaya mı boşluk mu belli değildi. Aynı olayı tekrar ve özellikle kılçık hattını geçerken yaşayabilirdik. Beyaz, güzel olduğu kadar öldürücü de olabilirdi.

Bir de az kalan enerjimizin neredeyse tamamını kurtarma olayına harcamıştık. Kampa döner dinlenir ve ertesi gün tekrar gelebilirdik. Ancak erzağımız yeterli değildi. Çoğunluk olarak tırmanışa devam etmekten vazgeçip dönüş kararı aldık. Dağ orada duruyordu. Başka bir kış sezonu tekrar gelip deneyebilirdik.

İp birliği kararına çok dikkat etmek gerekiyor. Her yerde kullanılmıyor. Nerede kaç kişi ile ip birliğine girilecek bu kararın çok doğru alınması gerekiyor aksi taktirde kurtarıcı olduğu gibi daha büyük faciaya da sebep olabilir. Bizim durumumuzda ip birliğinde ağırlık olarak hafif arkadaşların öne konulması bilinçli ve önemli bir tercihti. Ağır arkadaşlar önde olsaydı düşüş olduğunda hepimizi çekerek uçuruma gitmemize neden olabilirdi. Fazla kişi olduğu için ip birliği ve hafif kişilerin öne koyulması doğru bir karardı.
Ancak aynı anda yere kapanarak tatbikat yapmamız belki hatalı bir karar oldu. Bu kar kütlesinin kopmasını tetiklemiş olabilir bunu daha geride bir yerde yapabilirdik. Belki bir ihtimal bu da iyi oldu çünkü kar kütlesi tırmanırken değil de aynı izlerden dönerken inişte kopsaydı daha zor bir durum yaşayabilirdik.

Zirve kampımıza döndüğümüzde hemen çadırlara girdik ve geceyi dinlenerek geçirdik. 18 saattir faaliyetteydik ve dinlenmeyi hak etmiştik.

Beşinci Gün:

Ertesi gün hava ağarıyor. Saat 06:00 gibi hepimiz uyanıyoruz. Hayata yeniden dönmek ve güneşe uyanmak ne keyifli geliyor… 2 arkadaşımız akşam saatlerine uçak biletleri olduğu için hemen dönüş yoluna girmek için sabırsızlanıyorlar. Biz keyifli bir kahvaltı yapmak istiyoruz. Onları yetişemezsiniz ertesi günü gidersiniz diye ikna etmeye çalışıyoruz ancak işleri nedeniyle dönmek istiyorlar. Yerel rehberle birlikte önden gitmelerine izin veriyoruz. Biz geniş geniş kahvaltı yapıyoruz.

Çadırları toplayıp yola koyulmamız onlardan yaklaşık 2 saat sonrayı buluyor. Ana kampa yaklaşmak üzereyken uzaktan helikopter sesi duyuyoruz. Üstümüzden geçip etrafımızda turluyorlar. Herhalde güvenlik amaçlı görev uçuşu yapıyorlar diye düşünüyoruz. Helikopter görünce ilk yapılan şey genellikle el sallamaktır ya… Biz yanlış anlaşılma olmasın diye herhangi bir el işareti bile yapmıyoruz. Bize yakın bir yerde inişe başlayınca meraklı gözlerle birbirimize bakıyoruz. Çekinerek helikoptere doğru ilerliyoruz.

Pervanelerin ürettiği rüzgar öyle şiddetli ki ayakta kalmak zorluyor bizi. Helikoptere binince bizim için geldiklerini öğreniyoruz. Bizi sürekli izliyorlarmış. Önden acele acele giden 3 kişiyi görüp sisten dolayı geri kalanları göremeyince bir sorun olduğunu düşünmüşler.

Önden giden arkadaşlarımız vadiye girdikleri için onları alamadık. Bizi bir üs bölgesine indirdikten sonra ben ve Sönmez hoca helikopterde kaldık. Ana kampta bıraktığımız çadır ve eşyalarımızı almak için tekrar havalandık. Ana kampa geldiğimizde iniş yapılabilecek düz bir yer yoktu. Sönmez hocayla 2-3 metrelik yükseklikte helikopterden atlayıp çadırı sökmeye gittik. Ana kampta bir tek Husky marka çadır vardı. Benim de uzun yıllar ekonomik nedenlerle kullandığım bu çadır, Helikopter pervanesinin ürettiği şiddetli rüzgar çadırın fiyakasını bozmuştu. Helikopter en az 80 km’nin üzerinde bir rüzgar şiddetiyle sanki bir fırtına etkisi yaratmıştı. Daha önce bu şiddette bir fırtınaya hiç yakalanmamıştım. Husky diktörtgen yapıda yüksek bir çadır, bu yüzden konforlu ama şiddetli bir fırtınada ne kadar güvenilir olur soru işareti oluşturdu bende. Bir de keşke Sönmez hocanın kubbe yapıdaki efsane North Face çadırı yanında kurulu olsaydı, nasıl dururdu Husky ile yan yana merak ediyorum. Sönmez hoca North Face çadırını bir sonraki kamp alanına götürdüğü için orada kurulu değildi. Buradaki kamptaki çadırı söktük ve eşyalarımızı süratle topladık. Bu arada helikopter hafif eğimli bir yer buldu ve dikkatlice tekerleklerini yere değdirdi. Malzemelerimizi çalışir durumdaki helikoptere taşıdık ve hemen havalandık.

Üs bölgesine gelince diğer arkadaşları da tekrar helikoptere alarak doğrudan Yüksekova Garnizonuna uçtuk. Mehmetçiğin ilgisi ve yardımı bizi sevindirdi. Çay ve ikramlar bizi mest etti. Komutanlarla, tırmanışımız, bölgenin sorunları ve kış turizmine kazandırılması gibi birçok konuda keyifli bir sohbet yaptık ve hatıra fotoğrafı çektirdik.

Ardından çağırdığımız aracımızla kaldığımız otele geldik. Önden giden 3 arkadaşımız yürüyerek tam tur faaliyeti tamamladılar. İşin komik tarafı biz öğleden sonra 14:30 gibi ilçe merkezine ulaşıp dinlenirken onlar daha vadiden çıkamamışlardı. Uçaklarını kaçırdılar. Birlikte yaptığımız akşam yemeğine yetişebildiler. Bu bahtsız arkadaşlar kim söylemiyorum fotoğraflardan belki tahmin edilebilir (Yerden yansıyan ışınlar nedeniyle yüzü daha fazla kararmış olması gerekir 🙂

Altıncı Gün:

Ertesi gün sabahtan vedalaştık. Çoğunluk uçakla İstanbul’a döndü. Ben Sönmez hocanın oluşturduğu küçük bir ekiple önce Van’a oradan Bingöl’e geçtim. Amacımız daha önce keşif yaptığımız donmuş bir şelale tırmanışını gerçekleştirmekti. Günümüz şehirlerarası çalışan bir minibüste yolculukla geçti. Camdan dışarı bakınca her yer bembeyazdı. Aracın teybinde Ahmet Kaya kaseti – Sensiz Yaşayabilmirem çalıyordu. Hüzün ve sessizlik aracın içini doldurunca Sönmez hoca sıkılmış olacak kendisi hareketli bir türkü söylemeye başladı. Ben rahatsız olurlar diye tahmin ediyordum. Güzel söyleyince minibüs içinde bir itiraz olmadı. Diğer yolcuların da hoşuna gitti. Telefonla video çekip sosyal ortamda canlı yayın yapanlar oldu. Sönmez hoca şarkı türküyle samimiyet kazanınca yolcularla rahatça sohbete başladık. Herkesin bir derdi vardı. Kimisi akrabası var oraya gidiyor kimisi cezaevindeki eşini ziyarete gidiyordu. Biz de dağdan geliyoruz diyince bize biraz deli gözüyle biraz acıyarak baktılar.

Yedinci Gün:

Sabah erkenden Bingöl Gençlik ve Spor İl müdürlüğünü ziyaret ettik. Orada yetkililerle ve Bingöl TDF il temsilcisi arkadaşımızla görüştük. Onların yardımıyla bölgede şelale avına çıktık. Ancak tüm şelalelerin soğuk giden hava durumuna rağmen sadece ocak ve şubat aylarında donduğunu diğer zamanlar tırmanışa uygun olmadığını gördük. Kısa ama verimli geçen Bingöl gezimizden sonra biz de uçakla İstanbul’a döndük.

Tırmanışımız bazı yazılı basın ve internet medyasında haber olarak yayınladı.

Bu büyük ve önemli kış faaliyetinde emeği geçen, yardım ve desteğini esirgemeyen tüm kurum, kuruluş ve ip arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. 2020’de bir kez daha bölgeye geleceğiz, söz verdik…

Cilo Dağlarıyla ilgili Fujifilm’in hazırladığı güzel bir film var izlemenizi tavsiye ederim: https://vimeo.com/139283269

– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – iletisim@yuksektepeler.com


Aladağları özlemişim. Heybetli dağ silsileri ile yeniden buluşmak eski bir dost ile yeniden karşılaşmak gibiydi. Mehmet abinin sürekli hoplatan rahatsız traktör yolculuğunu bile özlemişim. Gerçi o traktör dönüşteki yorgunlukta limuzin gibi geliyor insana. Yanlarında drone getiren bir grup gördüm. Traktörle dönerken tepelerinde takip eden drone ile görüntü kayıt ediyorlardı. Bir de epey kalabalık -yaklaşık 45 kişi- üniversite öğrencilerinden oluşan bir grupla karşılaştık. İlk tırmanış faaliyetlerini yapıyorlardı.

Faaliyetle ilgili aklımda kalan ve mutlu son olarak adlandırabileceğim anı, dönüşte 3000 metredeki dipsiz gölde yüzme sefasıydı. Kampta ilk defa hazır yemek ve alevsiz ısıtıcı paketlerini denedim. Ve tatmin edici buldum. Artık ocak gerekmeyen tüm outdoor aktivitelerim için rasyon paketlerini (yabancılar kısaca MRE, Meal, Ready-to-Eat diyor) kullanacağım.
Bu paketler günlük beslenme ihtiyacını karşılayan ana yemek, yan yemek ve tatlı gibi menüler içeriyor. İlk defa sahadaki ABD askerinin yemek ihtiyacını karşılamak için geliştirilmiş. Doğada avcılık yapan, kamp yapan veya yelkenli ile denize açılan kesimden şehirde deniz kenarında balık tutana, doğal afet gibi acil durumlara kadar aklınıza gelebilecek geniş bir çerçevede kullanım alanı var. Lezzet anlamında normal ev yemeğinden pek bir farkı yok. Tabi kişiden kişiye değişebilir bu. En büyük artısı konserveye göre taşımada kolaylık avantajı var. Geniş bir yüzey alanı ile hacmi küçük bırakıldığından sırt çantamın herhangi bir gözüne rahatlıkla birkaç günlük yetecek yemek paketi yerleştirebiliyorum.

Haziran 2016 itibariyle yemek paketlerinin birim fiyatları hakkında bilgi vereyim. Piyasada istediğiniz zaman stok bulma sıkıntısı olabiliyor, sıkı takip etmek lazım. Ben paket raf ömrü uzun olduğu için (1-2 sene) ben ana üreticisinden toplu sipariş vererek aldım. Üretici firma adresi: http://www.unifo.com.tr
Bu da satış sitesi: https://store.tada.com.tr

Salsa Soslu veya Beyaz soslu tavuk: 4.8 TL
Kıyma soslu makarna: 3.7 TL
Barbunya pilaki: 3.85 TL
Üzüm hoşafı: 1.65 TL
Isıtıcı Kimyasal: 2.5 TL
Isıtıcı Poşet: 2.0 TL

– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – iletisim@yuksektepeler.com


Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Kürek, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık gece en düşük -8 ile öğlen +2 derece aralığında, az rüzgârlı (5-10 km/s)
Kamp Yeri: Dağ Evi
Rota: Şeytan rotası
Tırmanış: 8 saat, İniş: 3 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 20
Öneriler: Taş düşmelerine karşı sık aralıklarla mutlaka kafayı kaldırıp yukarıyı kontrol etmeli. İniş sırasında da düşen taş için artçı gözcülük yapmalı.

7 Mayıs 2016 Cumartesi:

Dağcılık filmlerinde hep heyecanlı sahneler olur ya, başroldeki oyuncunun ayağı kayar son anda bir yere tutunur, yukarılardan bir şey düşer, mutlaka bir aksilik çıkar, bu dağ o heyecanı size kesinlikle sağlıyor. Yerli Everest filmi çekilse herhalde bu dağ, filmin konusu olurdu. Çünkü Erciyes aksilik çıkma olasılığı yüksek olan bir dağ. Ben kendimi Everest filmi sahnelerinde gibi hissettim çoğu yerde. Bu dağ Everest kadar olmasa da zirvesi 3916 metre olan İç Anadolu’nun en yüksek dağı; sönmüş bir volkan.

Cuma akşamı 23:00’de aracımız İncirli’den yola çıktı. Öğlen saatlerinde Kayseri merkeze ulaştık. Cumhuriyet caddesindeki bir restoranda meşhur Kayseri mantısı yedik. Sonrasında marketten su vb temel yiyecek/içecek alışverişi yaparak 2200 metredeki Erciyes Kayak Merkezi Tekir yaylası ana giriş kapısına doğru yola çıktık.Saat 16:00 gibi teleferiklerin kapanma saatine birkaç dakika kala kapıdan 5 TL’ye bilet alıp gondol ile 2400 metreye çıktık.

Dağ evine giden diğer teleferik saat 15:30 gibi kapandığı için kamp yükü ile yaklaşık 1.5 saat yürüyerek yaklaşık 350 metre irtifa aldık. 2750 metredeki dağ evine geldiğimizde Gebze Doğa Sporları Kulübüne (GEDOSK) bağlı 7 sporcu ile karşılaştık. Tanıştıktan sonra dağ evine yerleştik.20 kişilik grubumuza mekan küçük gelince bir kısmımız dışarıda çadır kurdu. Yemek yedikten sonra saat 21:00 gibi uyuduk. Gece saat 01:00’de kalkıp yemek yedik ve hazırlıklar ardından 02:00’de tırmanışa başladık.

8 Mayıs 2016 Pazar:

Sırayla iz açarak gün ağarana kadar yavaş tempo ile yol aldık. Şeytan rotasının başlangıcına geldiğimizde Sönmez hoca, ekibin performansının kötü olduğunu ve dönmemizin daha uygun olacağını söyledi. Zaten birkaç gün önce yağan taze kar nedeniyle endişeleniyordu. Oylama yaptık. Ekibin çoğunluğu devam etmek için istekli olduğunu belirtince hoca da grubu geri döndürmedi.

Şeytan rotasından tek sıra halinde çıktık. Burada potansiyel çığ riski var. Sönmez hoca en geç saat 10:00’da zirvede olmamız gerektiğini yoksa döneceğimizi söyledi. Çünkü www.mountain-forecast.com adresinden hava raporunu kontrol ettik, öğlen hava bozuyor.


Bu kulvarda bir de taş düşmesi riski var. Güneş vurup hava ısındıkça yukarıdaki çürük kayalardan taş kopuyor. Sonra kartopu gibi yuvarlanarak hız kazanıyor. İlk taş tehlikesini bize çarpmasına 3-4 saniye kala fark edip atlattık. 2 yumruk büyüklüğündeki taş çok hızlı ve düz bir çizgide yuvarlanarak tam üzerimize geldi. Bowling oyunundaki labutlar gibi devrildik taş bizi sıyırıp geçerken. Birimize çarpsa kesinlikle vücuttaki birkaç kemiği kırardı. Burada tek sıra halinde ilerlemek ve kask takmak kesinlikle şart.

Sürekli kafayı kaldırıp yukarıyı kollamaktan konsantrasyonum bozuluyor. Zor adım atıyorum. Performansım düşüyor. Rotanın dikliği mi yoksa yediğim mantılar mı tıkadı beni anlayamıyorum. Grubun geri kalanında da tempo düşüyor. Akşamki 3-4 saatlik uyku da dinlenmemize yetmemiş olabilir.

Sönmez hoca saat 10:00’a gelirken son 1 saat, son yarım saat diye sürekli hatırlatarak stres yaratıyor. Acı çekerek tırmanıyoruz. Berk arkadaşımızın performansı iyi, önümde iz açıyor. Onu takip ediyoruz.
Zirveye az bir mesafe kalmış. Toz karla mücadele ediyorum. İleri bir adım attıktan sonra geriye kayıp tekrar hamle yapmak hem fiziksel hem zihinsel olarak bitiriyor insanı. Son metreler gel artık zirve …. diyerek söve söve geçiyor.

Sönmez hoca, diyafram nefesi almamızı söylüyor. Bu noktada yerinde bir tavsiye!. Tüm sporcuların ve sesi ile iş yapanların kullanması gereken bir şey diyafram nefesi. Aslında bebekken doğal olarak yaptığımız birşey bu ama sonra vücut tembelliğe meyilli olduğundan unutuyormuşuz. Çeşitli egzersizler var diyafram nefesini öğrenmek için, İnternette bulabilirsiniz.

Ve Zirveeee!

Saat 10:10 geçe 8 kişi zirveye ulaşıyoruz. Kılçıktan geçerken Sönmez hoca dikkat etmemizi söylüyor. Tarif ederken sağ taraf Adana tarafı ve yüzlerce metrelik sarp kayalık uçurum, sol taraf Kayseri ve ulaşım daha kolay diyor! Bu yüzden eğer düşersek Kayseri tarafını tercih etmemiz gerektiğini söylüyor. İronik olarak birkaç saniye sonra buradan geçerken bir ayağı takılıyor. Ve Kayseri tarafına doğru düşer gibi oluyor. Son anda dengesini koruyor, düşmekten kurtarıyor kendini Sönmez hoca.

En çok 10-15 kişinin durabileceği bir yer bulup toplu fotoğraf çektiriyoruz. Tam bu sırada tanışmadığımız 3 kişilik bir dağcı grubu daha zirveye ulaşıyor. Arkamızdan geçerken kar kornişine dikkat edin diyoruz. Dediğimizi anlamadıklarını görünce yabancı olduklarını fark ediyoruz. İngilizce nereden geldiklerini soruyoruz. Ukrayna’dan geliyorlarmış. Onları da tebrik ediyoruz.

Herkes fotoğraf çekme telaşında… Sönmez hoca acele ettirince fotoğraf çekmek için pek fırsat bulamıyoruz. Kara bulutlar ve sis geliyor diyor. Hava bir anda dönebilir. Gedosk klübüne bağlı arkadaşlar da zirveye ulaşıyor. Onları da tebrik ediyoruz.Sönmez hocanın ısrarlı dönelim istekleri ile birlikte zirve kalabalıklaşınca inişe başlıyoruz.


Aşağıdan başka bir grup dağcı ekibi daha geldiğini görüyoruz. Zirvenin altında dar bir boğaz var. Burada trafik kilitleniyor. Önce aşağıdakilerin tırmanışını bekliyoruz. Hava bozmak üzere. Gözümde Everest filmi sahneleri canlanıyor. Aha ikinci yarı kara bulutlar geliyor aksilikler başlamak üzere diyorum içimden. Bu sırada iniş için arka arkaya beklediğimiz Ukraynalı dağcılara dönüp nereden geldiklerini soruyorum. Kharkiv’den geliyorlarmış. Yanımızdan geçenlere dönüp aranızda postacı var mı diye sormak istiyorum ama korkuyorum. Ah postacı ahhh! Hem kendini yaktın hem başkalarını!
Trafik biraz rahatlayınca grubumuzdan deneyimi az olan bir arkadaşım iniş sırasında yardımcı olmamı istiyor. Ona doğru yardım için gidiyorum. Ekip çoktan yolu yarıladı. Hava kapandı artık görüş alanımızdan çıktılar. Arkada kalıyoruz. Adım atarken çekingen davranıyor. Elinde kazma olduğu sürece çekinmesine gerek olmadığını söyleyip cesaret vermeye çalışıyorum ve inişine yardımcı oluyorum. Bir dağcının silahı kazmadır.

İniş en hızlı nasıl yapılabilir?

Tabii ki kayarak. Hem hızlı hem de keyifli! Kazma emniyetiyle kontrollü bir şekilde kayarak birkaç dakika içinde şeytan rotası kulvarının başlangıcına iniyoruz. Neyse ki bu kulvarı kazasız atlatıyoruz. Bu sırada kar yağışı başlıyor. Dağ evine geldiğimizde kısa bir mola veriyoruz. Malzemelerimizi toplayıp kayak merkezi girişinde bekleyen aracımıza dönüş için yola çıkıyoruz.

Araca bindiğimizde bir arkadaşımızın gözünün birini açamadığını fark ediyoruz. Gözüne iğne batar gibi acı çekiyor. İniş sırasında google gözlüğünü bir süreliğine çıkarmış. Fark etmeden kar körü oluyor. Kayseri Eğitim ve Araştırma hastanesine uğruyoruz. Göz damlası verip rahatlatıyorlar.

Google gibi rahatsız edici gözlükleri bir süre çıkarmak gerekse bile normal güneş gözlüğüne geçmek lazım. Bir de beyaz kara pek bakmamak gerekiyor. Çünkü farkına varmadan kardan yüksek bir ışık yansımasına maruz kalınıyor. Sıradan bir güneş gözlüğü hiç çıkarılmasa bile gözlük altından ve kenarlarından ışık yansıyıp göze zarar verebiliyor. Bu yüzden dağda google veya göz çevresi kenarlarını tam kapatan normal gözlükleri sürekli kullanmakta fayda var.
Bu tırmanışı Anneler Gününde gerçekleştirdik. Zirvedeyken annelerimizi arayıp bu tırmanışı onlara armağan ettiğimizi söyledik. Ayrıca bu tırmanışı tüm dünya annelerine armağan ediyoruz…

– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – iletisim@yuksektepeler.com


Bu dağa en son 2013 yılı mayıs ayında gelmiştim. Zirveye az bir mesafe varken fırtına patlamıştı. Ve geri dönmek zorunda kalmıştık. Neyse ki bu sefer hava güzeldi ve benim için iyi bir antrenman oldu bu faaliyet.

Isparta Dedegöl dağı kamp alanı manzarası çok güzel bir yer. Üniversite dağcılık klüpleri için çok uygun bir yer. Tam bir eğitim ve başlangıç yeri. Madem dağcılığa yeni başlayanlar için burasını önerdim yeri gelmişken yeni başlayanlar için önemli bir tavsiye vereyim…

Süreç içerisinde çevremde çoğu kişinin diz kapağı ve çevresinde sorunlar yaşadığını gördüm. Dizdeki yaşanan bu sorunlar, sporcu hastalığı olarak bilinen menisküs yırtıklarıdır. En çok ani hareketler içeren (futbol, golf gibi) veya uzun süreli dayanıklılık gerektiren (dağcılık gibi) sporlarda karşımıza çıkıyor. Menisküs, dizdeki alt ve üst iki kemiğin arasındaki süspansiyon vazifesini gören beyaz kıkırdağın yırtılması ile oluşuyor. Hepimizde bir miktar yırtık oluyor aslında. Belli bir aşamadan sonra artık bu yırtıkların fazlalığı sorun oluşturuyor. İlk ciddi belirtisi genellikle dizde kilitlenme ve ağrı ile anlaşılabilir.

Menisküs’ten korunmak için adaleleri kuvvetlendirmek çok önemli. Özellikle diz çevresindekiler ile bacaktaki tüm adaleleri egzersizlerle güçlendirmek gerekir. Bu squat olur, hergün belli bir sayıda tekrarla dizi indirip kaldırmak olur, bisiklet pedalı çevirmek olur, hepsi olur…

Tavsiyem diz sağlığınızı korumanız için mutlaka ayak bileğinizden belinize kadar tüm kaslarınızı yavaş yavaş bilinçli bir şekilde geliştirin. Zayıf kaslarla ve antrenmasız bir şekilde bu sporları yapmaya çalışırsanız büyük olasılıkla menisküs, fıtık gibi sağlık problemleri yaşamanız yüksek olasılıklıdır. Ha menisküs yırtığı oluşursa bu dünyanın sonu değil. Artroskopi veya proloterapi gibi yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Ameliyat olup tekrar sahaya dönen futbolcuları duymuşsunuzdur.

Ben tırmanış sırasında destek olması için dizlik kullanıyorum. Bazen de diz çevresine aşağıdaki gibi Kinesiology bantlarından yapıştırıyorum. Bu bantları kıllı deriye yapıştırıp sonra çıkarması zor oluyor bu yüzden fotoğraftaki gibi altına eczanelerde satılan sargı bezinden alıp koymak en iyisi.

– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – iletisim@yuksektepeler.com


Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık -5 ile -9 derece aralığında,  az rüzgârlı (10-15km/s)
Kamp Yeri: Karbeyaz Otel Yanı (1890m)
Rota: Dağın kuzey yüzü, Yılankar adlı rota
Tırmanış: 6 saat,  İniş: 5 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 26
Öneriler:– Kış tırmanışı için kar yağış durumu takip edilmeli, kar yağışından sonra havanın uygun olduğu bir zaman dilimi seçilmelidir.

25 Aralık 2015 Cuma:

Akşam 23:00’de minibüsümüz İncirli’den yola çıktı. Önceden belirlenen duraklardan arkadaşlarımızı alarak devam ettik. Aramızda ilk kış tırmanışını yapacaklar vardı. Herkesin neşesi yerindeydi ve pozitif enerjiliydi. İlk molamızı Bolu’da verdik.

26 Aralık 2015 Cumartesi:

Sabah 07:00 sularında Aksaray’a vardık. Sıkı bir kahvaltının ardından şehir içinde market alışverişi yaptık. Çadır gruplarına göre ortak yiyecek alışverişi yapıldı. Planlamada sonradan gözlemlediğim kadarıyla başarılı ve başarısız olanlar vardı. Bazı gruplar 2 günlük aktiviteye göre az yiyecek alırken bazıları da 3-4 gün yetecek yiyecek aldılar. Su takviyesi de yaparak Helvadere yolunu GPS cihazımızdan bularak hareket ettik. Helvadere kasabasına ulaşınca meydandaki kahvede oturup mola verdik. Güleryüzlü yöre insanlarıyla oturup hoş sohbet ettik. Bize Hasan Dağı ile ilgili dilden dile aktarılan hikayeyi anlattılar. Çaylarımızı bitirdikten sonra Karbeyaz otelin yanında kamp kuracağımız alana gitmek üzere vedalaştık. Bu sırada Sönmez hoca yolun kapalı olması ihtimaline karşı traktörü olan bir kişinin iletişim bilgilerini aldı. Kamp alanına varıp çadır kuruluşlarına başladık. Yerleşim işleri bittikten sonra ekip halinde kulvar girişine doğru keşif yürüyüşü ile birlikte kısa bir kazma, krampon eğitimi yapıldı. Eğitim bitince kamp alanına döndük. Kamp alanının etrafında taş barakalar var. İçi görece konforlu sayılabilecek şekilde sıcak ve korunaklıydı. Burada ocaklarımızı açıp yemeğimizi yaptık. Bu sırada Ereğli Dağcılık Kulübüne (ERDAK) bağlı kalabalık bir grup gelip Karbeyaz Otel’de ve yanında kamp kurdular. Akşam 18:00 gibi uyku tulumlarına girmiştik. Bir kaç saat çadır içi sohbet vs. ile geçti. 22:00’den sonra mutlak sessizlik istendi.

27 Aralık 2015 Pazar:

Sabah saat 03:00’de kalktık. Yemek yedik ve malzeme hazırlıklarına başladık. Önde ve arkada yürüyecek arkadaşlarımızı belirleyip tek sıra halinde yürüyüşe saat 04:30 gibi başladık. Dolunay olduğu için etraf aydınlıktı. Havanın açık ve sis olmaması bizim için iyi oldu. Yürüyüş boyunca yer yer toz kar bölgeler ile çoğunlukla kar olmayan yerlerden geçtik. Kayda değer kar ve buz olmadığı için krampon takmaya gerek duyulmadı. Yılankar rotasının kulvar başlangıcına kadar rahatça geldik. Bu sırada kamp alanı ile dağa yaklaşma mesafesi çok kısa, hiç terlemeden faaliyet bitecek herhalde diye düşünmeye başladım. Kulvar girişinden itibaren dik eğim başlayınca bu düşüncem değişti. Etap boyunca küçük taşlı çarşak ve iri kaya blokları üzerinden ilerlemek için zorlu mücadele verdik. Ekibin en çok zorlandığı yer burası oldu. Birkaç taş düşme olayı atlattık ancak ciddi bir aksilik yaşamadık.

Volkanik krater çanağına ulaştığımda sırttan batıya doğru döndüm. Karşımda ilk gördüğüm yükseltiye doğru yürümeye başladım. Birkaç dakika önümde ilerleyen Sönmez hoca beni gördü ve kendisini takip etmem için uyardı. Gittiğim yer Hasan Dedenin mezarının olduğu söylendiği küçük zirveymiş(3235m). Saat 10:00 gibi birkaç dakikalık aralıklarla hep birlikte büyük zirveye (3268m) ulaştık. Birbirimizi tebrik ettik ve fotoğraf çektik. Manzarada Erciyes ve Aladağlar demirkazık zirvesini net görebiliyorduk. Zirve defterini bulamadık. Küçük zirvede olduğunu düşündük. Gidip oradan alıp getirmeyi niyetlendik ancak nerden baksan 1 saat sürecekti.

Faaliyet sonunda Ihlara vadisi gezisi yapmayı düşündüğümüz için vazgeçtik. Türk bayrağı zirveden 2 metre daha aşağıda bir yerdeydi. Direkle birlikte bayrağı alıp tam zirveye yerleştirdik. Aynı rotadan inişe geçtik. Yan basarak, yer yer kontrollü kayarak, yüzüstü dönüp merdiven iner gibi ilerleyerek her türlü şekilde alçalmayı deneyerek iniş yaptık. Çıkarken iz açabilecek miktarda kar olmayınca inişte de topuk basarak inme rahatlığını hiç yaşayamadık (Dönüş bana görece olarak daha uzun geldi. En güzeli yamaç paraşütü ile iniş yapmak ama bakalım ne zaman yaparız bunu). 16:00-17:00 arası kampa geri dönüşler tamamlandı. Çadırları toplayıp faaliyeti bitirmiş olduk. Ardından dönüş yolculuğuna başladık.

Çatalhöyük’te 1960 yılındaki kazılarda bulunan yandaki bu çizim Hasan Dağı’ndaki iki tepeli volkanın lav püskürtmesini gösterdiği ileri sürülüyor. MÖ 6600 tarihli bu resim Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. 2013 yılında Hasan Dağı’ndan alınan taş örnekleri analiz edilmiş ve MÖ 6900 tarihinde volkanın aktif olduğu keşfedilmiş. O zaman Hasan Dağı’ndan 130 km uzakta bulunan Çatalhöyük’te yaşayan insanların volkan patlamasına şahit oldukları ve bunu resmettikleri anlaşılmış.

– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – iletisim@yuksektepeler.com


Dış Giyim The North Face Himalayan Parka
Dış Giyim:The North Face Himalayan Parka
Tunç Fındık deyimiyle Sekiz binlik hırka! Hakkını veriyor. 3-4 tane alıp değiştire değiştire giysem keşke, çok seviyorum.
Dağ Botu:Scarpa Mont Blanc GTX
Dağ Botu: Scarpa Mont Blanc GTX
6000m’lik dağlar için olan kendinden tozluklu Phantom modelini almak istiyordum ancak o model uzun ince boğaza sahip ve benim kalın baldırımlarıma uygun değil, bacağımı sıktığı için çok istememe rağmen bu modeli tercih ettim, Scarpa kalitesinden memnunum, normal ayak numaranızdan 1 numara büyük almak lazım, gerçi istediğiniz numarayı bulmak da hep mesele.
Hiking Botu: Salomon Quest 4D GTX
Hiking Botu: Salomon Quest 4D GTX Ne kaydın be Salomon! Kayak malzemesi sanki mübarek. Bu markaya özgü bir tabana (Contagrip) sahip. Ayağı kayalardan koruyabilmesi, rahat yürüyüş için esnek olması, malzeme kalitesi anlamında memnunum ama Vibram taban daha iyi sanki.
Tur Kayağı Botu: Roxa X-Face 120
Tur Kayağı Botu: Roxa X-Face 120
Burada en önemli şey ayağa tam oturması ve aynı zamanda sıkmaması. Gerekirse alırken 1-2 saat ayağınızda bekleyin dükkanda (Evet o kadar önemli bir konu 🙂 Kayarken ayağın içeride ufacık boşlukta hareket ediyor olması hem kayakta manevralarda etkisi var hem ufak sürtünmelerden özellikle parmakları deforme edebilir. Sıkı olursa kan dolaşımını engelleyip bir iki saat içinde ayakkabıyı çıkarma ihtiyacı oluşabilir. İtalyanlar ayakkabı konusunda hayal kırıklığı pek yaşatmıyor. Ama benim ayağıma uyan başkasına uymaz. Satın alırken belirttiğim bu konulara dikkat edin lütfen.
Kaya Tırmanış ayakkabısı Scarpa Force X

Kaya Tırmanış ayakkabısı:
Scarpa Force X
Alt kısmı alışıldık olduğu üzere bombeli değil düze yakın bir ayakkabı. Performandan çok konforu önemseyenler tercih edebilir. Uzun süre ayak içinde durmayacaksa, örneğin tırmanışı bitirip bir sonraki tırmanışa kadar cırt cırtları açıp ayakları rahatlatma kolaylığı var.
Polar

Polar: The North Face Radium High-Loft
Polartec’ in ısı tutma kabiliyeti en yüksek olan kumaşı Thermal Pro® High Loft kullanılarak üretilmiş. Isı tutma özelliği iyi. Teknik Ceket altına orta katman olarak giyiyorum genelde. Parka altına giymek yüksek ısıdan mümkün değil. Gerçi kollarda uzun tüylü liflerin iz yerlerinden hava alıyor biraz. Tüylü yapısına dikkat, sadece polarla dışarı çıktığımda pofuduk ayıcık gibi görünüyorum beni sevmek istiyorlar.
Pantolon The North Face M Trekker Convertible

Pantolon: The North Face M Trekker Convertible
Paçaların katlanarak boy ölçüsünün kolayca ayarlanması, diz tarafındaki fermuarlar açılarak şort haline getirilebilmesi harika özellikler! Bu özellikler kolay kolay bulunmuyor artık. Çok kez tırmanış sonrası dizlerden pantolonu açıp şort yaptım ve denize, göle girdim bu şekilde. UPF Morötesi (UV) ışınımı koruması ve nemin daha hızlı buharlaşmasını sağlayan Quickdry özelliği çok iyi. Hakkını misli ile veren bir pantolon oldu benim için. Aynı pantolondan 2 tane aldım biri ıslanınca kurumaya bırakıp diğerini giyiyorum.
Üst İçlik
Üst İçlik 1: The Nort Face Hybrid
Üst İçlik 2
Üst İçlik 2: BlackSpade
Emniyet Kemeri Black Diamond XENOS
Emniyet Kolonu: Black Diamond XENOS
Ekspres Set

Ekspres Set: Black Diamond Posiwire
En az 10 tane olmasında fayda var bir sette 6 tane oluyor. 2 set alıp 12 tane ve üzeri ekspress bulundurmak idealdir.
5 Mevsim Kış Çadırı Husky Felen 3-4

5 Mevsim Kış Çadırı: Husky Felen 3-4
Ürün özelliklerine 3-4 kişilik yerine 3 oda 1 salon yazılsa sırıtmaz! Geniş iç hacim ve yüksek tavanı var. Tabii dezavantajı 5.5 kiloluk ağırlığı. Neyse ki iki kişiye bölüştürülebilir. 3 kiloluk çadırı bir kişi, 2 küsur kiloluk çubukları çadır arkadaşınız taşır, ben öyle yapıyorum şahsen. Zaten bu camiada herkesin bildiği bir söz vardır o da şu: “Katır gibi taşırım, kral gibi yaşarım”
3 Mevsim Yazlık Çadır Husky Boyard
3 Mevsim Yazlık Çadır: Husky Boyard
Kamp Çantası Deuter Air Contact Pro

Kamp Çantası: Deuter Air Contact Pro
Erkekler için en az 70 litre almakta fayda var. Şahsen bana daha çok litre ihtiyaç oluyor.
Yürüyüş Çantası Deuter Speed lite

Yürüyüş Çantası: Deuter Speed lite
Çanta toplam boş ağırlığı sadece 500gr çok iyi. Yanlarındaki tokalara iyi kötü baton, kazma bağlanabiliyor, zirve çantası olarak da kullandığım oldu.
Transfer Çantası

Transfer Çantası: The North Face Duffle Bag
Small ve Large modelini kullanıyorum. Small modeli 52×32,5×32,5 cm ölçülerinde ve 50 litre hacimli. Dağcılık dışındaki haftasonu uçaklı gezilerimde sık kullanıyorum. Çok dolu olmadığı zaman hacmi azaltılabiliyor. Tek kabin çantası olarak uçak içine alıyorum genellikle. Balistik naylon denen yırtılması, eskimesi zor bir üründen imal edilmiş. Katlandığında evde az yer kaplıyor. Kırılacak toka, teker, tutamak vs. olmadığı için tam bir evladiyelik ürün. Kargocuların fırlattığı gibi yüzlerce kez çantayı fırlatsan birşey olmaz. Severek kullanıyorum.
Tur Kayağı Çantası

Tur Kayağı Çantası North Face Patrol 34
Kayak turlarım için kullandığım çanta. Yanda North Face transfer çantasını o kadar övdüm ama bu ürün hayal kırıklığı yarattı bende. Tokaları kolay kırıldı malzeme kalitesi düşük ne yazık ki.
Yemek ve Pişirme Seti
Yemek ve Pişirme Seti: GSI Pinnacle
Kamp Ocak
Kamp Ocak Primus Powercook
Kafa Feneri 1

Kafa Feneri 1: Led Lenser H14R.2
Alman yapmış, evladiyelik ürün. Teknik değerler vermeye gerek yok kamyon farı gibi mübarek! Kendi pili var ama aynı kap içine 4 adet kalem pil de konularak kullanılabiliyor.
Kafa Feneri 2

Kafa Feneri 2: Petzl Tikka Kafa Feneri E93
Kendini ve bir de eh işte ağzımı aydınlatabiliyor, yediklerimi görebiliyorum. Çadırda kullanım için daha uygun.
Balaklava 1: Marmot Super Hero
Balaklava 1: Marmot Super Hero
Friendly Swede

Balaklava 2: Friendly Swede
Özellikle kayak için iyi konfor sağlıyor. Dağcılık için Arctic modelini de alacağım fırsat olursa. İsveçliler yapmış.
Kaz Tüyü Uyku Tulumu

Kaz Tüyü Uyku Tulumu: Marmot Pinnacle
800-fill kaz tüyü tulum 1.13 kg ağırlığında (638 g kaz tüyü var). Comfort -5.4 C , Lower Limit -12.2 C, Extreme -31.5 C değerleri var. Ağırlığı çok iyi. Sıcaklık dereceleri idare eder. 1 kilo hafiflik dağda o kadar fark yaratıyor ki…Artık bu model kalmadı başka modeller satılıyor. Özenli kullanılırsa ömürlük bir ürün.
Uyku tulumu iç çarşaf

Uyku tulumu iç çarşaf Quechua Silk Liner
Decathlon’dan aldığım bu ürün sadece 110 gr ağırlığında ve hijyen amaçlı düşünerek aldım. Akşam karanlığında çadıra girersem uyku tulumu içine ayakkabı dahil hiçbirşey çıkarmadan çabucak girip, hatta ertesi güne kadar ayakkabımı çıkarmadan çadırda dinlenirim diye düşünmüştüm. Ancak pratikte düşündüğüm şekilde uygulama yapamadım. Islak bir şekilde uyku tulumu içine girmek pek dinlendirmiyor. Yedek kıyafet değiştirme imkanı varsa, değiştiriyorum dolayısıyla bu ürüne de pek gerek kalmıyor.
Güneş Gözlüğü

Güneş Gözlüğü: Julbo Instinct
Değişken ışıklı ortamlarda ortamın ışığına hızla uyum göstererek gerekli ışık geçirgenliğini sağlıyor. Bu sayede bulutlu, sisli ya da güneşli ortamlar için tek bir gözlük yeterli oluyor.
Google

Google: Julbo Eris
Tırmanışlarda büyük konfor. Ancak Cat 3 modeli ışığı çok kırdığı için kayak için karanlık bir ortama neden oluyor. Kayak için daha düşük bir kategori tercih edin.
Krampon: Grivel G22
Krampon: Grivel G22
Black Diamond Trail Shock Compact

Baton: Black Diamond Trail Shock Compact
Küçük yapısı taşıma sırasında konfor sağlıyor. En çabuk yıpranan malzemelerden biri olan batona bu kadar bütçe ayırmak ne kadar mantıklı arada kalmış durumdayım. Nasıl olsa çabuk yıpranıp yenisine ihtiyaç olacak derseniz ucuz ve idare eder bir model tercih edilebilir.
Black Diamond Raven Yürüyüş Kazması
Yürüyüş Kazması: Black Diamond Raven
Çaydanlık Optimus Terra
Çaydanlık: Optimus Terra
Solar Enerji Powermonkey Extreme

Solar Enerji: Powermonkey Extreme
Pek verimli kullanamadım bu ürünü. Çok uzun süreli doğa faaliyetlerinde kullanılabilir. Ancak harici bataryalar neredeyse 1 haftalık şarj ihtiyacını karşılıyor artık.
Tur Kayağı: Völkl V-WERKS BMT
Tur Kayağı: Völkl V-WERKS BMT
Mat Therm-a-Rest NeoAir XTherm

Mat: Therm-a-Rest NeoAir XTherm
Yüksek irtifa için uygun şişirilebilir mat. Havasını boşaltıp katlayınca az yer kaplıyor. Isı yalıtımı çok iyi. Kafa kamplarında bu ürünü heba etmemek gerekir. O faaliyetlerde normal katlanır bir mat hatta asker matı daha uygun ve kullanışlı. Bu ürün kış dağcılığı ve yüksek irtifa için uygun…
Kanat Apco Vista III
Yamaç Paraşütü Kanat: Apco Vista III
Apco Spark
Yamaç Paraşütü Harness: Apco Spark – 2


Bu sene yeni bir dağ ile tanıştım. Ağrı (5137 m) ve Cilo Dağından (4135 m) sonra Türkiye’nin üçüncü en yüksek dağı Süphan dağına mart ayında tırmanış yaptım.

Van gölünün kuzeyinde olan Süphan Dağı, Bitlis ili Adilcevaz ilçesi sınırları içinde, zirvesi 4058 metre yüksekliğinde sönmüş volkanik bir dağdır. Tırmanış için genellikle doğu ya da güney yamacı tercih ediliyor. Biz Adem Gül hocanın liderliğinde klasik doğu rotasından tırmanış yapıyoruz. Aydınlar beldesine bağlı Kışkılı’ya minibüsle geldik. Köy yolu kenarları yer yer 1-2 metre karla kaplıydı. Alışkanlıktan köy diyorum belki köy mü kaldı kardeşim diyorsunuzdur haklısınız. 2300 m rakımlı bir mahalle burası. Türkiye’nin en yüksek rakımlı yerleşim yerlerinden biri.

Patinaj çeken bir yerde inip minibüsü itmemiz gerekti ama yol kapalı değildi. Öğrendiğimize göre belediye yılın altı ayı boyunca karla mücadele edip kısıtlı kaynaklarıyla bu yolu açık tutmaya çalışıyormuş. Allah kolaylık versin; zor iş.

Kışkılı’ya vardığımızda ilköğretimdeki öğrenciler okuldan çıkmış evlerine dağılıyordu. İlk dikkatimi çeken çocukların hepsinin güler yüzlü olmasıydı. Belki okuldan çıkmanın sevinciydi bilemiyorum. Ama biz yabancılara karşı çekingen değillerdi. Kısa bir hazırlıktan sonra kamp alanına doğru yola çıktık. Sırtımızda kamp yükü ile yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşten sonra 2700 metredeki At yaylası denilen kamp alanına ulaştık.

Yol kapalı olduğunda Kışkılı’da 1. kamp kuruluyor, sonra 3100 metrede ayna altı denilen yerde 2. kamp kuruluyormuş. Biz 2700 metrede tek kamp kurup yaklaşık 1300 metre irtifa alarak zirveyi deneyeceğiz. Çadırlarımızı kurduktan sonra dinlenmeye geçtik. Çantamda 3 litre su var. Kuru gıdayı bu sefer epey az tuttum. Kolay yenebilecek şeyler aldım. Kavurmalı sandviçlerin arasına yeşil zeytin ezmesi koymuştum. Zeytin ezmesi soğukta öyle bir hal almıştı ki kokusu iştahımı kapattı ve hiçbirini yiyemedim. Dağa iştah açıcı şeyler götürmek gerçekten önemli. Hurma ve kuru yemiş gibi yemesi kolay yiyecekler tercih edilebilir. Bir de su sorunu yiyecekten daha önemli benim için. Bu konuda bir süredir elektrolit tabletleri araştırıyordum.

Terlediğimiz zaman terle birlikte tuz kaybediyoruz. Su içmemizin bir nedeni aslında kaybettiğimiz potasyum, sodyum gibi mineral tuzları yerine koymak. Bir dağ faaliyetinde sırt çantasında litrelerce su taşınamıyor. Veya dağda çoğu zaman bir su kaynağına erişim imkanı da mümkün olmuyor. Kar eritip içiyoruz. Ancak kar suyu içinde vücudumuz için gerekli bu mineraller bulunmuyor. Ne kadar kar suyu içersek içelim susuzluğu gideremiyoruz. Çünkü kar eriyip toprak altına geçtiği zaman vücut için gerekli minerallere kavuşuyor. Dolayısıyla sadece kar eritip içmek su sorununu gidermek için etkili bir çözüm değil. Üstelik kar suyu tadı berbat! Neyse ki çözüm var. Kar suyuna Tang, Nazo gibi toz içecekler katmak. Bir de elektrolit tabletler var.

İnternet’ten araştırdığımda aşağıdaki şu ürünleri buldum:

Review: Electrolyte Tablets

Burada 3 farklı ürün karşılaştırmasını ve tablet içeriklerini bulabilirsiniz.

İçeriklerinde temel olarak sodyum, potasyum ve magnezyum bulunuyor. Elektrolit tabletler, spor sırasında kaybedilen bu maddeleri yerine koymak için pratik ve ucuz bir yöntem. Aklınıza piyasadaki meşhur mavi, sarı renkli sporcu izotonik içecekleri gelebilir. Evet bunlar da aynı işi görüyor. Ancak sporcu içecekleri içinde gerekli olanlar haricinde bir sürü katkı, koruyucu daha var. Yine hacim ve ağırlık açısından sırt çantasında taşımak sorun.

Ben Türkiye’de bu elektrolit tabletleri bulamayınca İnternet’ten satın alıp Türkiye’ye gönderen bir site aradım. İngiltere’den bir adres buldum. İlgili siteden 2 kutu satın alıp kargo ücreti ile 30 sterlin ödeyerek sipariş verdim. Türkiye’de belli başlı sitelerden alış veriş yapan birisiyim. Ucuz olsa bile bilmediğim sitelerden alış veriş yapmıyorum. Bu sefer mecburiyetten gözümü kapatıp verdim siparişi. Birkaç saat sonra “üzgünüz, istemiş olduğunuz ürünler stokta bulunmuyor” diye yanıt verdiler. Ama nasıl olur hala stokta 6 tane var görünüyordu. Baktım olmuyor ee peki napalım deyip ücret iadesi istedim. Bu aşamadan sonra yanıt vermemeye başladılar. 1 ay bekledim ne gelen var ne de mesajlarıma yanıt. İngilizler soğuk olur biliyorum ama bir de böylesine denk geldik şansa bak! Kredi kartı harcamasına itiraz edeceğim bakalım ne olacak…

Bu olaydan sonra seçenekleri tekrar gözden geçirdim. Ya hırs yapıp elektroliz kabında saf metal çubukları çözündürecektim ya da piyasada satılan hazır ürünleri araştırmaya devam edecektim. Zamanım kısıtlı olduğu için lise kimya kitabını yavaşça yerine bıraktım ve tekrar piyasa ürünlerini araştırmaya yöneldim.

Vitamin hapları kullanmaya mesafeliydim hep. Türkiye’de sebze, meyve bol ne gerek var diye düşünüyordum. Sonuçta bir ihtiyaç nedeniyle bu alana yöneldim. Aradığım mineralleri içeren şu ürünü buldum. Ürünler sürekli değiştiği için alternatifler halen araştırmaya devam ediyorum…Fitness ya da koşu maraton yapanlara yönelik ürün satan yerlerde çeşitli alternatifler bulunabilir.

Nerede kalmıştım. Hah, çadır kurduk içine girdik. Çadır arkadaşım Hakan’la yemek işini hallettikten sonra çantaları hazırlayıp biraz oyalandıktan sonra uykuya daldık. Sabah 04:30’da hareket saati verilmişti. Gece bize epey uzun geldi. Saat 04:00 gibi kalktık. Kahvaltı yapıp, akşamdan hazırladığım çantayı alıp hızlıca çadırın dışına çıktım. Dışarı çıktığımda kimse çadırdan çıkmamıştı. Çadıra geri dönüp beklemeye başladım. 22 kişilik grubun hazırlanması ve yola çıkmamız epey uzun sürdü. Tırmanışa başladığımızda hava aydınlanıyordu. Alışık olduğum şekilde yürüyüş başladığında kafa lambamı açacaktım ama gerek kalmamıştı. Yürüyüş başladıktan kısa bir süre sonra durup gün doğumunu ve güzel Van gölü manzarasını seyrettik. Süphan, manzara açısından güzel bir dağ.

3100 metreden sonra “Ayna” olarak adlandırılan dik yamacı tırmandık. Solumuzda vadiye girmeden 3600 metreye kadar devam eden dik yamacı hava açık bir şekilde kolayca tırmandık. İki farklı yerden geçerken zemine oturan kar sesini duyduk. Adem Gül hoca bu dağı tanıyan, çığ kulvarlarını bilen birisi olduğu için içimiz rahattı. 3800’den sonraki son düzlükte artık çok şiddetli esen bir rüzgar vardı. Hem zorlu hava koşulları hem kamp yerinin zirveye uzak olması hem de benim antrenmanlı olmayışım 3800’den sonra beni güç açısından epey zorladı. Üstelik faaliyetin başından sonuna kadar iz açan Adem Gül hocaydı. Karda iz açmak yorucu bir iştir. Adem hoca performans konusunda tebriği hak ediyor. Kalabalık grubumuzun (22 kişi) hepsinin de zirveye ulaşmasını garantilemek için kendi gücünü sonuna kadar kullandı. 3900 metrede dağ zirvesinin “külah” diye tabir edilen krater yamacına ulaştık. Burada bir araya gelip mola verdik. Hava şartları artık epey zorlaştı. Rüzgar hızı 50-60km hıza ulaştı. Grubun yarısı zirveyi denemeye karar verdi. Diğer yarısı da dönüş kararı verdi. Ancak hava şartları izin vermediğinden zirve ekibinin de çıkışı iptal edildi ve sonra topluca dönüş kararı alındı.

Tırmanışa başlamadan önce www.mountain-forecast.com adresinden Süphan Dağı hava tahminlerine bakmıştım. Öğlen saat 12:00 den sonra rüzgar hızının saatte 50km üzeri olacağını gösteriyordu.

Öğlen saatlerinde rüzgar hızını tam olarak bilmiyorum ama şiddetini tarif etmeye çalışayım:
Rüzgara yan dönerek yürüyebiliyorduk ve eğer hareketsiz durumdayken yere tam basmıyorsam 1 adım attıracak kadar şiddetli esiyordu. Bu dağa tırmanacaklara tavsiyem eğer 2700 metrede kamp yapılacaksa en geç 11:00’de zirvede olacak şekilde yola çıkmaktır. Adem hoca, konforumuzu düşünerek soğuktan az etkilenelim diye sabah 04:30 da yürüyüşe başlayınca rüzgar şiddetinin arttığı tam öğlen vakti zirveye ulaştık. 2 saat önce yola çıksaydık hepimiz zirveyi yapar dönerdik diye tahmin ediyorum. Sonuçta kış faaliyeti için giyimimiz tamdı. Soğuk kişiden kişiye değişen bir kavram. Çantamda termosum haricinde yedek aldığım pet şişe su vardı. Su donmamıştı örneğin. Kış faaliyetlerinde genellikle pet şişedeki su donar.

Rüzgarla ilgili bir hikayesi daha var bu dağın. 1959 yılında bir İngiliz uçağı Süphan dağının tam zirvesine çakılmış. O zamanlar kabin basıncı ayarlaması olmadığından uçaklar çok yüksekten uçamıyormuş. Soğuktan göstergeler donunca rüzgarla birlikte uçak rotasından sapmış ve pilotlar da bulutlu havada fark edemedikleri için dağın zirvesine çarpmışlar. Sonrasında İngilizler bir kurtarma ekibi kurmuş. Hem kurtarma hem de uçak içindeki gizli bilgileri imha etmek için epey çaba harcamışlar. Film senaryosu gibi olaylar yaşanmış. İlginç bir hikaye, okumanızı öneririm. Bu hikayeden bir film bile çıkar…
Süphan zirvesine düşen İngiliz Uçağı - Kaynak: http://kokpit.aero/suphan-zirvesine-dusen-ingiliz-ucagi
Soğuk Savaş, 1950’lerde dünyayı iki kutba bölmüştü. İki taraf için de nükleer güç çok ciddi bir silahtı. Sadece ABD veya SSCB değil, bir çok ülke nükleer güç için çalışıyordu. Bunun için de denemeler dünyanın dört bir tarafında gizlice yapılıyordu.

İngiliz hükümeti, 1950’lerin sonunda nükleer denemeler yapmak üzere karar almıştı. Bu denemeler, Avustralya’daki Woomera Üssü’ndeki özel merkezde gerçekleştirilecekti. Güney Avustralya’daki Woomera Üssü, 1947’de kurulmuş ve geniş bir saha, nükleer denemeler için ‘yasak bölge’ ilan edilmişti.

Denemeler için nükleer silah, İngiliz Air Charter şirketinden kiralanmıştı. Avro imalatı dört motorlu G-AGRH tescilli Avro Super Trader IV tipi uçak, uzun bir yolculuğa çıkacaktı. Uçuş ekibinin dışında uçakta ayrıca İngiliz bilim adamları da bulunuyordu.

İngiltere’de gece başlayan uçuşun ilk ayağı Ankara Etimesgut Havaalanı’nda tamamlanmıştı. Burada yakıt ikmali yapan uçak, Türkiye’nin doğusunu kat edecek, Tahran üzerinden Bahreyn’e geçecekti.

Tarihler 23 Nisan 1959’u gösterirken Ankara’dan sonra uçak saat 10:14’te Gemerek’te daha sonra da saat 10:59’da Elazığ’da olduğunu telsizden Ankara Hava Trafik Kontrol Merkezi’ne iletti. Bunu saat 11:26’da Muş üzerindeki konuşma izledi. Uçaktan son alınan bilgi, Muş noktasındaydı.

G-AGRH tescilli uçaktan bundan sonra haber alınamadı. Acaba uçak güneyden esen saatte 70 kilometrelik hıza sahip rüzgar nedeniyle kuzeye doğru mu açılmış, hatta Rusya’ya mı mecburi iniş yapmıştı? Durum Ankara’dan hemen İngiltere’ye bildirildi. İran ve ardından Bahreyn’le temasa geçen İngilizler bir süre sonra uçağın kayıp olduğunu kabul etti. Arama-kurtarma çalışmalarının başlamasını talebinde bulundular.

Keşif Uçuşları Başlıyor

Bölgeye önce Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar sevk edildi. Bu çalışmalara ertesi gün Kıbrıs’taki İngiliz Hava Üssü’nden havalanan arama-kurtarma uçakları da katıldı. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF-Royal Air Force) ait uçaklar, Türkiye’nin özel izni ile bölgede uçup kayıp sivil kargo uçağından sinyal arıyordu. Ancak bölgedeki yoğun bulutlar, arama çalışmalarına engel oluyordu.

Uçağın kaybolmasının üzerinden 6 gün geçmişti. Tarihler 29 Nisan 1959’u gösterirken, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçak, Süphan Dağı zirvesi yakınlarında bir enkaz teşhis etti. Bunun üzerine bölgeye Türk Hava Kuvvetleri’nin RF-84F keşif uçakları gönderildi. Çekilen fotoğraflarda, uçağın Süphan Dağı’nın zirvesine çarptığı tespit edilmişti. Bölgeye hemen arama-kurtarma ekiplerinin gönderilmesine karar verildi.

Uçaktaki Çok Gizli Silah Ve Belgeler

Kaza sonrasında yapılan ilk incelemede, çarpma yeri de dikkate alındığında, alet uçuşu ile bir rota izleyen uçak, şiddetli rüzgâr nedeniyle kuzeye doğru sürüklenmiş ancak bu kayma uçuş ekibi tarafından tespit edilememişti. Avro imalatı Super Trader IV tipi uçakta kabin basıncı sistemi bulunmuyordu. Bu nedenle çok yüksek irtifalara uçak çıkamıyordu.

Bulut içinde devam ettiği düşünülen uçuşta pilotlar göl üzerinden rotayı takip edecekken, kuzeye kayma ile uçuş 4 bin 58 metre yüksekliğe sahip Süphan Dağı’nın zirvesine çarpma ile son bulmuştu.

Bölgeye hemen Kıbrıs’ta, Lefkoşe yakınlarındaki RAF Dağ Arama-Kurtarma Ekibi’nin gönderilmesine karar verildi. Ancak ekibin en yakın havaalanına ulaşması gerekiyordu. O tarihlerde Van Havaalanı’na büyük uçakların inmesi için yeterli piste sahip olamaması nedeniyle Türk hükümetinin verdiği özel izinle İngilizler Diyarbakır’a geldi. Buradan kara yolu ile Van ve daha sonra da Adilcevaz’a ulaştılar.

Helikopter Desteği

Konuyu araştıran ve yazdığı makaleler ile olaya ışık tutan Osman Soysal’ın, RAF’ın arama-kurtarma ekibinin anılarını yazının altında okuyabilirsiniz…

Arama kurtarma ekipleri 30 Nisan’da enkaza karadan ulaşmayı başardı.

Bu sırada Diyarbakır Hava Üssü’nden H-19 tipi helikopter ile havalanan Yüzbaşı Turgut Karay da bir başka ekibi Süphan Dağı’nın zirvesinde uçağın enkazının yanına indirmişti. Enkaz geniş bir alana dağılmış ve kazadan kurtulan bulunmuyordu.

Bu kadar yüksek bir irtifaya helikopter sadece çok az bir yükle ulaşabiliyordu. Bu nedenle cesetlerin aşağıya indirilmesi gerçekleştirilemedi. Burada gömüldü. Çok gizli silah parçaları ise RAF ekibi tarafından patlatıldı.

Yıllar sonra bölgedeki köylüler, kalan uçak parçalarını hurda amaçlı aldı. Fakat ilginç bir şekilde yapılan incelemede bölgede kazanın arkasından kanser vakalarında ciddi bir artış tespit edildi.

Raf – Dağ Arama-Kurtarma Ekibi (Rafmrs-Rafmra) Süphan Dağı Kurtarma Harekatı (1959)

Çeviri: Osman SOYSAL

RAF (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri) Dağ Arama-Kurtarma Ekibi 1954 yılında Kıbrıs Lefkoşa’da kurulmuştur. Bu ekip yüksek irtifada arama-kurtarma faaliyetleri yürütmek üzere oluşturulmuştur ve ilk önemli harekâtını kış koşullarında 14 bin feet yükseklikte gerçekleştirmiştir.

Ekibin sorumluluk alanı İngiliz ve müttefik hava kuvvetlerinin Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği faatliyetlerle sınırlı olmuştur. Nisan 1959’da bir İngiliz uçağı Türkiye’nin doğusunda kaybolunca Lefkoşa’daki ekip öncelikle havadan arama faaliyetlerine girişmiştir.

23 Nisan 1959 Perşembe günü, AVRO TUDOR Supertrader IV (Zephyr) tipi sivil bir kargo uçağı, İngiltere’den Avustralya’nın Woomera üssüne yaptığı uçuşun Ankara-Bahreyn bölümünü gerçekleştirdiği sırada, Ankara’nın doğusuna çoktan geçmiş bulunuyordu. Uçağın içerisinde 12 personel ve Woomera Füze Üssü için çok gizli bir mühimmat bulunuyordu. Uçuş anında Ankara-Tahran arasında bulunan ve Van Gölü’nün üzerinden geçen hava koridorunu kullanmaktaydı.

Gölün 40 mil batısında Muş kenti yer almaktadır. Tudor uçağı kentin üzerindeyken hava kulesine son sinyalini göndermiştir. Plana uygun olarak seyrederken yedi dakika sonra olağanüstü bir gelişme yaşanmıştı.

Muş’u geçtikten sonra uçaktan ne bir ses, ne de bir sinyal alınmış, ayrıca öğleden sonra Bahreyn’den de uçağın oraya ulaşmadığı öğrenilmiştir. Ertesi gün Türk Hava Kuvvetlerinin kaybolan Tudor uçağını havadan aramasına karşın, Lefkoşa’da bulunan RAF Arama-Kurtarma Eşgüdüm Merkezi akşam saatlerine kadar bu konuda bir faaliyette bulunmadı.

25 Nisan tarihinde, şafaktan önce, Türk hava sahası içerisinde, olayın gerçekleştiği yerin 40 millik çevresini araştırmak üzere iki Hastings ve bir tane Schakleton uçağı havalandı. Bu uçakların Türkiye’deki hava arama faaliyetleri için gerekli izinler alındı.

Türk ve İran uçakları da arama faaliyetlerine yardımcı oldular. Dağ Arama-Kurtarma Ekibi 25 Nisan’da olaydan haberdar edildi ancak ekibin malzemeleriyle Kyrena’daki ana üslerinde toplanması zaman aldı. Lefkoşa’daki üstte hazır bulunmaları Cumartesi saat 10:00’u bulmuştu. Gün doğmadan ekibin hazırlanması bir buçuk saat sürdü ve iki saat içinde hazır duruma geldiler. Bunu izleyen dört gün boyunca hava arama faaliyetlerinin sona ermesini beklediler. Hava indirme sağlık kurtarma timi hazır durumda bekletildi.

17 Kişilik Ekip Bölgeye Gidiyor

Dağ arama-kurtarma ekibinden ihtiyaç durumda 17 kişi her an harekâta girişebilecek şekilde hazır bekletiliyordu. Başlarında subayları olmamasına karşın sorumluluğu Pilot Yüzbaşı Robertson aldı. Yüzbaşı birkaç kez hafta sonları düzenlenen eğitim çalışmalarında takımın başında yer almıştı. Episkopi’de bulunan Orta Doğu Hava Kuvvetleri Komutanlığı Merkez Karargâhından gelir gelmez Londra’dan Canberra Jet ile gönderilen kramponlarını sordu.

Ekip hazır beklerken rutin eğitimlerini sürdürdü. 26 Nisan’da Tudor uçağındaki kargoya ilişkin bilgi aldılar. Arama sahası 25 millik bir alanı kapsıyordu. 25 Nisan-26 Nisan arasında arama koşulları kötüydü. Hava çok bulutlu ve dağların dorukları karla kaplıydı. Raf 50 millik alanı taramış ancak Tudor bulunamamıştı.

29 Nisan’da, aramanın iptal edilmesine rağmen, Pilot Yüzbaşı Noble’ın yönetimindeki Hastings’lerden biri araştırmalarını Süphan Dağının zirvesinde yoğunlaştırdı (14,547 feet yüksekliğindeki zirve).

Tudor’un enkazı, dağın zirvesine çok yakın bir yerde dağılmış bir şekilde duruyordu. Dört saatten az bir sürede kurtarma ekibi söz konusu bölgeye taşınmıştı. Uçağın taşıdığı ve RAF için yaşamsal önem taşıyan gizli kargoya bir an önce ulaşmaları gerekiyordu.

Tudor’un enkazı bulunmakla birlikte, kaza yerinde yaşam belirtisi yoktu ve bu irtifada geçirilen altı geceden sonra mürettebattan ümit kesilmişti. 29 Nisan günü öğleden sonra, ekip Türkiye’in doğusunda bulunan Diyarbakır Askeri Üssü’ne ulaştı ve Land Rover’lerini uçaktan indirip montajını gerçekleştirdiler. (Rover’i bir Hastings’e yükleyebilmek için arka tarafta bulunan yedek tekerleği, ona bağlı mekanizmayı ve camı sökmek gerekiyor). Aracın montajı tamamlandığında ikinci Rover araçla birlikte bir başka Hastings bölgeye ulaştı.

Türk makamlarla ulaşımda kullanılmak üzere şoför temini konusunda görüşmelere başlandı. Bu arada asıl ekip yemek yiyip dinlenmek üzere bir otele yerleştirildiler. Ekip Süphan Dağı’na varmak üzere 30 Nisan sabahının 2’sinde konvoy halinde 160 mil ötedeki Diyarbakır’dan yola çıktı.

Konvoyda Land Rover’ler dışında malzeme taşımak üzere 15 kamyon ve Türk Hava Kuvvetleri’ne ait iki cip bulunuyordu. İletişimi sağlamak üzere bir Türk irtibat subayı, NCO uzmanı ve görevi tercümanlık olan bir komutan yardımcısı onlara eşlik etti.

Gece, iki yanı dağlarla çevrili vadilerden geçtikleri için hava çok sıcaktı ve yolculuk oldukça sıkıntılı geçti. Konvoy içerisinde kalan ekip, pencereleri açıp toza boğulmakla sıcakta havasız kalmak arasında tercih yapmak zorundaydı. Yol 60 mil sonra oldukça bozuldu. Şafakla birlikte yüksekleri karla kaplı dağların olduğu derin vadilerle çevrili bir bölgeye vardılar. Biraz daha yükselip hedeflerini uzaktan ilk gördükleri noktada olay yerine daha elli mil uzaklıktaydılar.

Daha çok uzakta olmalarına karşın, bulundukları yerden dahi dağ çok ihtişamlı duruyordu. Süphan’ın doruğunu bulutlar sarmıştı ama zirvenin altındaki kütlenin büyüklüğünü ve genişliğini çok rahat seçebiliyorlardı. Tehlikeli ve devasa bir canavara benziyordu. Gölün kuzey kıyılarındaki Norşıncık köyüne öğleden sonra saat 16.30’da vardılar. Artık 2000 metreye varmışlardı ancak ana kamplarını daha yüksek bir irtifada atmayı tercih ediyorlardı.

Ancak yapılan keşif sonunda bu saatte bunun imkansız olacağı anlaşıldı ve tüm ekibin köy ilkokuluna yerleştirilmesine karar verildi. Akşam konuyla ilgili bir brifing düzenlendi. Süphan Dağının iki zirvesinin olduğunu ve Tudor’un enkazının doğu zirvesinde bulunduğunu öğrendiler.

Uçak kalıntısını belirleyen uçakların mürettebatı en kolay rotanın önce batıdaki zirveye çıkıp sonra küçük bir sırttan geçiş yaparak doğudaki zirveye kolayca geçebileceğini anlattı. Elde edebildikleri tek harita 16 000 pouce’luk havayolu diyagramlarından ibaretti. Aramayı gerçekleştiren uçaklar bölgede ellerindeki haritada yer almayan dağların bulunduğunu tespit ettiler.

Zirveye Çıkış

Herbiri kendi alanında uzman olan dört kişinin, zirvede arama faaliyetini gerçekleştirmesine karar verildi. Enkazda canlı bulunması düşük ihtimal olmasına karşın bu seçenek de olasılık hesaplarına dahil edildi. Zirveye çıkış yapacak bu ekibe ek olarak yiyecek, taşıma gibi lojistik destek sağlayacak dokuz kişilik bir ekibin daha oluşturulmasına karar verildi. Öncü ekip için öngörülen elemanlar dağcılık deneyimi olan Jack Emmerson, ve uçaklar, aygıtlar ve telsiz konusunda uzman olan Whelan, Bottomer ve Costall idi. Ekibin tümü dağcılık alanında deneyimliydiler.

Sabah çok erken saatte uyandılar ve ertesi günün (1 Mayıs) ilk ışıklarında yola çıktılar. Gidebildikleri yere kadar araçları kullanıp iki mil yürümekten kurtuldular. Eğim yükselmeye başlayınca işin zorlu kısmı başladı. Emmerson eğimin en uygun olduğu güney güney batı sırtını seçti. Ekibin geri kalanı sadece yük taşımakla yükümlü olmasına karşın, dört tırmanışçıda hâlâ kişi başına otuz kiloluk kişisel malzeme ve fişek bulunuyordu.

Kar sınırına varana kadar hızla yükseldiler. Başta sert karla karşılaşmalarına rağmen durum hızla kötüleşti:atılan her adımda kırılan, altı balçık karla kaplı ince bir buz yüzeyi vardı ayaklarının altında. Ana kamptan bir helikopter havalandı ve üstlerinde alçalıp onlara enkaza ait son fotoğrafları bıraktı. Ancak bunlar çok işlerine yaramadı,çünkü sadece basit dağ manzaralarından ibarettiler.

9 bin feet’in üzerinde artık sürekli olarak bulut içerisinde ilerliyorlardı ve zemini kaplayan kar derinleşmişti. Eğim yükseldi, bulutlar arttı ve rüzgâr şiddetini arttırdı; ardından yoğun bir kar yağışı başladı.

Öğlene doğru yük taşıyanlar iyice yoruldu ve geçen zaman da hesaba katılarak 11 bin feet’te birinci kampın atılmasına karar verildi. Yük taşıyıcıları iki çadır malzemesini açtı ve sırtın biraz alt tarafında küçük bir doğal korunağın olduğu bölgeye çadırları kurmaya başladılar. Ancak her şeye rağmen burası da bir hayli rüzgâr alıyordu. Çadırlar kurulduktan sonra, taşıyıcılar dört dağcıyı birinci kampta bırakıp ana kampa geri döndüler. Tırmanışçılar Primus ocaklarında yemek pişirip yediler ve ana kampla telsiz irtibatı kurdular. Bu telsizi son kullanışlarıydı, çünkü daha sonra telsiz bataryaları soğuktan tümüyle dondu. Hava kararmadan önce dağı kaplayan bulut kütlesi dağıldı ve yukarıdan ana kamp görünmeye başladı.

Soğuk Gece

Gece çok uzun ve soğuk geçti. Uyku tulumuna sahip olmayanlar çok üşüdü. Gece boyunca şiddetli kar yağışı devam etti. Ertesi sabah açık bir gökyüzü, pırıl pırıl bir güneş ve soğuk, hafif bir esinti vardı. Çadırların büyük bir bölümü kara gömülü olduğu için biraz gecikmeli hareket edebildiler. Emmerson grubu ikiye böldü. Onlar Costall ile birlikte hareket ederlerken diğerleri arkadan geldiler. Yiyeceği ikiye ayırıp bir kısmını birinci kamptaki çadırda bıraktılar. Sırtın yukarısına doğru derin karda yürümeye devam ettiler.

Gökyüzünün açık olduğu bir sabahtı ve dağda çok da yabancısı olmadıkları bir ortamda ağır ağır ilerliyorlardı. Kuzey doğuda uzaktan pırıl pırıl parlayan başka dağlar görünüyordu. Belki de Ağrı ya da uzakta Ermenistan’a ait diğer dağlar da olabilirdi bunlar. Önceden bir Hastings’in enkaz yakınlarında alçaktan uçuş yapmasını öngörmüşlerdi ve zirvenin yaklaşık olarak 200 feet altındayken onu güney-batı yönünde dönüş yaparken gördüler. Bulutlar birikmeye devam ediyordu. Bu da uçağın neden işaret vermeden alçaldığını açıklıyordu. Hastings’in yere metal kutular bıraktığını görünce, uçağın tırmanmaya devam ettikleri sırtın görmelerine engel olduğu enkazın yerini işaret etmeye çalıştığını anladılar.

Sabah saat 11:00’de batı zirvesine vardılar (14.547 feet) ve karşı taraflarında asıl kalderanın sadece iki mil kadar uzakta olduğunu, ayrıca aralarında aşmaları gereken yakaşık 1000 feet’lik bir çukur olduğunu da fark ettiler. Batıdaki zirveden, kimi yerleri sert esen rüzgârın etkisiyle tümüyle kardan arınmış olan ve taşlarla kaplı geniş bir platoya ulaştılar. Bu çukurluğu yanlamasına aşıp son bölüme çıkan eğimin hemen dibine ulaştılar. İşte burada ikinci kampı oluşturmaya karar verdiler ve Constall kamp için uygun bir zemin ararken diğerleri önceki kamptaki malzemeleri almaya gittiler.

Diğer Ekip Helikopterle Geldi

Batı’daki doruğun yamacına geldiklerinde, yukarıda dört kişinin bulunduğunu fark ettiler. Bunlar uçuş sorumlusu Robertson, sağlık subayı Ellis ve ekibin diğer iki üyesi olan Bishop ve Murphy idi. Doğu zirvesi bulutlarla kaplı olduğundan, helikopterle 11.000 feet yükseklikteki batı zirvesine kadar çıkarılmışlardı.

Platoya inen bu ikinci ekibin yanında ne uyku tulumu, ne çadır, ne ocak, ne de yiyecek bulunuyordu. Son kısmı tırmanırken iki kişilik yiyeceği ve çadırı olan toplam sekiz kişilik bir ekip olmuşlardı şimdi. Murphy ve Bishop dışında herkes yorgundu ve yüksek irtifadan etkilenmiş görünüyordu. İkinci kamp için ikinci bir çadır bulmak gerekiyordu.

Robertson, Hastings’lerin zirveye çadır bıraktığını sandı ama zirveyi kaplayan bulutlar içinde bu metal sandıkları bulmak imkânsızdı. Böylece Emmerson, Bottomer ve Whelan ilk kampa devam ettiler.

Batı zirvesini güney güneybatı yamacından dolanmayı başardılar. Kamp 1‘deki çadır sökerken Bottomer ve Whelan Ana Kampa indiler. Emerson Kamp 2’ye çadırı, yiyeceği ve ocağı taşıdı. Çok yavaş tırmanmasına karşın daha platoya varmadan gücü tükenmişti. Bu arada Murphy ve rahip enkaza ulaşmaya ve diğer çadırların bulunduğu metal kutuları bulmaya çalıştılar.

Enkaza çok yakın olmalarına ve hatta bir ara önceden yanmış bir ateş kokusunu almalarına karşın yoğun bulutun içerisinde ne enkazı ne de metal kutularını bulmaları mümkün değildi. Kalderanın üstünde rastgele duran kaya parçaları bulmuşlardı ama etkili bir korunak oluşturacak şekilde durmuyorlardı.

Gece Kamp 2‘nin çadırlarında altı kişi kaldılar. Sabah erken kalktılar. Emmerson hastaydı. Rahibin başparmaklarından biri iltihap kapmıştı. Bu herkesin midesini bulandırmaya yetti. Rahibe kalsa zirve tırmanışına devam ederdi ama doktor buna izin vermedi.

Emmerson önceki gün bedenine çok yüklenmişti ve çok yorulmuştu. Rahibe kalsa zirveye çıkmayı başarırdı ama doktor ona bunu yasakladı. Diğer dört kişi zirveye varmak için geride kalan sekiz yüz feet’i iki saatte tırmandılar.

İri kayaların üst tarafında karla kaplı kayalık bir düzlük vardı. Yukarıya vardıklarında kalderanın doğusunda yer alan bir parazit koninin yamacında enkaz dağılmış duruyordu. Hayatta kalan kimse yoktu. Doktor hepsinin uçak yere düşer düşmez hayatını kaybettiğini söyledi. Yapabildikleri şekilde cesetleri gömdüler ve Murphy ölenlerin ruhuna kısa bir dua okudu.

Gizli ekipmanların bir kısmını baltalarıyla parçalara ayırdılar.Öğlen Kamp 2’ye indiler ve Emmerson ile rahibi aldılar. Sırtta 9 bin feet yükseklikte bir yeşil işaret fişeği patlattılar. İşaret büyük tesadüf sonucu bir köylü tarafından fark edildi. Durum helikopter talep edildiği şeklinde doğru yorumlandı ve bir helikopter onları sırttan alıp güvenle köye geri getirdi.

Aynı günün ertesi zirvede kullanmak üzere yanında bombalar bulunan, imha uzmanı Tim Şefi Ellery, Norşıncık’a vardı. O ve ekibin diğer üyeleri helikopterle olabildiğince yüksek bir noktaya taşınacak ve oradan enkazın bulunduğu noktaya ulaşarak sistemli bir şekilde enkazı imha edeceklerdi. Ancak Ellery’nin daha önceden hiç dağcılık deneyimi bulunmuyordu.

2 Mayıs günü açık havanın da yardımıyla helikopter pilotlarından biri dağın kuzey kısmına uzanan daha iyi bir rota bulunduğunu keşfetti. Ve kuzey-doğu’da bulunan bu sırtın 10 500 feet yüksekliğindeki kısmına Ellery, Bottomer, Whelan ve Çavuş Appleby helikopterle taşındılar. Ancak iki saat süren zorlu bir tırmanışa rağmen daha henüz zirveye ulaşamamışlardı. Geriye dönme kararı aldılar. Ancak ne yazık ki artık dağın ters tarafında bulunuyorlardı ve ana kampa ulaşmaları toplam iki gün sürdü.

Bu arada ekibin zirveye ulaşamayacağını öngören Robertson, ekibin diğer altı üyesinin yine imha amacıyla zirveye hareket etmesini sağladı. Helikopter bu altı kişilik grubu dağın kuzeyinde bulunan ve Ellery’lerin bırakıldığı sırttan farklı bir noktaya indirmeyi başardı. Helikopterler bu noktaya kadar ancak bir personnel taşıyabiliyorlardı. Her seferinde git gel yapması gerekti.

Patlayıcılar Hazırlanıyor

Diğer beş adam zorluklar nedeniyle bin feet daha aşağıya indirildi. Altı kişilik ekip buluşarak doğrudan zirvedeki Kamp 3’e gittiler ve iki gün önce Hastings’ler tarafından bırakılan metal sandıklarda bulunan çadırlara yerleştiler. Patlayıcılar ancak bulutlar arasında bir boşluk bularak üç kutu bırakabilen Hastings tarafından ertesi gün ulaştırılabildi.

Ekibin dört üyesi enkazdan savrulan kağıtları ve belgeleri toplarken, daha önce imha konusunda deneyimi bulunmayan Murphy ve Hercod imha talimatlarını dikkatle okudular. Birinci denemede fünyelerden biri patlamadı ve Hercod korkmadan, büyük bir cesaretle bunu bir başkasıyla değiştirdi. Bu cesur davranışı onun kraliçe tarafından ödüllendirilmesini sağlayacaktı.

Gün boyunca bulutun ve sisin içerisinde çalışmak zorunda kaldılar. Hava gittikçe bozmaya başladı. Bu alışkın olmadıkları koşullar Hercod ve Murphy’nın çok yorulmasına yol açtı. İşlerini bitirdikten sonra geceyi zirvede geçirip ertesi sabah Güney güney batı yamacından yoğun kar yağışı altında inmeye başladılar. Bir süre kendilerine kar barınağı yapıp içine sığınmak zorunda kaldılar. Uzun bir süre barınağın içerisinde zor koşullar altında havanın düzelmesini beklediler. Sürekli olarak onları izleyen ve tetikte olan ana kamptakiler yukarıdakilerin attığı fişekleri fark etti ve havanın yatışmasıyla birlikte havalanan bir helikopter onları yukarıdan alıp aşağıya indirdi. Ertesi gece tüm ekip Lefkoşa’ya vardı.

Kaynaklar: Osman Soysal’ın web sitesi: http://www.osmansoysal.com/yazilarim/muhtelif/68-suephan-daina-dueen-nglz-ucai.html

Kışkılı’ya döndüğümüzde hava açıktı. Mineral hapları benim açımdan iş görmüştü. Hiç baş ağrısı yaşamadım. Termosumdaki su bitmemişti.

Hakan ile Kışkılı’nın güzel çocukları.
Kışkılı’da evlerinin önünde oyun oynayan çocuklarla karşılaştık. Fotoğraf çektirdik. Keşke yanımda çocuklar için onlara verebileceğim ufak hediyeler olsaydı diye kendi kendime söylendim. Çünkü çocukları sevindirmek, biz büyüklerin artık katılaşmış kalbinin yumuşaması için güzel fırsatlardan birisi olduğunu düşünüyorum.
Van merkeze geldiğimizde sokaklarında turistler gibi gezdik. Ve tabii ki Van kahvaltısı yaptık. Dağdan indik çok açız deyince sağ olsunlar tabak tabak üstüne getirdiler 🙂 Bu kahvaltı için kişibaşı 12.5 lira ödedik. İstanbul fiyatlarına göre çok uygun.

Van’da birkaç saat vakit geçirdikten sonra hava alanına gidip topluca vedalaştık ve akşam uçağı ile İstanbul’a döndük. Faaliyetin gerçekleşmesini sağlayan Faik Kayhan ve Adem Gül hoca ile katılan tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – iletisim@yuksektepeler.com


Bu hafta sonu Klos Dağcılık Sönmez Erkaya önderliğinde KUDAK (Koç Üniversitesi Dağcılık Klübü) ile birlikte Sultan Dağlarına gideceğiz. Hedefimiz dağın 2675 metre rakımlı en yüksek noktası Gelincikana zirvesi. Afyonkarahisar ili sınırları içinde bulunan bu sıradağların ismi, Bizanslılarla Selçuklular arasındaki savaşta Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah’ın ordusunu dağın yamacına yerleştirmesinden geldiği söyleniyor.

Bu faaliyete 29 kişilik kalabalık bir ekip katılıyor. Koç Üniversitesi öğrencileri hepsi pırıl pırıl gençler. Doğrusunu söylemek gerekirse onlara imreniyorum. Benim öğrencilik zamanımda (90’lı yıllar) kaliteli teknik malzemeye kolay ulaşım imkanı yoktu. Maddi imkanlar iyi olsa bile seçenekler şimdiki kadar geniş değildi. Artık yurt dışında gördüğümüz yeni sezon ürünleri -vergilerden kaynaklanan ek maliyeti saymazsak- uygun fiyatlarla ülkemizde de bulabiliyoruz. Bu nedenle şanslılar. Aslına bakılırsa hala teknik malzemelere ufak bir servet yatırmak gerekiyor. Ama doğa sporları kulüpleri sayesinde bu problem aşılabiliyor. Bazı klüpler bu malzemeleri günlük kiralamanıza olanak sağlayabiliyorlar.

Doğa sporları ürünleri satan firmalar İstanbul’da Karaköy ve Kadıköy civarında toplanmış durumda. Kendi gözlemlerim ve çevremden duyduklarım buralarda çalışan satış görevlilerinin ihtiyaçlar konusunda insanları doğru yönlendirdikleri yönünde. İçlerinde aktif olarak araziye gidip bu malzemeleri kullanan sayısı az olsa da bu ürünleri talep edenler genellikle araştıran kesim olduğu için iki taraf birbirini tamamlıyor.

Yeni bir malzeme alacağınız zaman, önce üyesi olduğunuz klübünüzden veya bir arkadaşınızdan ödünç alma yöntemini tavsiye ederim. Ancak bu şekilde doğru ürüne doğru yatırım yapabilirsiniz. Örneğin kilitleme mekanizması çevirerek sıkıştırmalı olan bir baton işlevsiz olabilir. Bunu görüp farklı kilitleme mekanizması olan bir batona yönelebilirsiniz. Tek kurulumlu ve çift kapılı bir çadırın pratikliğini kullandıkça görebilirsiniz. Bir de yatırım yaparken 1 hafta sonra gidilecek yeri düşünerek değil uzun süre kullanım ihtiyacınızı düşünerek tercih yapmanızda fayda var. Örneğin bir uyku tulumu, diğer malzemelere kıyasla dikkatli bir kullanımda 10-20 yıl size hizmet verebilir. Alırken ısı değerlerine fazla takılmadan hafifliğine dikkat etmek gerekir. Uyku tulumları için üretilen ipek içlikler var. Uzun yıllar temiz kullanım içim içlik kullanmanızı tavsiye edebilirim.

Doğa sporları ile içli dışlı olmaya başladığımdan beri AVM’lerden alışverişim azaldı. İnanın koca AVM’de bir sürü mağazaya girip çıkıyorum, ilgimi çeken bir ürün çıkmıyor. Hayır, sorun mağaza çalışanlarının bilgisizliği veya yaklaşımı değil. Tam tersine geçmiş yıllara göre çok geliştiler. Sorun bende. Neredeyse her üründe askeri standartlar arar duruma geldim. Senelerce kot pantolon giymiş biri olarak eski fotoğraflarıma bakıp şaşırıyorum. 70’li yıllarda İspanyol bol paça pantolon giymiş anne babalarımız gibi hissediyorum. 2000 yıllarda kot pantolon giymek bana çok saçma geliyor. Kot pantolon yazın terletiyor, kışın üşütüyor. Sağlıklı bir giyecek değil, doğada bir yeri yok. Çoktan tarih olması gerekirdi. Ben pratik ve ucuz diye yıllarca giymişim. Bir zamanlar Levis 501 efsanesi vardı. Giymek için para biriktirirdik. Bir de Converse’un basketbolcu ayakkabıları modaydı. Taraklı ayaklarımı rahatsız etse de popüler diye bu ayakkabıyı giyiyordum. Ayak yapısını desteklemeyen, uzun saatler giyildiğinde ağrı yapan bu ayakkayıbı düz taban olmadan bıraktım çok şükür.

Benzer bir duyguyu yemek alışkanlıklarımı değiştirdiğimden beri süpermarketlerde yaşıyorum. Koca koca marketlerde ekmek, süt gibi temel birkaç şey dışında yiyecek bir şey bulamadan dışarı çıktığım çok oluyor. İşlenmemiş, doğal ürünler bulmak için süpermarketler sanırım en son bakılacak yerler. Mahalle bakkalını daha sık ziyaret ediyorum. Şu an alışveriş alışkanlıklarım daha küçük, butik hizmet veren yerlere doğru yöneldi. Belki de mahalle bakkallarını özledim bilemiyorum.

Aracımız cuma akşamı 23:00 gibi Mecidiyeköy’den hareket ediyor. Hazırlıklarımı yapıp 22:00 gibi evden çıkıyorum. Yanımda sokak köpekleri için hazırladığım küçük et parçaları var. Daha gece nöbetleri başlamamış ama kamp çantamı gördükleri zaman havladıkları için nolur nolmaz rüşvetimi şimdiden hazır ettim. Koşarak geliyorlar ve etleri löp löp götürüyorlar. Bu sırada uslu yakalamışım hadi bir foto çekeyim diyorum. Fotoğraf makinemi çıkarıp denklanşöre basıyorum. Hafif bir flash patlaması oluyor. Ama o da ne! “hafıza kartı yok” uyarısı veriyor. Hafıza kartını bilgisayara takılı unutmuşum. Haydaa. Bu arada flash patlamasından rahatsız olan kuçulardan biri kafasını kaldırıp bana bakıyor. Hiç de dostça bir bakış değil bu. Yemeye devam etme ile havlama arasında ikilem yaşıyor. Ben de daha fazla şansımı zorlamadan eve dönüyorum. Geri dönüşümü kısaca tarif etmek istiyorum: “Acele değil ama çabuk çabuk” diyebiliriz 🙂 Bir “Şener Şen koşusu” gibi ayaklarım popoma vura vura değil kesinlikle 🙂 Hafıza kartını alıp tekrar çıkıyorum yola. Kuçukuçular yemeği bitirip dağılmışlar. Etrafta görünmüyorlar. İstikamet Mecidiyeköy. Mecidiyeköy’e 1 saat erken geliyorum. Aklımdan malzeme kontrolü yapıyorum…

– Düdük? Aldım.
– Tozluk? Aldım.
– Eldiven? Aldım.
– Buff? Aldım.
– Güneş gözlüğü? Aldım.
– Kafa feneri? Hay… Bunu unuttum.

Küçük bir şey ama önemli. Bundan sonra bir kontrol listesi yapacağım. Bir kağıda malzemelerin hepsini yazıp yola çıkmadan önce tek tek üzerinden geçerek kontrol etmeliyim. Başka türlü olmayacak. Malzemeler evde farklı farklı çekmece ve dolaplarda duruyor. Ne kadar dikkat etmeye çalışsam da hep bir şey unutuyorum. Evet en iyisi bir liste hazırlamak. İşin yoksa atla taksiye dön geri. Taksiyle eve dönüp kafa fenerini alıp tekrar Mecidiyeköy’e geliyorum. Neyse ki otobüs biraz geç geliyor da yetişme problemi yaşamıyorum. Yolculuk uzun.

Bir arkadaşımın hediye ettiği seyahat yastığını şişirip boynuma geçiriyorum. Keşke daha önce haberim olsaymış bu yastıklardan. Kullanışlı, basit, ucuz bir ürün. Deliksiz uyku çekmeyi sağlamıyor ama uyuklarken kafanın boşluğa veya yanındaki yolcunun omzuna düşmesini engelleyerek boyun ağrısı oluşmasını önleyebiliyor. İhtiyaç bitince havasını söndür; cebe sığacak kadar katlanabiliyor. Uzun gece yolculukları yapanların mutlaka bir tane edinmesi gerekir bence.

Sabah erken saatte Afyonkarahisar’a ulaşıyoruz. Çay ilçesi meydanında bir bakkala uğrayıp su ve diğer ihtiyaçları tedarik ediyoruz. Çantamda 4 litre su var. 5 litrelik daha şişe su alıyorum. Kamp yerinde su kaynağı var ama damla damla akan bir kaynakmış. Bakkal amca, sabahın köründe bir otobüs dolusu insanı alış veriş için dükkanında görünce keyfi yerine geliyor. Ne alsam diye düşünceli etrafa bakınca bana Afyon’un meşhur kaymağını tavsiye ediyor. Ara gazı müthiş:

– “Bakın bu camız kaymağı direkt üreticiden geliyor.”
– “Dışarıda, tesislerde falan 10 liradan aşağı bulamazsınız ben de 7.5 lira”
– “En havalı kahvaltı sofrası seninki olur al bunu.”

“Manda sütü pahalı, 7.5 liraya manda kaymağı mı olur?” diyemedim ya…peki alayım dedim. Krema da olsa yerim ben bu gazdan sonra.

Kaymak – 7.5 tl
Bal – 2 tl
5 litre su – 2.75 tl
veriyorum.

Saat:10:00 gibi otobüsümüz Yakasinek beldesine varıyor. Adres ve yol sormak için duruyoruz. Şansımıza muhtar çıkıyor. Otobüsün kamp alanına gitmek için uygun olmadığını öğreniyoruz. Bunun üzerine traktör ayarlaması için bize yardımcı olmasını istiyoruz. Belediye başkanının bize yardımcı olabileceğini ama kendisinin şu an şehir dışında olduğunu söylüyor. Otobüsten inip meydandaki kahvehanenin olduğu yere geliyoruz. Burada yaşayan insanlar güneşten faydalanmak için sandalyeleri yolun karşısındaki duvara dizmişler, oturuyorlar. Sönmez hocanın gayretleri sonucu traktör ayarlanıyor.
Traktör kasası, bizim kamp malzemeleri ile dolduğu için traktör kamp malzemeleri ile önden giderken, çoğunluk yürüyerek kamp alanına ulaşacak. Sönmez hoca, yürüyüş yapacaklara bilgi veriyor. Traktör üstünde konuşması, seçim vaadi veren politikacılar gibi alkışlanarak sona eriyor. Aman hocam verdiğin sözlere dikkat et 🙂 Burayla ilgili şöyle bir hikaye duydum…
Afyonkarahisar’a bağlı Yakasinek ile Deresinek arasında, 100 yıla yakındır süren bir husumet varmış. Husumetin ne olduğunu onlar da unutmuş. 2002’de Afyon depremi sırasında Cumhurbaşkanı Sezer, ziyaretini tamamlayıp Ankara’ya dönerken, Deresinekliler ellerinde Türk bayrakları ile yolu kesmişler. Cumhurbaşkanı, hemşehrilerini kırmayarak Deresinek köyüne kısa bir süre uğramış. Bu ziyaretten haberi olan Yakasinekliler, belediye başkanlarının üzerine saldırıp “Sen Cumhurbaşkanını niye bizim beldeye getiremedin” diye biraz hırpalamışlar. Olay basına yansıyınca Yakasinek belediye başkanı popüler olmuş. Valinin misafiri olmuş, Ankara’dan çağırıp gönlünü almışlar.

Saat 11:00 gibi başladığımız yürüyüş 2.5 saat sonunda tamamlanıyor. Kamp alanına varıyoruz. Traktörle önden gidenler çadırlarını kurmuşlar bile.
Kamp alanına ulaştığımda ben de çadırımı kurmaya başlıyorum. Husky Felen çadırımın kurulumu kolay. Tek defada kurulabilen bir model. Yani yağmur veya kar yağışı sırasında çadırın içi ıslanmadan kurulum yapılabiliyor. İki kurulumlu olanlarda önce iç tente kuruluyor sonra dış tenteyi üzerine geçiriyorsunuz. Bagaj hacmi geniş. Avantajları bunlar. Çadırın altına, her nalburdan bulunabilecek bir naylon seriyorum. Çamurdan koruması için. Bu naylon çantamda epey yer kaplıyor. Bu yüzden katlandığında daha küçük hacim kaplayan ve ucuz başka bir malzeme bakacağım.
Gelelim beğenmediğim özelliklerine. Birinci sırada ağır olması geliyor. 3-4 kişilik bu çadırın toplam ağırlığı 5.6 kg. Tek kişi için pek taşınabilir bir aralıkta değil. Poller ve çadır kazıkları yaklaşık 2 kg. tutuyor. Bunları çadır arkadaşımla paylaşıp ancak makul bir ağırlık aralığına getiriyorum. Kar eteği yok. Üretici herhalde ağırlığı daha da abartmayalım diye koymamış olabilir.
Sönmez hoca, eğitim amaçlı herkes için çorba hazırlıyor. Hepimiz etrafına toplanıp yemek programı seyreder gibi izliyoruz. Çantasından onlarca küçük kutu çıkarıyor. Hepsinde çeşit çeşit baharatlar bulunuyor. Simyacı gibi hepsinden bir tutam alıp tencerede pişen çorbaya serpiyor. Güzel şeffaf plastik bir kutuda zeytinyağı getirmiş onu da ekliyor. Ben de böyle bir kutu araştırıyordum bir süredir ama bulamamıştım. Altı üstü bir kutu diyeceksiniz ama doğada kullanım için bazı özelliklerinin olmasını istiyorum. Mesela, hacmi küçük olmalı. Kolay kırılmayacak bir malzemeden olmalı. Plastik olabilir ama içinde yiyecek saklanabilecek kalitede bir plastik türünden olmalı. Soğukta zeytinyağını dondurmasın vb…

Yemek sonrası, Sönmez hoca isteyenlerle birlikte bir keşif gezisine çıkıyor. Ben 2.5 saatlik yürüyüş sonunda yorgun düştüğüm için geziye katılmıyorum. Kampta kimse kalmıyor. Çadırıma çekilip dinleniyorum. Dinlenirken çekirdek çitliyorum. İçim nedensiz bir hüzün ile doluveriyor. Telefonumda müzik listesini bulup açıyorum. İlk sırada Zeki Müren’den “Kahır Mektubu” çalıyor. Kısa da değil off ki ne off 30 dakikalık bir dertli yolculuğa çıkarıyor beni. Fırtınada savrulan gemi gibi yapıyor beni rahmetli. Daha da dertleniyorum. Dağda morali yüksek tutmak lazım. Bu yüzden bir sonraki şarkıya bakmadan telefonu kapatıyorum. İnsanı darmadağın eden şarkılara denk gelmemek için…

Keşif gezisine katılanlar hava kararırken kampa dönüyorlar. Akşam yemeği hazırlıklarına başlıyoruz. Sönmez hoca yemeği pişirirken bir ara üşür gibi oluyor. Çadırına gidip kaz tüyü yeleğini giyip geliyor. Soğuktan korunmak için kaz tüyü ürünlerden iyisi yok. Kaz tüyü daha çok Macaristan ve Polonya’da yetiştirilen kazlardan elde ediliyor. Ülkemizde de Kars ilimizde kaz yetiştiriliyor. Orada güzel bir potansiyel var ama yerli firmalar neden değerlendiremiyorlar bilmiyorum. Know-how’ı getirmek ve bu ürünleri burada üretmek herhalde henüz yapılabilir değil.

Kaz ciğeri, yemek olarak ekonomik bir değer. Hayvanın ciğerini büyütmek için hortumla sürekli yemek yedirdikleri görmüştüm. İnşallah daha kötüsünü hayvan canlıyken tüylerini alarak yapmıyorlardır. Tüy alımı nasıl oluyor çok bilgim yok. Hakan’la daha önce bu konuda tartışmıştık. Ben bu tür hayvanları yetiştirip etinden ve tüyünden (insani bir şekilde!) faydalanma taraftarıyım. Sonuçta süs için öldürmüyoruz bu hayvanları. Hakan da sentetik alternatifler varken hayvanların tercih edilmemesi görüşünde. Bana şunu soruyor: “Evrim sırasında bizden ileri giden bir tür olsaydı ve gelip ‘Vücudundaki tüm kılları yolacağız çünkü ihtiyacımız var’ deseler ne yapardın?” diyor. Bayıltıp yapabilirler diyorum. Varsayımına başka mantıklı bir cevap veremiyorum. Kaz tüyü montu dağda bir bebek kundağı konforu sağladığı için vazgeçmek çok zor benim için.

Yemek sonrası ateşin başında sosyalleşiyoruz. Sohbet güzel, epey oturuyoruz, hiç üşümüyorum. Grubumuzdaki Tayvanlı arkadaşımızın çektiği güzel bir kamp fotoğrafımız. Tayvanlı arkadaşımızın soyadı Wang. Tanışırken ismi yerine daha akılda kalıcı olan soyadını söyledi. Koç Üniversitesi’nde bir dönem öğrenim görmeye gelmiş. Aynı zamanda Türkiye’yi gezip dolaşıyor. Kısa bir süre sohbet ettik.
Tabii hemen klasik sorularımızdan bir demet sundum kendisine. Orada elektronik fiyatları beklediğimin aksine ucuz değilmiş. Hatta ikimiz de Canon marka fotoğraf makinesi kullanıyoruz. Bana söylediği fiyat Türkiye’dekinden 100 lira daha fazlaydı. Belki fabrikadan sıcak çıktıysa pahalıdan vermiş olabilirler arkadaşa bilemiyorum 🙂 Ha bir de merak ettiğim bir soru vardı: “Görünüşünden Tayvanlı, Koreli ve Çinli nasıl ayırt edebiliriz” diye sordum. Bana “Dışarıdan anlaman çok zor; belki gözlerin çekikliğinden çıkarabilirsin ama kesin olarak konuşmasından, aksanından nereli olduğunu anlayabilirsin.” dedi. Ee hacı ben dillerini de bilmiyorum ki diyemedim tabii. Verdiği bilgiler için kendisine teşekkür ettim.
Saat 04:00 gibi kalkıyorum. Soğuktan nefesim buhar üfleyen makineler gibi etrafa buhar saçıyor. Kahvaltı yapıyorum. Saat 05:00 gibi hareket edeceğiz. Kamptaki diğer arkadaşlarla birlikte faaliyet için hazırlıklara başlıyoruz. Toparlanma uzun sürüyor.
05:30 gibi yola çıkabiliyoruz. Sönmez hoca, belki bu nedenle grubun genel malzeme kontrolünü detaylı yapamıyor. Yolda ilerlerken, su ve yiyeceğini ortaklaşa taşıyıp ağırlık olmasın diye yanına çanta almayan bir kişiyi fark edip uyarıyor: “Boş da olsa ne olursa olsun herkesin çanta taşıması gerekir. Çünkü arkadaşınızla bir sebeple ayrı düşerseniz yaşamsal ihtiyaçlarınızı karşılayamaz duruma gelebilirsiniz. Veya düştüğünüzde sırtınızı koruyacak olan malzeme çantanızdır.” Bu söylediklerini ilerleyen saatlerde canlı bir şekilde tecrübe ediyoruz.
Sönmez hoca, yolda ilerlerken dönüşümlü olarak herkesin lider olmasını istiyor. En önde giden kişi bir süre liderlik yapıp yorulduğunda grubun en arkasına geçiyor. Yolda ilerlerken kaptırıp giden, grubunu kollamayan lideri uyarıyor. Ben de lider olduğumda gruptan geride kalan bir kişiyi fark etmediğim için uyarılardan nasibimi alıyorum.
Klasik rotadan ilerliyoruz. En zorlayıcı kısım bu baca. Yağmur gibi taş yağıyor. Herhangi bir taşa dokunduğunuz anda taş aşağıya son sürat yuvarlanıyor. Böyle bir durumla karşılaşıldığında ilgili kişi “Taaaaşşşş” diye bağırıyor. O sırada aşağıda kalanlar kasklarını öne eğerek ve siper alarak taştan kendini koruyor. Ne kadar dikkat edilirse edilsin ayağı yerden kaldırırken bile taşlar aşağıya yuvarlanmak için fırsat kolluyor sanki. En arkadan gelen Sönmez hoca, bastığımız yere dikkat etmemiz için defalarca kez uyarıyor. Neyse ki önemli bir kaza atlatmadan bacayı geçiyoruz.
Zaman ilerledikçe hava güzelleşiyor. Öğlen gibi zirveye ulaşıyoruz. Tayvanlı arkadaş zirve defterine ismini yazıyor.
Yaklaşık 30 dakikalık dinlenme ve fotoğraf arasından sonra inişe geçiyoruz. Zaman kaybetmemek için geldiğimiz bacadan değil çevresinden dolaşıyoruz. Ancak burası bacadan çok daha zorlu bir yer çıkıyor.
Baca başlangıcına ulaşabilmek için indiğimiz yerden biraz yükselip vadiyi yanlamasına geçmemiz gerekiyor. Dan Osman gibi ipsiz tırmanış yapıyoruz buraları. Dan Osman anmışken kendisi inanılmaz yetenekli bir tırmanışçı. 120 metrelik dik kayalığı 4.5 dakikada herhangi bir emniyet almadan koşar adım çıkan birisi. Ayrıca uçurum, viyadük gibi yerlerden iple serbest atlayış yapıyor. İsmi içimizden birisini çağrıştırıyor ama kendisi Japon kökenli Amerikalı. 98 yılında Yosemite vadisindeki 330 metreden atlayışında maalesef ipin kopması nedeniyle hayatını kaybetmiş. Bu efsane adamın kısa bir tırmanış filmini buradan izleyebilirsiniz.
Grubumuzdaki arkadaşlardan bazıları kayalıklara yakın değil açıktan tırmanıyor. İçlerinden bir kişi tutunacak yer olmayan bir yerde durmak zorunda kalınca bulunduğu yerde kilitlenip kalıyor. Ben hemen 2-3 metre uzağında bulunuyorum ama yardıma gidemiyorum çünkü tutunup destek verebilecek bir konumda değilim. Sönmez hoca, Şükrü arkadaşımıza yardıma gitmesi için sesleniyor. Şükrü, faaliyet boyunca herkesin yardımına koşuyor. Kendi aramızda “Şükrü koş Şükrü” diye takılıyoruz. Şaka bir yana öyle zor bir durumda yardıma gitmesi büyük bir cesaret örneği idi.
Tek sıra halinde kayalıkların dibinde bekliyoruz. En yukarıda Sönmez hoca, yan geçiş için ayakkabısının ucuyla yere vurarak kayalıkta basılacak yer açmaya çalışıyor. Yukarıdan sürekli taş düşüyor. Düşen taşları kollayıp hareketsiz beklemek sıkıntı veriyor. Önümdeki arkadaşın ayağına kramp giriyor. Yaklaşık yarım saat çıktığımız yerden vadiyi yan geçmek için uygun bir yer bulamayıp pes ediyoruz. Aşağıya inip yan geçiş aramamız gerekiyor. Çünkü ilerlersek daha zorlu bir yer bizi bekliyor.
Aşağı inerken bazı arkadaşlar çömelerek çarşak üzerinde kayıyorlar. Uzaktan gölde kano ile yolculuk yapar gibi görünüyorlar. Yukarıdan yuvarlanarak inen taşlar yine tehlike yaratıyor. Bu taşlardan iki tanesi çömelerek giden arkadaşlarımızın sırtına hızla çarparak duruyor. Sırt çantaları olmasa bu taşlar yaralanmalarına sebep olabilirdi.
Vadiyi geçerken çok yorulduğumuz bir sırada dinlenme molası veriyoruz. Yan geçiş yaptığımız bir yer burası. Bastığımız yere çok dikkat etmemiz gerekiyor çünkü tek ayakla basılacak kadar dar bir patikadan ilerliyoruz. Fatih arkadaşım bu sırada çantasından çıkarttığı kuru yemişini paylaşıyor. Böyle güzel insanlarla birlikte ilerlemek tüm zorlukları unutturuyor.
Vadiden inip tekrar yukarı çıkmak hem zaman alıyor hem de bizi epey yoruyor.
Yukarıda açık güneşli bir hava var. Ama aşağıda sis çökmüş durumda. Rahatsızlanan 2 arkadaş kamp alanında kalmışlardı. İyi ki kamptan uzaklaşmamışlar. Çünkü siste kaybolma ihtimali yüksek. O yorgunlukla arama çalışmasına başlamak kötü olurdu. Saat 18:00 gibi kampa dönüyoruz.
Hızlıca eşyalarımızı toplayıp traktörün kasasına yerleştiriyoruz. Biz de traktörün arkasından yürüyüşe başlıyoruz. 2-3 saatlik yolumuz var. Zirve dönüşü epey yorulduğumuz için köye dönüş yürüyüşümüz zorlu oluyor. Yolda haberi alan yetkililer belediyenin 4×4 arazi aracı ile gelip bizi yoldan alıyorlar ve başladığımız meydandaki kahvehaneye kadar getiriyorlar. Bu yorgunluğun üstüne ilaç gibi geliyor bu iyilikleri. Allah razı olsun.

Hepimiz kahvehaneye doluşup dinleniyoruz. Bize çay ısmarlıyorlar. Sohbet doğal olarak dağ ile ilgili. Gördüklerimizi, yaşadıklarımızı anlatıyoruz. Onlar da bize Sultan dağı ve Gelincikana isminin nereden geldiğiyle ilgili bir rivayet anlatıyorlar. Sultan isminde bir kız, sevdalısı varken babası onu tanıdığı zengin bir dostunun oğluyla evlendirmek ister. Düğün dernek kurulduğu gün Sultan, üzerinde gelinliğiyle kaçar. Arama için ekipler oluşturulur her yerde Sultan’ı ararlar. Bir süre sonra Sultan’ı dağın tepesinde gelinliği ile ölmüş olarak bulurlar. İşte o günden beri bu dağa Sultan dağı, en yüksek tepesine de Gelincikana ismi verilir.
Bize anlattıkları hikaye bu. Sohbet sırasında neşeli bir abi, define bulup bulmadığımızı sordu. Yüzü Kaya Çilingiroğlu’nu andıran orta yaşlı abi yerinde duramıyor, tüm merakıyla bizim oraya asıl olarak define bulmak amacıyla gidip gitmediğimizi anlamak için sorular soruyordu. Sanırım orada böyle bir söylenti var. Neyse, abinin hayallerini yıkmadan amacımızın define araştırma olmadığını anlattık. İzinlerini isteyerek oradan ayrılıyoruz. Dönüş yoluna geçmek için otobüsümüze biniyoruz. Günün sonunda elimizde kalan değerli bir taş yoktu ama bizi daha da zenginleştiren dostluk ve paylaşım vardı…


Sabah 06:00. Erken kalkıyorum. Bugün dop dolu bir programım var. Gündüz Ballıkayalar’a gidip kaya tırmanışı yapacağım. Akşam da Cumhuriyet Bayramı yürüyüşüne katılacağım. Çantam geceden hazır. Sabah çayımı demleyip termosa doldurdum ve yola koyuldum. Sokakta beş köpek arka arkaya yatmış dinleniyor. Mahallemizde hayvan sever sayısı çok. Herkes ayrı ayrı besliyor bu hayvanları. Eee imkanlar iyi olunca motosiklet büyüklüğünde köpekler ev belliyor sokağımızı. Yanlarından temkinli geçiyorum. Çünkü sırtımdaki çantanın büyüklüğüne göre arıza çıkarma huyları var. 65 litrelik kamp çantam olunca mutlaka havlıyorlar mesela. Sanırım büyük çanta sevmiyorlar. Bir keresinde hiç oralı olmayıp yanlarından geçmiştim. Arkamdan gelip yağmurluğuma asılıp yırtmışlardı. Bugün küçük sırt çantam var. Ses etmiyorlar. Ama yine de içlerinden biri sokağın sonuna kadar takip ediyor beni. Gözden kaybolurken “bu sefer bir şey demiyoruz haa ona göre” bakışı atıyor sanki. Bu hayvanlara bir türlü ısınamadım. Haçiko filmi izledim o da fayda etmedi. Ben kedi severim.

Saat 07:00. Bizi Ballıkayalar’a götürecek minübüse biniyorum. Araç içinde küçük bir köpek görüyorum. İçimden haydaa nereden çıktı bu şimdi diyorum. En arka sıraya geçip oturuyorum. Köpekle ara sıra göz göze gelip birbirimizi süzüyoruz. Maltepe’ye ulaştığımızda arkadaşım Hakan katılıyor aramıza.
Ballıkayalar, Gebze’ye bağlı Tavşanlı köyünde bulunan bir tabiat parkı. 1995 yılında Bakanlar Kurulu Kararıyla Milli Park ilan edilmiş. Adını, arıların buradaki mağaraları kovan benimseyip bal yapmalarından alıyor. İçinden dere geçen bir vadi burası. Vadinin her iki yakasında dik kayalıklar var. Kaya tırmanışı sporu yapmaya elverişli olduğundan tırmanışçıların gözde çalışma yeri. İstanbul’a yakınlığı nedeniyle aynı zamanda piknikçilerin de uğrak yerlerinden biri durumunda.
Buraya Türkiye Dağcılık Federasyonu’nda tırmanış antrenörlüğü ve hakemliği yapan Sönmez Erkaya liderliğinde 19 kişilik bir grupla geliyoruz. Sönmez hoca 20 yıldan fazla doğa sporlarının içerisinde, epey deneyimli biri.
İstanbul’a 60 km. uzaklıktaki parka kısa sürede ulaşıyoruz. Girişte piknik alanının bulunduğu yerde bir kır restoranı var. Burada çay içebilir, ekmek arası bir şeyler yiyebilirsiniz. Bugün piknikçi sayısı az. Burada kahvaltı molası veriyoruz.
Sönmez hoca etrafında yarım ay şeklinde diziliyoruz. Sağ baştan saymamızı ve herkesin söylediği sayıyı, bir önceki ve bir sonraki kişiyi de aklımızda tutmamızı istiyor. Askerlik sırasındaki yoklama alınması gibi bir an yaşıyoruz. Amaç toplu hareket etmeyi kolaylaştırmak. Çabuk uyum sağlıyoruz. Hatta peşi sıra durduğumuz Hakan’la aramızda birbirimize sayıyla hitap etmeye başlıyoruz.
Kısa bir yürüyüşün ardından dik bir kayanın önünde duruyoruz. Aşağısı uçurum. Yok artık burada mı tırmanacağız! diye düşünüyorum. İlk defa gelenlerin gözlerinde benzer duygular okunuyor…
Sönmez hoca, malzemeleri tanıtıyor. Karabina adı verilen metal bağlantı, dağcılıkta kullanılan en önemli malzemelerden biri. İpi emniyet noktasına veya kemere bağlamak için kullanılıyor. Çeşitli model ve özelliklerde üretilen karabinaların, büyük yüklere dayanıklı ve aynı zamanda hafif olması gerekiyor.
Sönmez hoca, eğer yüksek bir yerden düşürürsek o karabinayı emekli etmemiz gerektiğini söylüyor. Çünkü o sırada sorun çıkarmasa dahi ileride malzeme içinde görünmez çatlaklar oluşabildiğini ve kırılma ihtimali oluştuğunu belirtiyor.
Hocanın belinde takılı olan ve elinde gösterdiği malzeme, emniyet kemeri (kolon) olarak adlandırılıyor. Kolonları kayalara yanaşıp giymemizi istiyor. İç çamaşırı giyer gibi üzerimize geçiriyoruz. Kaya dibinde giymenin önemi şu: giymeye çalışırken dengeyi kaybedip uçurumdan aşağıya uçma olasılığı var. Olur mu demeyin olabilir böyle kazalar. Doğa güzel olduğu gibi hataya pek gelmiyor.
Emniyet istasyonu kuruluşunu görmek için hoca ile kayalığın tepesine çıkıyoruz. Kaya yüzeyine delik açılarak yerleştirilen metal plakalara bolt deniliyor. Bele bağlı ip bu boltlara geçirilerek emniyet alınıyor.
İstasyon kuruluşunda önemli olan iki farklı bağımsız noktadan sabitleme yapmak. İki ayrı ip birbirine bağlı. Ama yük sadece birinin üzerinde. Perlon veya karabina herhangi bir nedenle çözülürse bağlı olduğu diğer nokta devreye giriyor. Her bağlantının bir yedeği oluyor.
Hocamız “İnsan hayatı bize bahşedilen en değerli varlık; taş attık da kolumuz yoruldu” deyip bir yedek nokta daha kuruyor. 2 ayrı noktanın bağlı olduğu kaya bloğu koparsa diğer kaya bloğundaki noktanın devreye girmesini düşünüp önlem alıyor.
Ballıkayalar aynı zamanda kamp yapmak için uygun alanlar içeriyor. İstasyon kurduğumuz yerde kamp kuran arkadaşlarla karşılaşıyoruz. Kocaeli Üniversitesi öğrencisi olduklarını öğreniyoruz.
Süslü. Minibüste ilk karşılaşmadan itibaren gün boyu yakın anlar yaşadık. Cinsi Şivava. Sokak köpeklerinden çok farklı. Zeki, uslu bir köpek.
Dağcılık malzemelerinin en önemlilerinden birisi kask. Kafamızı çarpıp yaralanmamızı önlüyor. Yukarıdan düşebilecek kaya parçalarına karşı da koruyor. Kaya tırmanışında kullanılan malzemelerle dağcılıkta kullanılan malzemeler benzer. Dağcılığın bir kolu olarak görülse de kaya tırmanışı başlı başına bir spor dalı.
Beklemenin tırmanış yapmaktan daha stresli olduğunu anladık. İlkokulda aşı sırası bekleyen çocuklar gibiyiz. Tehlikeli durumlarda korkmak, kaygılanmak her insanda olan temel bir duygu. Bu duyguyu kontrol etmek önemli. Eğer fazla ise hata yapmaya meğil olur. Az ise başarı ihtimali düşer.
Tırmanırken önemli olan ayakları kullanmak. Elleri kullanarak kendinizi yukarı çekiyorsanız kısa sürede yoruluyorsunuz. Buna amele tırmanışı deniyor 🙂 İp düşüş anında emniyet için var, tırmanışa bir katkısı yok. Rotanın sonlarına doğru bacaya benzer bir yer var. Kilit kısmı burası. İçinden çıkmaya çalışırsanız sıkışma ihtimali var. Ayakları pergel gibi açıp dışından sağlı sollu geçmek gerekiyor. İlginçtir zihninde ben burayı geçemem diyenler çoğu zaman burada pes edip geri dönmek istiyor. Fiziksel özelliklerin burada pek bir katkısı olmuyor. Zihindeki engeller aşılabilirse ancak tırmanış yapılabiliyor. Tırmanış için %75 zihinsel hazırlık, %25 fiziksel güç gerekir diyebilirim.
Heyoooo. Rotanın en üst noktasına vardığımızda zafer narası atıyoruz. Bağırmamız vadi boyunca yankılanıyor.
İniş sırasında yapılan genel hata ayakları dizden bükmek. Sönmez hoca bu konuda sık sık uyarıyor. Eller kayaya dokunmadan açık, ayaklar omuzdan geniş açık, dizler bükülmeden kendimizi ipe bırakmamızı istiyor.
Sönmez hoca, “Bu iş malzemeye güvenle başlar” diyor. Eğer malzemeye güvenmezseniz tutulup kalıyorsunuz. O zaman inişiniz dışarıdan izleyenler tarafından sakat birisinin kasıla kasıla ilerlemeye çalışması gibi görünüyor.

İniş bittiğinde eller ve ayaklar adrenalinle birlikte zangır zangır titriyor. Adrenalin bağımlılık yapıyor. Kısa bir süre sonra tekrar tırmanış yapmak isteniyor. Yeri gelmişken bu sporunun tüm kaslarınızı çalıştırdığını, günlük hayatta problem çözme yeteneğinizi geliştirdiğini belirtmek gerekir.

İlk rota tırmanışları bittikten sonra yürüyüş yapıp vadi içinde yüzme arası verdiğimiz meşhur büyük göle geldik. Balık tutan bir vatandaşla karşılaştık. Balık avlamak yasak park içinde. Demek ki cezalar caydırıcı değil.
Herkes yürüyüş sonrası biraz dinlenmek için bir köşeye kendini bıraktı. Süslü de gölge bir yer bulmuş dinleniyor.
Hakan, tam bir buff (bandana) sever. Aldığı yeni buff’ı gösteriyor.
Su biraz soğuk ama çeşitli atlayış denemeleri yapmak için bu bir engel değil.
Yüzme keyfinden sonra ikinci tırmanma rotamızın hazırlıklarına başlıyoruz.
Ballıkayalar’da 1970’li yıllardan bugüne kadar yüze yakın çeşitli zorluk derecelerinde tırmanış rotaları açılmış.
Bu fotoğraf çekildiği sırada kırmızı tişörtlü tırmanışçı endişeli, aşağıda yeni tanıştığı emniyetini alan arkadaşla sürekli diyalog halindeydi ve duygusal anlar yaşıyordu 🙂
“Rüstem, hayatım senin elinde nolur dikkat.”
“Rüstemcim ipi sıkı tut. İpi biraz sağa al.”
Aşağıdan destek mesajları gelince bize doğru dönüp rahatlamak ister gibi soruyor.
“Hayatım başkasının elinde, nasıl rahat olabilirim?”
Hemen sakinleştirici yorumlar geliyor…
“Emniyetçinle yeni tanıştın geçmişte yaşadığınız kötü bir anı yok. Rahat olman lazım, devam!” 🙂
Vadiye iniş çalışmaları… Burada aşağıya inenleri heyecanlı bir sürpriz bekliyor. Anlatılmaz yaşanır diyeyim. Bir arkadaşımız nasıl başardıysa pursik ipinin sıkışması nedeniyle tam orta noktada asılı kaldı. Sönmez hoca yeni bir ip hattı kurarak yanına ulaştı ve sıkışan ipi bıçakla keserek aşağı inmesini sağladı.
Tırmanışlar bittikten sonra dönüş yoluna geçtik. Vadi içinde yürüyüş rotası yaklaşık 2 km ama kolay değil. Yürüyüş orta üstü zorluk derecesinde. Yağmur yağar ve kayalar ıslanırsa kayıp düşme riski oluşabilir. Düz yol olsa bile kafada kask takılı yürümekte fayda var.
Yan yan tutunarak geçilebilen sarp bir kayalığa geliyoruz. Aşağıda buz gibi göl bizi çağırıyor. Zemin kaymaya çok müsait. Ayakkabıları çıkarıp geçebildim. Bu fotoğrafı Sönmez hoca çekmiş. Ben o sırada sırt çantamdaki elektronik eşyaları düşünüp Yusuf Yusuf’la sohbet ediyordum 🙂

Araçla dönüş yolunda Sönmez hoca katılımcılara gezi ile ilgili görüşlerini sordu. Çok keyifli bir gün geçirdiğimiz konusunda herkes hemfikirdi.
Minibüsten Mecidiyeköy’de indim. Biraz ileride bir taksinin yolcusunu indirdiğini görüp boş taksiye attım kendimi. Taksici nereye gideceğimi sordu. Beşiktaş dedim. Söylememle yüzündeki ifadeden soğuk duş etkisi yarattığını görmem bir oldu.
Taksici hem sürüyor hem de şaşkın şaşkın anlatmaya başlıyor…
“Biraz önceki müşterim de Beşiktaş’a gidiyordu.”
“Orada trafik olduğu için indi.”
“Metroyla Taksim’e gidip oradan Beşiktaş’a inecek.”
Ben – İçimden “Kaderinde bu akşam Beşiktaş’a gitmek varmış kardeş :)” diye geçirirken Taksiciye
“Trafik olduğunu bilmiyordum çok mu kötü acaba” dedim.
Taksici sıkıntılı ama efendi birisi görünüyor, sakinliğini koruyor. Sohbet etmeye başlıyoruz. 1 saatten fazla süren yolculuktan sonra 21:30 sıralarında Beşiktaş’a ulaşıyorum. İstanbul trafiği bu, 10 dk mesafeyi 1 saat yapar. Belediye keşke metronun olmadığı Zincirlikuyu-Beşiktaş arasına bisiklet kiralama hizmeti koysa. Bisiklet olsa Zincirlikuyu’dan yokuş aşağı yardırırdım ne güzel. Meşaleli yürüyüşe yetişemiyorum. Önümüzdeki seneye kısmet…

– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – iletisim@yuksektepeler.com