Yazan

Ali Doğuyıldız

Browsing

Bu benim ikinci Cilo kış tırmanış faaliyetim oldu. Daha önce 2013 yılında basında da yeralan önemli bir kış tırmanışı yapmıştım. http://arsiv.tdf.gov.tr/32-yil-sonra-reskouludoruk-ilk-kis-tirmanisi/

18 Mart 2019’da 3 arkadaşımla beraber İstanbul Sabiha Gökçen havalimanından Van’a uçtum. Oradan saat başı kalkan şehirlerarası minibüsle Yüksekova’ya geçmekti planımız. Sabiha Gökçen havalimanının bize yakınlığı nedeniyle böyle bir seçim yaptık. Takımın geri kalanı (8 kişi) Avrupa yakasındaki havalimanından doğrudan Yüksekova’ya uçtular. Sabiha Gökçen’den bizim gittiğimiz tarihlerde Yüksekova’ya doğrudan uçuş bulunmuyordu. Ancak bizim izlediğimiz güzergah hem bütçe olarak daha ekonomikti hem de artık İstanbul’da hangi yakada oturuyorsanız oraya yakın havalimanını tercih etmek bir yere gitmeye karar verirken en önemli belirleyici oluyor.

Uçuş günü geldiğinde uçağa binip yerime oturduktan sonra kimliğimin cüzdanımın içinde olmadığını fark ettim. Başımdan aşağı kaynar su dökülmesi hissettiğim durumlardan biriydi bu. Hiç sevmediğim bir duygu durumu… Koltukta rahat rahat oturuyordum ama tüm düşüncelerimin önüne geçen beni rahat bırakmıyan bir sıkıntı oluştu bende. Tüm ceplerimi kontrol ettim ama yok. Son kimlik kontrolünden sonra uçağa binerken düşürdüm herhalde. Van’a indiğimizde kabin amirine durumumu anlattım. Bagaj alımı kısmında beklememi ve uçak içinde bulunursa kimliğimi bagaj alımı kısmına getireceklerini söylediler. Malesef uçak içinde bulunamadı. Sabiha Gökçen havalimanı yer hizmetleri numarasını İnternetten bir şekilde buldum. Kayıp eşya ofisini arayıp kimlik bulunup bulunmadığını sordum. Onlar da olumsuz yanıt verdiler…

Van’daki havalimanında yapacak birşey kalmayınca 3 arkadaşımla şehir merkezine gitmek için taksiye bindik. Taksici çantalarımızdan dağcı olduğumuzu anladı. Cilo’ya çıkacağımızı söyledik.
– Bu havada ne işiniz var orda başınıza birşey gelir
diyerek endişelendi ve bizi vazgeçirmeye çalıştı. Van’ı gezdirebileceğini, evine davet ederek misafiri olmamızı istedi. Bir sonraki sefer diye belirtip samimi daveti için teşekkür ettik.

Sırt çantalarımızı şehirlerarası yolculuk yapacağımız firmanın yazıhanesine bıraktık. Bir lokantaya girip yemek yedik. Ben tabii aklımdan geçen bir sürü düşünce nedeniyle yemekten bir tat alamadım. Yemek sonrası arkadaşlarla yürüyerek Van il nüfus müdürlüğüne gittik. 900m uzaktaydı. Sora sora kolayca bulduk. Nüfus dairesinde şefle görüştüm. Adıma yeni bir kimlik çıkaramayacağını söyledi. Yanımda TDF dağcılık lisansımdan başka bir kimlik yoktu. Onda da soğuk damga yoktu. Kimliğin ispatı için tahkikat açılıyormuş, uzun süren bir işlemden bahsetti. Oradan elimiz boş döndük. Aklımıza karakola gitmek geldi. Yolda sürekli kimlik kontrolü olacağını biliyordum. Belki bir tutanak tutturursak işimize yarar diye düşündük. Yakınlardaki bir karakola girip danışmadaki memura durumumu anlattım. O da bu işleri artık nüfus il müdürlüklerine devrettiklerini ve 199’u arayıp kayıp kaydı bırakmam için yönlendirme yaptı. Oradan da elimiz boş ayrıldık. Van caddelerinde turlarken, Yüksekova’ya en son sefer saati olan 16:00 yaklaşmakta olduğu için çaresizce yazıhaneye döndük. Son sefere bilet alıp şehirlerarası yolculuğumuza başladık. Araç içinde yolculuğumuz sohbet ederek devam etti. Hava kararmaya yakın bir dinlenme tesisinde mola için durduk. Tesis içinden bir genç koşturarak buz gibi soğukta dışarı çıkıp aracımızın kapısını açtı ve hoşgeldiniz dedi. Bize çay ısmarladılar. Bizim batıda alışık olmadığımız şeyler…Doğu – Batı farkı…

Yüksekova’ya yaklaştığımızda yolda Jandarma ve Polis kimlik kontrolleri başladı. Bilinmezlik bende endişe yarattı. Beni belli bir süre tutabilirlerdi. Bu da Yüksekova’daki grubumuza yetişememek ve benim için faaliyetin iptal olması anlamına gelirdi. Her seferinde dağcılık lisansımı gösterdim ve durumumu anlattım. Kimseye tavsiye etmiyorum ama adrenalin meraklılarına bilgi vereyim… Olur da OHAL’de kimliksiz dolaşmak adlı bir challange yaparsanız iyi adrenalin yaşatıyor 🙂 Buradan çıkardığım ders, yolculuklarda ayrı bir çantada ehliyet, pasaport vb 2. bir kimlik taşımalı! Dönüşü nasıl yaptım diye merak edenler olabilir. Şöyle bir çözüm buldum. Ailemi arayıp ehliyetimi kargoyla kaldığım otele göndermelerini istedim. Denemedim ama büyük ihtimalle dağcılık lisansımı gösterip uçağa binemezdim 🙂

Neyse ki Yüksekova’ya sorunsuz geldim. Diğer havalimanından gelen arkadaşlar çoktan otele yerleşmişler. Hemen yakınlarda bir lokalde bizim için hazırlanan hoşgeldin yemeğine katılmışlardı. Biz de eşyalarımızı otele bırakıp arkadaşlarımızın yanına gittik. Yemek sonrasında Yüksekova Doğa Tutkunları ekibi ile birlikte beraber şarkı türkü söyledik. Saz çalan, türkü söyleyen pırıl pırıl gençlerle güzel bir akşam geçirdik.

Birinci Gün:

Sabah araçlarımızla Yeşiltaş karakoluna geldik. Mehmetçikle tanıştık. Bizi sıcak karşıladılar. Komutan destekleyici konuşmasıyla motivasyonumuzu güçlü tuttu çok teşekkür ettik. 2013 yılında geldiğimde başka bir komutan kimliklerimizi alıp hepimize tek tek kendi isteğinle mi geldin diye sormuştu. Yaklaşım, motivasyon açısından çok fark yaratıyor. Toplu hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra yüksek moralle sırt çantalarımızı yüklendik ve yola koyulduk.

Serpel yaylasına ulaşana kadar başından sonuna yoğun batak karda ve kar yağışı altında ilerledik. Birçok çığ etabını geçtik. Bu manzaraya şahit olunca biraz moraller bozuldu. İlk bölüm böyleyse sonraki kısımlar daha problemlidir herhalde diye düşünüyorduk… Görüntü Nepal veya Pakistan’daki Karakurum sıradağlarını andırıyordu.

Yanımda iç, orta ve dış olmak üzere 3 adet eldiven vardı. Ben orta eldiven yeterli olur düşüncesiyle tek eldiven takarak yola koyuldum. Elimdeki eldiven akşama doğru ıslandığından artık parmaklarımı üşütmeye başladı. Diğer eldivenler sırt çantamda ulaşması biraz zor yerdeydi. Kamp yerine ha ulaştık ha ulaşacaz derken üşenip eldiven değiştirmeyi sürekli erteledim. Hava kararırken rüzgarın şiddetini arttırmasıyla birlikte acı duymaya başladım. Bu hatamı neredeyse parmak uçlarımı dondurarak ödedim. Buradan çıkardığım ders, eldivenleri çantada her zaman kolay ulaşılacak yere koymalı!

6.5 km’lik yolu 10 saat gibi bir sürede alarak Serpil Yaylası kamp alanına(2100m.) geldik. Ancak burada hemen her yerde çığ riski mevcut olduğunu gördük. Sonuçta kötünün iyisi yeri seçtik. Daha önce çığ düşmüş, kar yükünü bir nebze azaltmış yere hava kararırken çadırlarımızı kurduk.. Ve uyku tulumlarının içine girdik. O soğukta kaz tüyü uyku tulumlarının konforu öyle iyi geliyor ki anlatamam. Ana kucağı gibi…

İkinci Gün:

Ertesi gün hava aydınlanırken uyanıyoruz. Güneş ışığı henüz bizim çadırların üzerine vurmamış. 40-50 m ileride yamaca vuruyor ama güneş ışığı doğrudan üzerinize gelmiyorsa, buzdolabı gibi soğuk hissediliyor ortam. O yüzden az ötede görünen güneşin vurmasını iple çekiyoruz.

Bu arada kahvaltı hazırlıklarına başladık. Çadır arkadaşımla dereden su çekeceğiz ama 3-4 metrelik kar yüksekliğinden dereye ulaşmak mümkün olmuyor. Boş pet şişeyi ipe bağlayıp dereye saldık. Pet şişe hafif olduğundan dereye batmıyor ve içine su dolmuyordu. Termosuma ip bağlayıp dereye attık. Eskimo’ların balık tutması gibi bir görüntümüz vardı. Termosta karabina takılabilir olması önemliymiş. Burada tecrübe ettik. Yarım kesilmiş pet şişe veya yemek kabına ip bağlayıp suyu dökmeden yukarı çekmek mümkün olmayabilirdi. Çünkü ip aşağıya kuyu gibi tam düz inmiyordu. Termosla dökülmeden su çekebildik. Hiç su çekemeseydik kartuşla kar eritip gereksiz gaz harcayacaktık. Kamptaki herkesin tüm su ihtiyacını en ekonomik şekilde böylece karşılamış olduk.

Dünkü hava durumu ve çığ etapları nedeniyle motivasyonu düşen ve devam etmekte kararsız kalan arkadaşlarımız oldu. Yapılan teknik toplantıda 6 kişi dönmeye karar verdi. Ocak kartuşlarını ve fazla yiyeceklerini alıp vedalaştık. Onlar yerel rehberle dönüş yoluna girdiler. Biz de çadırın birini bırakıp diğer çadırları ve sırt çantalarımızı toplayarak kamp yüküyle yola çıktık.

2900 metredeki Horkedim yaylasına ulaşmak için, kamp yükü dolu sırt çantalarımızla yaptığımız 800 metrelik Azap Kulvarı adını verdiğimiz dik etap, bizi bir hayli zorladı. Sadece çadırı 5.6 kg bağlı sırt çantam beni bitirdi. Diz seviyesinde kara ayağı saplayıp kaldırmak petrol kuyusuna sondaj açmak gibi bir görüntüyü andırıyordu. Ayağımı kaldırıp bir sonraki adımı kara vurmak için gerilince sırttaki ağırlık beni geriye çekiyordu. Sırtta o kadar ağırlıkla karda iz açmak tam bir eziyet oldu. Parayla çekilecek eziyet değil bu. Takım çalışması olmasaydı 2 gün sürerdi herhalde tırmanmak. Zaten takım çalışması ve inanç olmasaydı katır gibi bu kadar ağırlık altına girip eziyet çeker miydim hiç sanmıyorum. Sabah başladığımız tırmanış gece 22:00’e gelirken bitik bir halde kamp yeri bakarak devam ediyordu. Hedef 2900’deki yaylaya gelemeden 100 metre daha aşağıda hafif eğimli bir yerde kamp attık. Ertesi gün neyse ki dinlenme günüydü.

Üçüncü Gün:

Dinlenme gününde uyandık. Kahvaltı yaptık. Günü ufak tefek işlerle ama dinlenerek geçirdik. Sönmez hoca konu mankeni olarak fotoğraflarımıza güzel bir katkı sağladı. Ancak bu kendisine güneş yanığı acısı olarak döndü 🙂

50 faktör kremler olmadan böyle bir ortamda vücudu açık bırakınca hemen hiç anlamadan yanıyorsunuz. Solaryumdan daha etkili bir yer dağlar…
Kürekle kar bloklarını tuğla gibi kesip kadın ve erkek ayrı ayrı tuvaletler inşa ettik. Alaturka tuvaletler doğada büyük konfor ve güven sağlıyor. Ancak İHA’lara karşı savunmasızdık 🙂
Öğlen Sönmez hocanın çadırında toplanıp teknik toplantı yaptık. Ve zirve taarruzu için gece 00:00’da kalkmaya karar verdik.

Hava kararınca uyku için herkes çadırına çekildi. Ben farklı zaman dilimlerinde kolay uyuyabilen biri değilim. Çadır arkadaşlarım uyuyabilirken ben çoğunlukla gözlerim açık uyanık bekledim.

2013 yılında geldiğimde İHA’lar sürekli kampımız üstünde uçtuğu için doğanın kucağında o sessizlik içinde çok gürültü geliyordu ve gece uyuyamamıştım. Bu sefer teknoloji ilerlemiş epey yukarıdan uçuyorlardı ve sesi azdı.

Dördüncü Gün:

Gece 01:00 gibi zirve kampımızdan hareket ederek zirve rotasına girdik. 3700-3900 metre arasındaki dik etap güneşle beraber epey yorucu oldu. Üstümüzde güneşli açık mavi bir gökyüzü, altımızda buz gibi beyaz bir örtü var ama ben ufuksuz bir çölde kalmış gibiyim. Çok yakın görünen tepelerin biri bitiyor biri başlıyor. Zirve görünmüyor bir türlü. Bir ara tepemizde turlayan şu İHA’lar keşke soğuk su atsaydı ne güzel olurdu diye sayıkladığımı hatırlıyorum.

4000 metredeki platoya vardığımızda öğlen olmuştu. Önümüzde sadece 135 metre kalmıştı. Rotanın sırt ve kılçık hattını oluşturan ve teknik tırmanış içeren yerinde ip birliğine girdik. En önde giden Sönmez Hoca, biri düşerse refleks olarak doğruları yapabiliyor muyuz görmek için ilerlerken rastgele bir anda “Dikkat” diye bağıracağım o zaman herkes birinin düştüğünü düşünüp gerekeni yapsın dedi. Birkaç dakika sonra orta eğimli sırt hattında sırayla ilerlerken “Dikkat” diye bağırdı. Hepimiz aynı anda yere kapanıp kazmayı yere sapladık. Herkes tetikte beklediği için aynı anda refleks gösterebildi.

Uzaklardan kara bulutlar geliyordu. Hava akşama doğru bozacak görünüyordu. Zirve hattına sis bulutu aralıklarla geliyor ve geçip gidiyordu. Düşme denemesi yaptığımız sırada sis bulutu gelmişti. Görüş 30-40 metreye inmişti. Hoca iyi olduğumuzu ve daima böyle dikkatli olmamız gerektiğini söyledi.

Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştık ki ani bir çatırdama sesi ve deprem gibi bir sarsıntı duyuldu! Altımızdaki büyük bir kar kütlesi bir anda gürültü ve sarsıntıyla koptu. Gerilim dolu anların geleceğini yeni anlıyorduk… Kendimi film setinde gibi hissettim. Ancak yaşananlar gerçekti. Ön sıralarda bulunan iki kadın arkadaşımız sağ tarafımızda kalan kuzey yamacındaki boşluğa düşmüşlerdi. Hepimiz derhal sola doğru yere atlayarak kazmalarımızı yere sapladık.

Düştü, düştü diye bağrışmalar!
Sürüklenme durunca kimse yerinden kıpırdamıyor…
Ama her kafadan bir ses çıkıyor.
Uçurum kenarına gidip kontrol etmeye cesareti olan ise yok.
Tekrar bir kırılma olup aşağı uçmaktan korkuyoruz.
Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi dedikleri yer olmalı burası. Hep o çizgi üstünde yürüyorduk ama şimdi o çizginin dışına çıkmıştık.

Hala ordalar mı yoksa uçurumun dibine mi düştüler? Ben de herkes gibi yere yatmış pozisyonumu almış kimler eksik diye bakınıyorum. İpte biraz gerginlik var ama emin değiliz. Neden sonra iyi olup olmadıklarını bağırarak sorduk. Öncesinde o kadar ani gelişti ki olaylar kimsenin bağırmaya bile fırsatı olmadı. Aşağıdan çok zayıf bir ses geliyordu ama ne söylendiği anlaşılmıyordu. En azından hala canlıydılar. Sönmez hoca herkesi susturdu. Ve kendisi aşağıya seslendi. 2 arkadaşımız yüzlerce metrelik uçurum boşluğunda göbek hizasından ipe bağlı gökyüzüne bakar pozisyonda asılı durumdaydılar. Çantaları ve kazmaları uçuruma düşmüş. Bağırarak iyi olduklarını söylüyorlardı. Ne düşünüyorlardı kim bilir? İnsan böyle anlarda, hayatın gözlerin önünden film şeridi gibi geçmesi dedikleri o anı yaşıyor herhalde… Ya da yarım kalmışlık, yaşanmamışlık veya bir daha aşık olamayacak olmanın hayal kırıklığı mı doluyor insanın içine? Bilmiyorum…

Yukarı tarafta Sönmez hoca kazma ile istasyon kurdu ve ipteki ağırlığı istasyona aktararak emniyet aldı ve ip birliğinden çıktı. Hemen arkasındaki kişi uçuruma çok yakın yüzükoyun yatıyordu. Boğazının üzerinden ip geçiyor ve kendisini nefes almakta zorlayacak şekilde yere sıkıca bastırıyordu. İstasyon kurulunca ön tarafta rahatlama oldu. Düşenlerin arka tarafında uçuruma en yakın kişide ağırlık devam ediyordu. Buradaki yükü almak için tedbir almaya çalıştık. Yükü binen önümdeki arkadaşım herhalde şoktan olacak 2 defa ipten çıkayım mı diye sordu. Aklında ipten çıkıp ATC ile emniyet almak vardı. Ama bu mantıklı bir hareket değildi. Çünkü yukarı eğimde yatar durumdaydı ve ayağıyla destek alacak bir pozisyonda değildi. Hemen arkasında ben vardım, yere yatmış olanları izliyordum.

Ve o panikle ipten çıkarsa bana gelecek yükü karşılamaya hazırlanıyordum. Neyse ki hepimizin aynı andaki itirazlarını dinleyip ipten çıkmadı. Hepimiz sola doğru biraz yavaşça süründük. Düşen arkadaşlar biraz daha yükselip yamaca yakınlaşmışlardı. Seslerini duymaya ve anlamaya başlamıştık. Uçuruma ucunda karabina bağlı bir ip salladık ve bunu yamaca en yakın kişinin yakalayıp emniyet kemerine takmasını istedik. İpi ilk seferinde sallayıp attığımızda arkadaşımıza ulaşmadı. Bu sefer ipte asılı arkaşımız şoktan olacak kendisine gönderilen karabina daha ulaşmadan bağlı olduğum ipten çıkayım mı diye sormaya başladı.

Ana ip, kornişin altında sıkıştığı için ikisini birden yukarı çekemiyorduk. İpten çıkarsa diğer arkadaşının kurtulacağını düşünmüştü. Kendisini değil arkadaşını düşünüyordu. İnsan böyle anlarda nasıl fedakar olabiliyor? İçimizde bir yerde bu saklı duruyor olmalı… Normal zamanda çok bencil bir yaratık olan insan, bazı anlar var ki o saklı şey ortaya çıkıyor ve bir yakını, bir arkadaşı veya hiç tanımadığı bir başkası için canından vaz geçmek isteyebiliyor.

Neyse ki o da panikle bir çılgınlık yapmadan gönderilen karabinayı yakaladı, kemerine bağladı ve sonra ana ipten ayrıldı. Ve ip kurtarma tekniğiyle önce ilk kişiyi sonra diğerini yukarı çektik. Uçurumdan, önce bir elin havaya kalkıp geldiğini görmek etkileyici bir sahneydi. Sonra meraklı bakışlar arasında arkadaşlarımızın tam parça geldiğini görünce biz de sevindik. Kurtulan arkadaşlarımızın kucaklaşıp sevinmeleri duygusal anlar yaşanmasına neden oldu. Film sahnesini aratmayan 10-15 dakikalık olayda çok şükür herhangi bir fiziksel sağlık sorunu yaşamadık ama mental olarak epey etkilendik.

Sonrasında yere çömelip bir çember oluşturduk. Tek tek herkesin fikri soruldu. Tamam mı devam mı? Bazı arkadaşlarımız emek verip buraya kadar geldik, yapabiliriz diyerek devam etmek istedi.

Üzerinde durduğumuz kayanın nerede başlayıp bittiği anlaşılmıyordu. Birkaç metrelik beyaz bir kar kütlesinin üzerinde bulunuyoruz ama altı kaya mı boşluk mu belli değildi. Aynı olayı tekrar ve özellikle kılçık hattını geçerken yaşayabilirdik. Beyaz, güzel olduğu kadar öldürücü de olabilirdi.

Bir de az kalan enerjimizin neredeyse tamamını kurtarma olayına harcamıştık. Kampa döner dinlenir ve ertesi gün tekrar gelebilirdik. Ancak erzağımız yeterli değildi. Çoğunluk olarak tırmanışa devam etmekten vazgeçip dönüş kararı aldık. Dağ orada duruyordu. Başka bir kış sezonu tekrar gelip deneyebilirdik.

İp birliğinde ağırlık olarak hafif arkadaşların öne konulması bilinçli ve önemli bir tercihti. Ağır arkadaşlar önde olsaydı düşüş olduğunda hepimizi çekerek faciaya sebep olabilirdi. Fazla kişi olduğu için ip birliği ve hafif kişilerin öne koyulması doğru bir karardı. Ancak aynı anda yere kapanmamız kar kütlesinin kopmasını tetiklemiş olabilir bunu daha geride bir yerde yapabilirdik. Belki bu da iyi oldu çünkü kar kütlesi tırmanırken değil de dönerken inişte kopsaydı daha zor bir kurtarma olayı yaşardık. Zirve kampımıza dönüp geceyi dinlenerek geçirdik. Toplam 18 saattir ayaktaydık dinlenmeyi hak etmiştik.

Beşinci Gün:

Ertesi gün hava ağarıyor. Saat 06:00 gibi hepimiz uyanıyoruz. Hayata yeniden dönmek ve güneşe uyanmak ne keyifli geliyor… 2 arkadaşımız akşam saatlerine uçak biletleri olduğu için hemen dönüş yoluna girmek için sabırsızlanıyorlar. Biz keyifli bir kahvaltı yapmak istiyoruz. Onları yetişemezsiniz ertesi günü gidersiniz diye ikna etmeye çalışıyoruz ancak işleri nedeniyle dönmek istiyorlar. Yerel rehberle birlikte önden gitmelerine izin veriyoruz. Biz geniş geniş kahvaltı yapıyoruz.

Çadırları toplayıp yola koyulmamız onlardan yaklaşık 2 saat sonrayı buluyor. Ana kampa yaklaşmak üzereyken uzaktan helikopter sesi duyuyoruz. Üstümüzden geçip etrafımızda turluyorlar. Herhalde güvenlik amaçlı görev uçuşu yapıyorlar diye düşünüyoruz. Helikopter görünce ilk yapılan şey genellikle el sallamaktır ya… Biz yanlış anlaşılma olmasın diye herhangi bir el işareti bile yapmıyoruz. Bize yakın bir yerde inişe başlayınca meraklı gözlerle birbirimize bakıyoruz. Çekinerek helikoptere doğru ilerliyoruz.

Pervanelerin ürettiği rüzgar öyle şiddetli ki ayakta kalmak zorluyor bizi. Helikoptere binince bizim için geldiklerini öğreniyoruz. Bizi sürekli izliyorlarmış. Önden acele acele giden 3 kişiyi görüp sisten dolayı geri kalanları göremeyince bir sorun olduğunu düşünmüşler.

Önden giden arkadaşlarımız vadiye girdikleri için onları alamadık. Bizi bir üs bölgesine indirdikten sonra ben ve Sönmez hoca helikopterde kaldık. Ana kampta bıraktığımız çadır ve eşyalarımızı almak için tekrar havalandık. Ana kampa geldiğimizde iniş yapılabilecek düz bir yer yoktu. Sönmez hocayla 2-3 metrelik yükseklikte helikopterden atlayıp çadırı sökmeye gittik. Ana kampta bir tek Husky marka çadır vardı. Benim de uzun yıllar ekonomik nedenlerle kullandığım bu çadır, Helikopter pervanelerinin ürettiği şiddetli rüzgarla fiyakası epey bozulmuştu. Helikopter en az 80 km’nin üzerinde bir rüzgar şiddetiyle sanki bir fırtına etkisi yaratmıştı. Daha önce bu şiddette bir fırtınaya hiç yakalanmamıştım. Husky diktörtgen yapıda yüksek bir çadır, bu yüzden konforlu ama sıkı bir fırtınada ne kadar güvenilir olur soru işareti oluşturdu bende. Bir de keşke kubbe yapıdaki efsane North Face çadırı görebilseydim nasıl dururdu Husky ile yan yana merak ediyorum. Sönmez hoca’nın North Face çadırı vardı ama onu zirve kampına götürdüğü için orada kurulu değildi. Kamptaki çadırı söktük ve eşyalarımızı hemen topladık. Bu arada helikopter hafif eğimli bir yere dikkatlice indi. Malzemelerimizi helikoptere taşıdık ve tekrar havalandık.

Üs bölgesine gelince diğer arkadaşları da tekrar helikoptere alarak doğrudan Yüksekova Garnizonuna uçtuk. Mehmetçiğin ilgisi ve yardımı bizi duygulandırdı. Çay ve ikramlar bizi mest etti. Komutanlarla, tırmanışımız, bölgenin sorunları ve kış turizmine kazandırılması gibi birçok konuda keyifli bir sohbet yaptık ve hatıra fotoğrafı çektirdik.

Ardından otelimize aracımızla gelip dinlendik. Önden giden 3 arkadaşımız yürüyerek tam tur faaliyeti tamamladılar. İşin komik tarafı biz öğleden sonra 14:30 gibi Yüksekova’da otelimize ulaşıp dinlenirken onlar daha vadiden çıkamamışlardı. Birlikte yaptığımız akşam yemeğine yetiştiler ama uçaklarına yetişemediler tabii. Bu bahtsız arkadaşlar kim söylemiyorum fotoğraflardan tahminlerinize bırakıyorum 🙂

Altıncı Gün:

Ertesi gün ekibimizin çoğunluğuyla vedalaştık, onlar uçakla evlerine döndü. Ben Sönmez hocanın oluşturduğu küçük bir ekiple önce Van’a oradan Bingöl’e geçtim. Amacımız daha önce keşif yaptığımız donmuş bir şelale tırmanışını gerçekleştirmekti. Gün içi yolculukla geçti. Camdan dışarı bakınca her yer bembeyazdı. Aracın teybinde Ahmet Kaya kaseti – Sensiz Yaşayabilmirem çalıyordu. Hüzün ve sessizlik aracın içini doldurunca Sönmez hoca sıkılmış olacak kendisi hareketli bir türkü söylemeye başladı. Güzel söyleyince minibüs içinde bir itiraz olmadı. Yolcuların da hoşuna gitti. Telefonla video çekip canlı yayın bile yaptılar. Sönmez hoca şarkı türküyle samimiyet kazanınca yolcularla rahatça sohbete başladık. Herkesin bir derdi vardı. Kimisi cenazesi var oraya gidiyor kimisi cezaevindeki eşini ziyarete gidiyordu. Biz de dağdan geliyoruz diyince bize biraz deli biraz acıyarak baktılar.

Yedinci Gün:

Sabah erkenden Bingöl Gençlik ve Spor İl müdürlüğünü ziyaret ettik. Orada yetkililerle ve Bingöl TDF il temsilcisi arkadaşımızla görüştük. Onların yardımıyla bölgede şelale avına çıktık. Ancak tüm şelalelerin soğuk giden hava durumuna rağmen sadece ocak ve şubat aylarında donduğunu diğer zamanlar tırmanışa uygun olmadığını gördük. Kısa ama verimli geçen Bingöl gezimizden sonra biz de uçakla İstanbul’a döndük.

Tırmanışımız bazı yazılı basın ve internet medyasında haber olarak yayınladı.

Bu büyük ve önemli kış faaliyetinde emeği geçen, yardım ve desteğini esirgemeyen tüm kurum, kuruluş ve ip arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. 2020’de bir kez daha bölgeye geleceğiz, söz verdik…

Cilo Dağlarıyla ilgili Fujifilm’in hazırladığı bir film: https://vimeo.com/139283269

19. Ölüdeniz Hava Oyunları Festivali’ne kendi yamaç paraşütümle ilk defa katıldım.

50’nin üzerinde ülkeden 900’ün üzerinde pilot gelmiş ve günde yaklaşık 2000 uçuş yapılmış Babadağ’dan… Yamaç paraşütüyle birlikte Base jump (serbest düşüş), skydiving (gökyüzü dalışı), wingsuit (yarasa adam uçuşu) ve çeşitli akrobasi gösterileri yapan pilotları görmek, ilk defa bu kadar kalabalık pilotla beraber gökyüzünde uçuş yapmak beni çok heyecanlandırdı. Kalkış ve iniş trafiği stres yaratsa da dağdan uçup plaja iniş yapılan dünyada ilk 5 içerisinde olan böylesi güzel bir coğrafyada rüya gibi bir hafta yaşadım.

Festivalde yamaç paraşütü başlangıç eğitimini aldığım Fenomen Sports’dan Tuğcan ve Abdullah Yıldız hoca ile karşılaştım…

 19. Ölüdeniz Hava Oyunları Festivali’nde otelde kaldığım oda numarası… Resepsiyondaki arkadaşlar bunu uygun görmüşler 🙂 Pilot sertifikaları P1-P2-P3-P4-P5 diye sıralanıyor. P-3 orta seviye deneyimli pilot demek. Seneye yandaki oda P-4 benim 😋

Plajda belediyenin minibüslerini beklerken…20 tl ödeyip 1900 pistine çıkmak için bekliyoruz.

1900 Patara pistinde rüzgar gelmesini beklerken… Buna Parawaiting deniyor. Paragliding adına gönderme yapılarak bulunmuş. İnsanı sabır taşına dönüştürür. Derviş mertebesine erişen pilotlar olduğu söylenmekte 🙂

Bu da 1700 pisti. Tertemiz parke taşı serili… Fotoğraf çektiğim yerde seyir terası olan bir Cafe-Restaurant var. Dağda büyük konfor… 1900 pistine de benzer yatırım yapmaya değer bir yer Babadağ. En azından kalkış pistinin temizlenip düzenlenmesi ve pistlerin rüzgar hızı, yönü gibi take-off’un durumunu aşağıdan görmemizi sağlayan kamera ve göstergeler konulması buraya büyük hizmet olur.

Festivalde 1700 pistinden uçuşuma ait kayıt ettiğim görüntüler aşağıdadır…

3500 kişinin bir arada olduğu bir yerde çalışıyorum. Herkesi tanımak mümkün olmuyor. Zaman içinde iş amaçlı yeni kişilerle tanışıyorum. Haliyle her insan ayrı bir dünya gibi geliyor. Yeni birisiyle tanıştığımda genellikle muhabbeti hangi sporu yaptığına getiriyorum. Ve o konuda bir hayali var mı yok mu onu öğrenmeye çalışıyorum. Bilgi paylaştıkça çoğalır diyorlar ya hayaller de paylaştıkça çoğalıyor 🙂 Tabii burda amaç başkasının hayalini çalmak değil o hayali kendi hayallerine katmak için ilham aracı yapmak. Müzikte de böyle değil mi bu işler? Müzisyen yeni bir şeyler ortaya çıkarmak için bir çok farklı kişilerin çalışmalarını dinlemiyor mu…Benimkisi de o hesap.

Yeni tanıştığım bir iş arkadaşım ile yaptığım bir ayaküstü sohbette, eşi ve çocuğu ile kano gezintileri yaptığını öğrendim. Sırt çantasına sığan şişme kanoyu arabasının bagajına koyup su olan her yere götürüyormuş. Her tarafımız deniz ile çevriliyken su sporlarına yabancı kalmak beni şaşırtıyordu. Bu kadar kolay ve zevkli bir su sporu yapılabildiğini bilmiyordum açıkçası.

İlgim olduğunu görünce sağolsun bana bir tanıtım yapmak istedi. Haftaiçi bir gün iş çıkışında sözleştik. Arabanın bagajına kanoyu ve 2 adet küreği atıp Ömerli barajına gittik.

El büyüklüğünde şarjlı pompalar var 5-10 dk’da kanoyu şişiriyor. Manuel pompalara göre emek ve zaman avantajı var. Ortalama 15 dk. içinde herşeyi hazır edip suya girdik. İş stresinden sonra 1 saat içinde doğaya kaçıp bambaşka bir dünyaya geçiş yapmak, kimselerin olmadığı bir yerde huzur içinde hem gezinti hem spor yapmak ruhumuzu dinlendirdi. Yaklaşık 5 km. kürek çektik. Hava kararmak üzere olduğu için bu güzel geziyi uzatamadık.Epey mesafe gittik gibi geldi bana ama sonradan haritaya baktığımda barajın sadece %10’luk bir bölümünü dolaşmışız.Bu keyifli etkinlikten sonra kendi kanomu almaya karar verdim. Ve hemen ilk haftasonu harekete geçtim. Arkadaşım Hakan ile ortaklaşa kanoya girdim 😉 Daha doğrusu kanoyu ortak satın aldık. Kanoların tek – iki – üç kişilik modelleri var. Kanoda mutlaka bir misafiriniz olur diye en az iki kişilik alınmasını önerdiklerini öğrendim. Arkadaşınızla etkinlik yapıyorsanız ayrı ayrı tek kişilik kanolar almak hem ekstra maliyet hem taşıma açısından ekstra zahmet demek. Tek kullanmanın zevki ayrıdır ama 2 kişi kullanım daha konforlu oluyor. Hakan’la cumartesi sözleşip Anadolu yakasında Ritm İstanbul avm içindeki bir spor mağazası olan Decathlon’a gittik.

Yukarıdaki kanoyu 1250 TL’ye + 200 tl 2 kürek ile birlikte satın aldık. Şarj edilebilir pompa da alacaktık ama Decathlon’da sıkça karşımıza çıkan bir durum… pompa kutusundaki aparatlar eksikti. Ellerinde açılmamış başka ürün yoktu. Mecburen motora atlayıp Decathlon’un Ataşehir’deki şubesine gittik. Oradan şarj edilebilir pompayı (100 TL) alıp yolumuzu Ömerli barajına çevirdik. Göl kenarına ulaştığımızda tüm malzemeleri yere serdik ve kanoyu hazırlamaya başladık. Elektirikli pompa kanoyu şişirirken kendimden emin bir şekilde sevindim. İyi ki bunu almışız şimdi manuel pompada amele gibi çalışacaktık dedim. Der demez pompanın sesi kısılmaya başladı. Hay bin kunduz! Şarjı azaldı, kanoyu şişirmiyor artık. Pompanın kutusundan araç şarj kablosu çıktı ama bizde araba yok ki motorla geldik. Motorda araç şarj çıkışı olmadığı için Hakan pompayı alıp yakınlardaki bir köy kahvesine gitti ve 1 saate yakın pompayı şarj etti. Geri geldiğinde 1 saatlik şarjın da kanoyu tam olarak şişiremediğini gördük. Kano, birbirinden ayrı şişirilebilir üç parçadan oluşuyor. Tam şişirmeden suya girmek olanaklı değil. Böyle basit bir sebepten faaliyetimiz başarısız oldu iyi mi, kös kös döndük oradan.

Ertesi gün Pazar… Nasıl hırs doluyuz. Pazar kahvaltısını yaptıktan sonra buluştuk. İstikamet yine Decathlon. Manuel pompa aldık. Şarjlı pompayı da akşamdan şarj ettik tabii, tam dolu. İstikamet bu sefer Ömerli barajı değil. Hem uzak kalıyor, hem birşey eksik çıkarsa dönmesi kolay değil. Daha önce Hakan’la rüzgar sörfü kursu aldığımız bir yer vardı Caddebostan’da. Orası hem yakın, hem de denize girmesi kolay olacağına karar verdik. Caddebostan’a gelince motorumuzu Marmara Yelken Kulübü’nün yakınlarına park edip bisiklet yolunun yanındaki çimenlere attık kendimizi. Hava sıcak. Motor da yordu biraz. Kısa bir dinlenme arası verdik…

Sırt çantasından kanoyu çıkarttık. Şarjlı pompa, bu sefer tam şişirdi. Manuel pompaya ihtiyaç olmadı. Onu da birşey olur diye kanonun içine koyduk. Sonra denize attık kendimizi. Deniz çarşaf gibi. Ama kano istediğimiz gibi gitmiyor. Sürekli yönü değişiyor. Allah Allah! Bu böyle kontrol etmesi zor değildi diye söyleniyorum. Keyif alamıyorum. Moralimiz bozuluyor. Sonra sonra aklıma geldi. Kanonun altında 3 tane salma aparatı var onları takmayı unutmuşuz. Salma, suda düz seyir etmeye yarıyor. Nasıl hırs yaptıysak artık aceleden en önemli şeyleri atlamışız. Neyse ki çok fazla uzak değiliz kıyıya. Biraz mücadeleyle kıyıya çıkıp motorun bagajında unuttuğumuz 3 adet salmayı getirip taktık. Tekrar denizdeyiz. Oh be dünya varmış, kürek çekince artık düzgün gidiyor. Hah şöyle keyif almaya başladık şimdi.

– Çek kürekleri çek çek!
– İyi gidiyoruz yahu!

Rüzgar sörfü yapanlar yanımızdan adalara doğru açılıyorlar. Rüzgar sörfçü arkadaşlara da özeniyoruz ama bizim şu an ilgimiz kano. Ne yapabiliriz ne yapamayız merak edip anlamaya çalışıyoruz.

İleriye doğru bir göz gezdiriyorum. Yarışma mı var acaba epey kalabalık olmuş rüzgar sörfçüler. Haftasonu yarış olduğunda böyle kalabalık oluyorlar genelde. Neyse biz biraz daha açılalım bakalım. Ooo kıyıdan epey açılmışız. Kanonun kılavuzunda kıyıdan en fazla 300 m açılabilirsiniz diye bir uyarı kalmış aklımda. Güvenlik nedeniyle böyle bir uyarı koymuşlar herhalde. 300 metreyi çoktan geçtik. Merak duygusu ağır basıyor. Adalara gidebilir miyiz diye birbirimize soruyoruz. Benim durum iyi. Hakan da öyle. Hadi gidelim diyoruz. Gerekirse döneriz. Hakan önde ben arkada kürek çekiyoruz. Kıyıdan uzaklaştıkça evler küçüldüğü gibi çarşaf gibi denizden eser kalmıyor. Dalgalar ve akıntı uğraşılan zor bir probleme dönüşüyor. Bir de boğazdaki trafik var artık. Sağdan soldan gelip geçen tekneler ve nadir de olsa büyük gemi ve tarifeli vapurlar var. Biz karaya göre dikine gidiyoruz. Onlar karaya paralel gidiyor. Uzaktan gelen bir tekneyi gördüğümüzde hemen hesaplamalara başlıyoruz. Acaba beklesek mi yoksa küreklere asılıp geçmeye mi çalışsak? Genelde bekliyoruz. Bizi geçtiğinde yarattığı dalgalardan kurtulmak için mücadele gerekiyor. Gelen dalgalara tam diklemesine girmeye çalışıyoruz aksi halde büyük bir dalganın dengemizi bozup bizi devirme ihtimali var. Ya da su almaya başlayabiliriz. 2 saatlik bir mücadeleden sonra Kınalıada’ya ulaşıyoruz. Plajda yüzen ve oynayan çocukların arasından karaya çıkıyoruz. Bizi görünce şaşırıyorlar. Plajda güneşlenenler nerden çıktı bunlar der gibi bakıyorlar. Kanoyu plajda bırakıp ileride ağaçların altında gölgelik bir yer bulup dinleniyoruz. Şapkasız temmuz güneşinin tepemizde olduğu öğlen saatlerinde Caddebostan’dan Kınalıada’ya kadar kürek çekerek geldik.

Hazırlık yapmadan akışına bırakarak buralara kadar sorunsuz geldik. Ancak yanımızdaki 2 adet 1.5 lt’lik şişe suyumuz bitti. Yanımıza yemek almadığımız gibi para veya cüzdan da almamıştık. Dönüşü tarifeli vapurla yapmayı düşündük ama yanımızda hiç para yoktu. Biraz sıkıntılı olacak ama yapacak bir şey yok. Yapacağımız tek şey seve seve küreklere asılmak. Bu sefer değişiklik olsun ben önde Hakan arkada kanoyu suya indiriyoruz. Suya girdikten sonraki ilk birkaç dakika hızlı ilerliyoruz. Dinlenmek mi yaradı acaba. Ya da bana öyle geliyor. Kıyıda fazla dalga olmaması da bir neden olabilir. Kıyıdan 1-2 km açılınca ızdırap başlıyor. Dalgalara karşı kürek çekmek zorluyor. Trafik de artmış sanki sürekli bir tekne gelip geçiyor. Bir tanesini geçmesi için beklerken tekne birden yönünü değiştiriyor. Tam üzerimize doğru geliyor. Napıyor bu ya derken Cemal Kaptan isimli tekneden bize sesleniyorlar:

– “Bir sorun var mı gençler yardım ister misiniz?”
– Yok yok sağolun…
diye cevaplıyoruz; yoluna gidiyor. Bize ufak bir heyecan yaşatıyor Cemal kaptan.

Suyumuz bitti. Güneşin altında susuzluktan kürek çekmek işkenceye dönüyor. Hakan, kürek çekerken üstüne su sıçratıyorum diye bana kızıyor. Denizdeyiz yahu ıslanmaktan doğal ne var diyip tartışma başlatasım var. Survivor geliyor aklıma. Adada ilk zamanlar normal geçerken yaşam koşulları zorlaştıkça kavgalara tutuşmaları bundanmış demek. Keşke ön tarafa ben otursaymışım. Yer de değiştiremiyoruz. Çünkü dalgalar arasında kanonun dengesi pek güvenilir değil. Ayağa kalkmak ve dengede durmak zor.

Karşı kıyıda bir yeri kerteriz alıp oraya doğru gitmeye çalışıyorum. Kanonun burnunu kerteriz aldığım noktaya doğru denk getirmeye çalışmaktan doğru düzgün kürek çekemiyorum. Bir defa soldan kürek çekerken 2-3 defa sağdan kürek çekiyorum. Haliyle Hakan’la senkron olamıyorum. Bir de su sıçratmamak için küreği fazla denize sokmadan yavaş ve dikkatli kürek çekiyorum. Hakan bu sefer de kürek çekemiyorum diye kızıyor. Yok kürek çekmiyor muşum yok kendisi beni taşıyormuş falan filan. Başına güneş mi geçti yoksa 🙂 Kürekle kafasına kafasına vurasım var! Kürek mahkumlarından beter oldum yahu! Dilim damağım kurudu. Tepemde dönen akbabalar görmeye başlamak üzereyim…

Görüntüsünden pahalı olduğu her halinden belli yelkenli yatlardan bir tanesi yanımıza yaklaşıyor. İçinde şık giyimli kızlı erkekli bir grup var boğaz gezisine çıkmışlar belli. Bir sorun olup olmadığını soruyorlar. Bir sorun yok diyoruz. Kibarlık kalmamış bizde bir teşekkür bile etmek aklımıza gelmiyor. Ya da ekstra tek kelime etmeye halimiz kalmamış. Geldikleri gibi hızlıca uzaklaşıyorlar. Dışarıdan halimizi görenler acıyorlar sanki. Ya da Hakan geriye fazlaca yaslanarak hatta yatarak kürek çekiyor. Belki bu yüzden bir sorun olduğunu düşünüp geliyorlar bilemiyorum. Bu arada kanonun içinde su birikmeye başlamış. 2 saat geçti ancak yolu yarıladık. Karşı kıyıyı halen tam seçemiyoruz. Allah’ım kıyıya ulaşmak mümkün olacak mı? Kerteriz aldığımız noktaya doğru kürek çekmekten başka şansımız yok. Kanodaki biriken su miktarı artıyor. Nerden geliyor bu kadar su bilmiyorum. Popom suyun içinde kaldı, gömülüyorum. Kürek çekmek daha da zorlaşıyor. Keşke su geçirmez torba alsaydık. Telefon var yanımızda. Bunun gibi elektronik aletler için mutlaka su geçirmez torba kullanmak gerekiyor.

Biraz önceki yelkenli tekrar yanımıza geliyor. Bir kez daha yardım ister misiniz diye soruyor. İçimizdeki ses evet iyi olur bizi de alın diye haykırıyor ama neden bilmem bu dışarıya “Teşekkürler, herşey yolunda” olarak çıkıyor. Hayreti mucip. Batana kadar yardım isteyecek değiliz, pes etmek yok. Bizim erkeklik gururumuzun dibi boylaması kanonun batmasından daha kötü geliyor.

Akşam serinliği ile birlikte sert rüzgar başlıyor. Ortam gerginliğini koruyor. Rüzgar sörfü gibi gitmeye yarayan çok basit bir yelken aparatı varmış kanolar için AliExpress’den aldığını anlatmıştı iş arkadaşım; keşke bizim de yanımızda olsaydı diyorum. Kanonun ucuna takar rüzgardan faydalanabilirdik. Nihayet kıyı yaklaşıyor gözümüze. 4.5-5 saate yakın mücadeleden sonra son bir gayretle karaya çıkıyoruz. Ama ne çıkmak! Kanodan inerken yorgunluktan sendeliyoruz. Ayakta duramayacak kadar bitmiş durumdayız…Sahilde yemek yiyip biraz dinleniyoruz. Yaşadığımız bu ilginç deneyim hakkında konuşuyoruz. Tekrar gelip bu sefer sahile yatay gitmeyi denemeye karar veriyoruz. Akşam karanlığında kanoyu motorun heybesine bağlayıp evlerimize dağılıyoruz…

 

Kim korkar doğada yalnız dolaşmaktan! Eskiden ormanda dolaşırken kaybolmamak için işaretler konulurmuş. İşte dal kırılır, bez bağlanır falan…Teknoloji geldi işler değişti.

Bu videoda doğada yön bulma hakkında konuşuyorum ve Suunto marka GPS’li saat tanıtımı yapıyorum. Piyasada iki tane saat modeli var iyi olan – Suunto Peak 3 ve Garmin Fenix.

Bütçesi yeterli olmayanlar fiyat performans oranı iyi, benim de kısa bir süre kullandığım Xiaomi Amazfit incelemelerini öneririm.

Yamaç paraşütü sporuna başlangıç yaptım. Daha önce uçak yolculuğu hariç hiç uçuş yapmamıştım. Babamda yükseklik korkusu var. Balkona cama çıkamıyor. İyi ki böyle şeyler genetik değil, babadan oğula geçmiyor.

İş arkadaşım Hakan, yamaç paraşütü eğitimi var haydi gidelim diye çıkageldiğinde doğal olarak duraksadım. Önce bir tandem (tecrübeli bir pilot ve yolcu ile yapılan iki kişilik uçuş) nasıl bir şey görelim diyerek frenlemeye çalıştım çünkü Hakan çoktan uçmaya başlamıştı bile. Bana bu fırsatı her zaman bulmanın kolay olmadığını anlattı. Benim aklımda, bu işi öteleyip daha fazla araştırma yapma düşünceleri vardı.

Ama Hakan’ın sürekli espriyle karışık kucakta mı uçacaksın dokundurmalarına daha fazla direnemedim. Birlikte eğitime katılmaya karar verdik. Öncesinde biraz evrak hazırlama işleri falan oluyor. 5’li uzman doktor heyetinden sağlık raporu almak gerekiyor. Hastane işleri bildiğiniz gibi zaman alıcı şeyler. Muayene sırasında aklıma hep “peki uçabilecek miyim doktor bey” esprisi yapmak geldi ama yanlış anlaşılıp bu çocuğun pisikolojik sorunları var herhalde diye düşündürmek istemedim. Nihayetinde üstünde “Paraşütle uçuşa ve atlayışa elverişlidir” yazan raporumuzu aldık. Paraşütle olduğunu belirtmeleri iyi olmuş; sadece uçuşa ve atlayışa elverişlidir yazsalardı benim için sıkıntı yaratırdı bu rapor  🙂

Eğitimin ilk günü uçuş yapılan tepede tecrübeli sporcuları izlemeye gittik. Buradaki ortamı görüp bu iş bana göre değil diyen ve eve dönenler oldu. Doğal olarak bende de bir korku oluştu. Ancak bu gibi durumlarda etrafa korku yayan iç ve dış seslerden uzaklaşmak en iyisi. Yoksa beyin, bahaneler üretip vazgeçirmeye çok meraklı bir organ. Eğitimin en önemli kazanımı belki de bu oldu. Daha önce hiç bilmedeğimiz bir konuda bize cesaret aşıladı. Yamaç paraşütü, kendi başına deneme yapılma yöntemiyle veya bir arkadaş yardımıyla öğrenilen bir spor değil. Mutlaka bu işi bilen, profesyonellerden yardım alınması gerekiyor.

Biz de başlangıç eğitimi için Fenomen Air Sports kulübünden yardım aldık. Eğitim yeri İstanbul’a araçla 2 saatlik uzaklıkta Sakarya’nın Serdivan ilçesinde bulunuyor. Eğitim teorik ve pratik olarak iki kısımda yapılıyor. Teorik dersler şehir içinde firmanın derslik olarak kullandığı yerde yapılıyor. Uçuşlar 240 metre rakımlı Kırantepe’de yapılıyor. Bu tepe ile Fenomen Air Sports dersliği arası araçla 5 dakikalık mesafede. İstedikleri zaman hızlıca tepeye gidip gelinebiliyor. Haftasonu Kırantepe’ye yerel halk da geliyor, uçuşları seyrediyorlar ve tandem uçuş yapabiliyorlar. Bu tepenin güzel bir özelliği var. Kalkış noktasından havalandıktan sonra aynı yere iniş yapılabiliyor. Tandem uçmak isteyenleri kalkış yaptıktan sonra 20-30 dakika uçurup sonra tekrar aynı yere iniş yapıyorlar. Böylece tepenin aşağısındaki iniş alanına inip oradan tekrar araçla gelme gibi bir zaman kaybı olmuyor. Güzel bir uçuş ekosistemi kurulmuş. Şenlik havasında geçiyor haftasonları…

Abdullah YILDIZ hoca =>
2003-2009 yılları arasında Türk Hava Kurumunda eğitmenlik yaptıktan sonra 2010 yılında Fenomen Air Sports’u kurmuş.
Uçuş yaptığımız ilk gün, hepimiz ilk uçuşları tamamladıktan sonra aşağıda iniş alanında toplandık. Öğlen vakti geldiği için ara verip bir AVM’de yemeğe gitmeyi planlıyorduk.Abdullah hoca son kişi olarak tepede kaldığı için onun da gelmesini bekliyorduk.

Abdullah hoca telsizle firmanın aracını kullanarak yemeğe gitmemizi söyleyen bir anons geçti. Ardından da “Ben uçarak size yetişirim” dedi. Hepimiz güldük. Espri yaptığını sanıyorduk ama gerçek çıktı. AVM’ye vardığımızda hemen arkamızdan o da yamaç paraşütüyle süzülerek geldi ve otoparkın yanındaki boş alana iniş yaptı.

Hepimiz hayranlıkla bakakaldık. Vay arkadaş ne hayatlar yaşanıyor dedim içimden. Bir yandan da aklıma Gülen Gözler filmindeki Vecihi karakteri geldi 🙂 AVM’nin teras katına inebilirmiş aslında (İzin vermiyorlarmış), o zaman bizden önce yemek siparişlerini verirdi herhalde 🙂

Başlangıç sertifikası alabilmek için önce 20 saatlik bir teorik ders alınıyor. Öğrenilenlerin test edileceği bir sınavı geçtikten sonra yer çalışmaları başlıyor. Bu aşamada ayakların yerden kesildiği 6-7 metrelik alçak bir tepede çalışmalara başlanıyor. En yorucu kısım yer çalışmaları. Burada da genel gidişat iyiyse Kırantepe’de uçuşlara başlanıyor. Sertifika alabilmek için aşağıdaki videodaki gibi en az 7 adet yalnız uçuş yapmak gerekiyor. Uçuş sırasında eğitmen ile sürekli bir telsiz bağlantısı açık oluyor. Eğitim sonunda başarılı olanlara uluslararası geçerliliği mevcut olan FAI ve THK onaylı Yamaçparaşüt Başlangıç Sertifikası veriliyor.

Eğitim sırasında yer çalışmalarında sırtımda bir kanat taşımaya ve ona direnmemeye zor alıştım. İlk başta bir at gibi ona hükmedebileceğimi sanıyordum. Sonra yanıldığımı anladım. Yeri gelmişken paraşütlerin kumaş kısmına kanat veya kanopi deniyor. Konuşmalarda paraşüt değil daima kanat kelimesi geçer.

İlk uçuş öncesi ne olacağını bilmediğim için bir gerginlik yaşadım. Ancak sonraki uçuşlarımda adrenalinle birlikte keyif duymaya ve tekrar tekrar uçmak istemeye başladım. Eğitim sırasında kanat ve diğer tüm malzemeleri size eğitim aldığınız yer sağlıyor. Ancak başlangıç eğitimi sonrası bu spora devam etmek istiyorsanız sizden kendi uçuş malzemelerinizi satın almanız bekleniyor.


Bir kartal için süzülerek yere inmek sıradan bir olay. Bir insan için aynı duyguyu yaşamak heyecan verici bir deneyim.

Eğitim sırasında başka bir grup Abdullah hocadan izin alarak drone (yerden kumandalı hava aracı) ile özel video çekimi yaptılar. Görüntüleri biz de istedik sağolsunlar verdiler. Onların çekim yaptığı sırada bizim uçuş da denk gelmiş. Görüntüler belgesel çekimi gibi ve güzel.

1 haftalık eğitim süresince Serdivan akşamlarını kafe ve restorantların olduğu ana caddesinde geçirdik. Burada Mavi Durak Izgara isimli bir yerde ekmek arası arnavut ciğeri yedim. Çok lezzetliydi. Ya da gün boyu yorulup acıktığım için bana ne yesem lezzetli gelecekti bilemiyorum. Mekanda yemek kamyonu şeklinde dekorasyon yapmışlar. Dünyadaki trendler burada da yakından takip ediliyor. Başka yerlerde de yemek yedik. Farklı konseptte restorantlar var. Bir tanesinin konsepti çalışan giysileri ve dekarasyonu dahil herşey Redkit ve Dalton’lar üzerineydi.

Bu yazıyı hazırladığım sırada Türk cerrah Mehmet Susam’ın Wingsuit ile Alpler’den atlayışında öldüğü haberini okudum.Hem değerli bir doktor hem de 20 yıldır paraşüt atlayışları gerçekleştiren tecrübeli birinin kaybı hepimizi üzdü. Wingsuit ile bir tepeden atlayış ve kayalıklara yakın uçuşlarda hep tecrübeli kişilerin hayatını kaybetmesi bu sporun teknolojik açıdan gelişmeye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Yamaç paraşütünde acil durumlar için yedek kanat taşınıyor. Acil durumlarda onu çekip açabiliyorsunuz. Bir de güvenlik açısından şöyle bir durum var: Kanatlar başlangıç, orta seviye veya performans denilen cinste üretiliyor. Başlangıç seviye kanatlar bazı pilotaj hatalarını düzeltebilen güvenilir özellikler içeriyor. Pilotun yaptığı ufak hataları kanatın kendisi tolere edebiliyor. Ancak Wingsuit’de herhangi ufak bir hatanın telafisi yok. Yamaç paraşütündeki gibi bir tasarım veya yardımcı başka araçların Wingsuit için geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Ben yamaç paraşütünü dağ faaliyetlerimde zirveye tırmandıktan sonra iniş kısmında kullanmayı hayal ediyorum. Yabancıların deyimiyle Hike & Fly. Zaten yamaç paraşütünün ilk çıkış amacı da bu. Rüzgar hızı 30 km/s üzerinde olduğunda uçuş limitlerini geçmiş oluyor. Dağ koşullarında yüksek irtifadaki rüzgarlı ve stabil olmayan hava koşullarında uçmak için epey tecrübeli olmak gerekiyor.

Uçuş için şu malzemeler gerekiyor:
Kanat + ipler + yedek paraşüt + kask + kolon iplerinin bağlandığı, sırta geçirilen ve harnes olarak adlandırılan uçuş koltuğu. Bunlara ortalama 2000-3000 euro bütçe ayırmak gerekiyor. Günümüzde en hafif malzemeler kullanıldığında yaklaşık 6 kg kadar bir ağırlığı var bu malzemelerin. Tırmanış sırasında ciddi bir ağırlık bu. Normal bir ekipmanın 12-13 kg. kadar ağırlığı var. Standart uçuş koltuğu yerine tırmanışta kullandığımız emniyet kemeri çok kolay bir şekilde özel üretim yapılabilir tahmin ediyorum. Kask da zaten tırmanış için götürdüğümüz standart bir teknik malzeme. Sonuçta uçuş için ekstra 3-4 kilo’ya kadar inebilir taşıyacağımız malzemeler. İleride daha hafif ve ekonomik ürünler üretilmesini heyecanla bekliyorum…

Bu eğitim sayesinde Aerodinamik ve meteroloji ile ilgili güzel bilgiler de öğrenmek mümkün oluyor. Türk Hava Kurumunun hazırladığı Yamaç Paraşüt el kitabı burada var. İçinde güzel bilgiler var; okumanızı tavsiye ederim.

Ekstrem spor yapan insanların sahip olduğu motivasyonu uzun süre düşünüp anlamaya çalıştım. Sahra, Gobi çölü gibi 250 km’lik maraton parkurlarını koşanlar, kutbu yürüyerek geçmeye çalışanlar, dev dalgalarda sörf yapanlar, uçaktan paraşütle serbest atlayış yapanlar, helikopter ile dağın tepesine bırakılıp çığ tehlikesi altında kayak sporu (Heliski) yapanlar, dünyanın çeşitli yerlerindeki yüksek yapılara tırmanan ‘Örümcek adam’ lakabıyla tanınan Fransız tırmanışçı gibi insanlar, sadece adrenalin bağımlılığı ile yaptıklarını anlamlandırabilir miyiz? Aldıkları riskler gerçekten yaptıklarına değiyor mu? Ünlü olmak için mi akıl karı olmayan işler yapıyorlar? Bence hayır. Aldıkları risklerin farkındalar ve bu sporları ünlü olmak için veya amaçsız yapmıyorlar. Peki nedir bu amaç?

Herkesin kendine özel bir amacı var. Farklı bir açıdan anlatmaya çalışayım. Çevremdeki insanlardan gözlemlediğim bir örnek vereyim. Güvenlikli sitelerde yaşayanlar kendilerine ve çocuklarına her manada güvenli bir yaşam alanı – buna fanus da diyebiliriz – kurduklarında sıfır risk içeren bir hayat tarzı benimsiyorlar. Hedefledikleri bu hayat tarzını gerçekleştirmiş olanlarda, hapishaneye kapatılmış hissettiklerini ve hayatı ıskalıyorum düşünceleri içinde olduklarını görüyorum.

Karşılaştırma yapmak gerekirse ekstrem spor yapan insanların hayatı daha dolu dolu yaşadıklarını söyleyebilirim. “Hızlı yaşa genç öl” mesajı çıkarılmasını istemem bu anlattıklarımdan! Bu tür sporları yapan yakınlarınız, tanıdıklarınız varsa “ne gereği var, deli misin!” gözüyle değil daha açık fikirli olarak bakmanızı isterim. Ekstrem sporlar risk içerdiği için güvenliğe daha fazla önem verilir. Ama burada gösterilen dikkat ve güvenlik önlemleri, kaldırımlarında dahi trafiğin aktığı İstanbul caddelerinde çoğu zaman gösterilmez. Bu yüzden benim bakış açımdan İstanbul trafiğine dahil olup binlerce dikkatsiz sürücünün içinde trafik kazası geçirmek manasız gelir. İstanbul trafiğinde kontrol edemediğim daha çok risk var. Elimden geldiğince İstanbul’da kaldırımda yürürken bile sağa sola döneceğim sırada mutlaka arkamı kollarım. Çünkü ters yönden gelme gibi durumlar artık olağan hale gelmiştir. Kaldırımda motosikletli emekçi bir kardeşimle veya bisiklet süren bir gençle kucaklaşma ihtimalim ekstrem spor yaparken karşılaşacağım kaza riskinden daha yüksektir.

Bunu biraz da uçak yolculuğu ile diğer ulaşım yolları karşılaştırmasına benzetebiliriz. Uçak yolculuğu korkutucu olsa da istatistik olarak kara yolculuğuna göre daha güvenlidir. Peki okuması zahmetli bütün bu uzun cümleleri niye kuruyorum? Şu nedenle: Her ne kadar yaptığım şeyler bana göre ekstrem sayılmasa da yakınlarımdan bu yönde tepkiler alıyorum. Dağa gitmenin, zorlu koşullara gönüllü katlanmanın mantıklı  nedenlerini anlatmakta zorluk yaşıyorum. İnsanın kendine en yakın olduğu ve kendini özgür hissettiği yeri yaşamadan anlaması zor. Ben de artık işi dalgaya vurup kendisine yat alınan küçük çocuğun dediği gibi “Anlayamazsınız!” deyip geçiyorum 🙂

Sönmez Erkaya hocanın Ağrı Dağı kuzey rotasından kışın çıkış niyetini öğrendiğimde tereddüt etmeden geliyorum dedim. Kuzey rotası tehlikeli buz çatlaklarının olduğu zorlu bir rota. Yazın geldiğimde klasik rotadan tırmanmıştım. Üstelik sırt çantalarımızı atlar çıkarmıştı. Nuh Ararat‘ın  kurmuş olduğu mutfağı, aşçısı olan kampta kalmıştık. O faaliyetle bunu karşılaştırdığımda Nuh Ararat sahibi Mehmet Çeven bey sağolsun bize Ağrı Dağında 5 yıldızlı otel konforu yaşatmış! Şimdi daha iyi anlıyorum. Bu sefer lojistik hiçbir destek almadan tırmanış yapacağız. Yani ortalama 20-25 kg sırt çantalarımızı Ağrı eteğinden başlayıp yukarıya kendimiz çıkartacağız; çadırlarımızı kendimiz kuracağız ve yemekleri kendimiz hazırlayacağız. Literatürde 21 Aralık ile 21 Mart arası “Kış Tırmanışı” olarak adlandırılmaktadır. Dağcılar için önemli olan bu tarih aralıkları yaz çıkışına göre daha zorlu olduğu için ayrı bir prestije sahiptir.

Dağa gitmeden önce kondisyon ve dayanıklılık antrenmanları yapmak önemli. Ofis hayatı yaşayıp çalışırken birden kalkıp hadi ben dağa gidiyorum demek zor oluyor. Biraz kondisyonlu olmak gerekiyor. Ben de hazırlıklara iki ay öncesinden başladım. Bu süre zarfında Uludağ ve Aladağlar olmak üzere iki dağ zirve tırmanışı ile Ballıkayalar’da ve salonda tırmanış çalışmaları yaptım. Etkinliğe sayılı günler kalınca spor yapmayı bıraktım. Çünkü en ufak bir burkulma vb sakatlık sorunu yaşarsam dağda beni zorlayacağını biliyordum (Şehirdeyken yaşadığınız ufak bir ağrıyı dağa getirdiğinizde etkisini onla çarpmak gerekiyor. Hele sızlayan bir diş ağrısı aman ha sakın diş ağrısı varken dağa gitmeyin!).

Bir de iniş sırasında diz kapağım ağrıyordu. Bu konuda biraz araştırma yaptım ve dizlik kullanmaya karar verdim. Dizlik diz çevresindeki bağları destekleyip ağrı oluşmasını önlemede etkili oluyor.  Her daldan spor malzemeleri satan epey büyük bir mağazada dizlik buldum kendime. Yeri gelmişken iş arkadaşım Hakan’la bu devasa spor mağazasındaki ilginç buluşma öykümüzü okumak isterseniz tıklayın

Faaliyet öncesi plan yapmak ve ihtiyaç listesini yazılı hale getirmek önemli bir iş. Ben de öncelikle götüreceğim bütün eşyaları evde salona yayıp gözden geçiriyorum. Bunun için bir KontrolListesi yaptım. Yolculuk öncesi tüm malzemeleri bir araya toplayıp listede işaret koyuyorum. Böylece daha önceki yazımda da bahsettiğim malzeme unutma problemini yaşamıyorum. Bu kontrol listesinin içeriğini kendi ihtiyacınıza göre değiştirip siz de kullanabilirsiniz. Ayrıca kendim için bir envanter listesi hazırladım. Bununla da görsel kontrol yapıyorum.

Ağrı yolculuğuna bir gün var. Faaliyet öncesi ve sonrası ziyafet çekme adetim olduğundan güzel bir restoranda “damak çatlatan” lezzetlerle buluşuyorum. Büyük gün geliyor. Uçak fiyatları daha uygun olduğu için uçakla Kars’a gidip oradan kara yolculuğu yapmayı planlıyoruz. Kars’a ulaştığımızda Hava alanında bizi Ağrı’ya götürecek taksici Latif abiyle tanışıyoruz. Çantaları bagaja koymak için taksinin arkasına geçtiğimizde kapısında Latif abinin fotoğrafını görüyoruz.
“- Hayırdır abi bu foto ne için?”
diye soruyoruz. Mart ayı sonunda yapılacak yerel seçimlerde muhtar adayıymış. Latif abi Sarıkamış’ta yaşıyor. Bize çocuklarının eğitimi için çabaladığını anlatıyor. Ayrıca yol boyunca bölge ve gündem ile ilgili hararetli konuşmalar yapıyoruz. Üç saatlik yolculuk göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.

DoğuBayazıt’a vardığımızda hava kararıyor. Geceyi burada otelde geçireceğiz. Otele vardığımızda bizi lobide ekibimizden Kürşat ve Ferhat karşılıyor. Küçük Ağrı dağına da tırmanmak istediklerinden bizden 2 gün önce gelip bu zorlu faaliyeti de başarıyla tamamlamışlar. Küçük Ağrı dağı, Büyük Ağrı Dağı’nın hemen yanı başında yükselen bir dağ. İsmi Büyük Ağrı dağına saygı duyularak verilmiş olmalı. Çünkü 3896 metre yüksekliğinde olan bu dağ aslında hiç de küçük sayılmaz.

Merhabalaşıp kendilerini tebrik ediyoruz. Eşyalarımızı odalara yerleştirdikten sonra lobide çadır paylaşımları yapılıyor. Herkesin çadırı olmasına rağmen, ağırlık azaltmak için yanımıza az sayıda çadır alıp ortaklaşa kalacağız. Benim çadır büyük olduğu için üç kişi kalacağız. Ben, Hakan ve Halit. Yemek işini ortaklaşa yapacağımızdan hep beraber  market alışverişine gidiyoruz. İştah açıcı yiyecekler almak hedefimiz. Dağda temiz su bulmak zor olduğundan Hakan ve Halit’e küçük şişelerde pet şişe su almalarını tavsiye ediyorum. Daha çok abur cubur ve diğer katı yiyeceklere ağırlık veriyorlar. Market alışverişini bitirip otele dönüyoruz. Lobide hep birlikte oturup Sönmez hocanın faaliyet planını dinliyoruz. Jandarmanın dağın kuzey rotasından tırmanışa izin vermediğini ve klasik rotadan tırmanış yapacağımızı anlatıyor. Jandarmaya haber vermeden çıkılamaz mı diye bir düşünce akla gelebilir. Böyle bir denemeye kalkışmak pek akıllıca bir hareket olmayacaktır. Çünkü hava açıksa beyaz kar üzerinde uzaktan kolayca görüyorlar. Ayrıca şöyle bir haber var: Cilo dağına izinsiz çıktıkları sonradan tespit edilen dağcılara ceza verilmiş. Bu yüzden kurallara uymak zorundayız. Hava durumunu kontrol ediyoruz. İlk günden sonra hava sıcaklığı artacak görünüyor. Ama bizim için önemli olan rüzgar durumu. 25 Km/saat üzerindeki rüzgar hızı sıkıntı yaratmaya aday. Sohbet biterken Kürşat, aspirin alıp almadığımızı soruyor. Yanımızda olmadığını söylüyoruz. Yüksek irtifada kan pıhtılaşma eğilimine girdiği için akışkanlığını arttırmak için faydalı olacağını söylüyor. Hakan’la Doğubeyazıt sokaklarında dolaşmaya çıkıyoruz. Biraz turladıktan sonra nöbetçi eczane bulup aspirin alıyoruz.

1. Gün:

Ertesi sabah erken kalkıp güzel bir kahvaltı yapıyoruz. İlk defa İran peyniri yiyorum. Kaymak gibi yumuşacık bir peynir, hoşuma gitti. Kahvaltı sonrası bizi Eli köyüne götürecek minibüse çantalarımızı yüklüyoruz. Minibüse binip yola koyulacağımız vakit Tarık abinin gelmediğini fark ediyoruz. Hemen kontrol için odasına çıkıyoruz. Tarık abi odasında dinleniyormuş. Hareket saatinin 1 saat daha geç olduğunu sanıyormuş. Kısa bir bekleme molasından sonra o da aramıza katılıyor ve yolculuğa başlıyoruz. Eli köyüne vardıktan sonra minibüsten inip çantalarımızı sırtımıza yükleniyoruz.

Saat 10:00

Yürüyüşe başlıyoruz. İlk dakikalar kolay geçiyor. Hepimiz uykumuzu almışız. Sıkı bir kahvaltı yapmışız. Ağrı Dağı eteğinde uçan güvercin gibiyiz. Herkesin neşesi yerinde. Ancak bir iki saat içinde eğim dikleşmeye başladığında sırt çantası “anneanne evindeki 30 kiloluk beton yorgan” gibi ağırlaşmaya başlıyor. Üzerime yaptığı baskı ile ne elimi ne kafamı bir yere oynatabiliyorum. Azcık üzerimden kaldırayım istiyorum ama ne mümkün. Çöküyor üstüme. Geride kalıyorum. Tarık abinin de dizi ağrımaya başladığından o da geride kalıyor. Hava puslu, inceden kar yağıyor. Neden bilmem dilimde “Bir kar yağar ince ince…” türküsü tutturuyorum. Herhalde moral takviyesine ihtiyacım var.

Saat 16:00

3200 metreye üçümüz Halit, ben ve Hakan beraber ulaşıyoruz. Hepimiz çok yorgunuz. Öncelikli olarak çadırı kurmalıyız. Çadırı sabitlemek için de etraftan taş bulup getirmeliyiz. Ancak o kadar yorgun durumdayız ki uzaktan taş taşımak inanılmaz zor geliyor. Etrafta var olan taşların çoğu kar altında daha doğrusu buza saplanmış. Bir tanesini yerinden çıkarmak için etrafını kazma ile kazmak ve yoğun emek vermek gerekiyor. Şiddetli bir rüzgar var. Benim çadır 1.35 metre yüksekliğe sahip. Normal koşullarda bu yükseklik güzel bir konfor sağlıyor. Ancak aynı zamanda çadırın rüzgar yönünden de etkilenmesine neden oluyor. Yüksek irtifada, şiddetli rüzgara karşı alçak çadırın avantajı var. Ben, Halit ve Hakan üçümüz de çadırı kurup sabitlemek için sanki son gücümüzü harcıyoruz. Rüzgardan dolayı çabalarımızın yeterli gelmediğini görünce yanımızdaki çadırda kalan Ferhat arkadaşımızdan yardım istiyorum. Sağolsun yardıma geliyor. Yorgunluğun vermiş olduğu yoğun duygu durumu Hakan’ı epey etkilemiş olacak ki çadır kurulumu sırasında yoktan yere Ferhat’la kısa süreli bir polemik yaşıyorlar. Çadırı kurup herkes çadırına çekildiğinde ortam sakinleşiyor.

Hava epey soğuk. Sıcak bir şeyler içmek istiyoruz. Çadırın hemen kapı önünden başlayan 1 metre karelik bagaj olarak adlandırılan kapalı boş bir alanı var. Burada ocağı kurup, çevreden topladığımız karları tencereye doldurup ısıtmaya başlıyoruz. Tarık abi de bir süre sonra kamp alanına ulaşıyor. Sönmez hoca Tarık abinin çok yorgun olmasından dolayı yeni çadır kurmamasını ve geniş olan bizim çadırımızda kalmasını istiyor. Tarık abi çadırımıza geldiğinde içeride 4 kişi oluyoruz. Su ısınıyor. Hepimiz sallama çay içiyoruz. Biraz kendimize geliyoruz. Çorba hazırlamak için çantamdan büyük tencereyi çıkartıyorum. Karla doldurup ocağın üstüne bırakıyorum. Arada bir suyun kaynayıp kaynamadığına bakmak için ocak başına dönüşümlü geliyoruz. Halit’in tencereyi kontrol ettiği sırada ocak tüpü baş kısmından alev alıyor. Alevler 70-80 cm yüksekliğe ulaşıyor. Heyecan yaşıyoruz. Allah’tan panik yapmayıp Halit ve ben hemen doğru hareketi yapıp ocağın üstüne doğru elimizle kar atıyoruz. Tüp üstündeki alevler sönüyor. Ancak ocak halen yandığı için tüp tekrar alev alıyor. Yine elimizle tüp ve ocak üstüne kar atıyoruz. Neyse ki bu sefer tamamen sönüyor. Gaz vanasını kapatıyorum. İlk kez karşılaştığım bir durum bu. Sanırım su kaynadı mı diye kontrol ettiğimiz sırada tüpü kontrolsüz bir şekilde hareket ettirdik, tüp başlığı gevşedi ve gaz kaçırdı. Yaşadığımız heyecan öyle gerçek ve kuvvetli ki tekrar ocağı açmaya cesaret edemiyoruz. Bu korku bilindik birşey kısaca yusuf yusuf olarak adlandırılıyor 🙂 Yanımızda getirdiğimiz kuru gıdalarla akşam yemeğini yedikten sonra erkenden yatıyoruz.

2. Gün: 

Sabah 08:00

Kalkıyoruz. Çadırlardan birinin içinden güzel bir müzik sesi geliyor. Herkes kendi çadırında sabah kahvaltısını yapıp yavaş yavaş toparlanıyor. Ağırlık yapmaması için bize heyecan yaşatan ocağımı, tüpümü ve birkaç eşyamı bu kampta bırakıyorum. Dönüşte alacağım. Halit’te de ocak var onu kullanacağız. Hedef 4200 metre. Orada zirve öncesi son kampı kuracağız. Yola çıkmadan önce aspirin yutuyorum. Hakan da bir aspirin ağzına atıp benden su istiyor. Ben aspirini susuz yuttuğum için Hakan’a da yut gitsin diyorum. Hakan bir bardak su esirgediğimi düşünüp bozuluyor. Suyum çanta içinde ve kolay ulaşılabilir bir yerde değil. Ayrıca alışveriş sırasında su alın tavsiyemi dinlemedikleri için bu şekilde davranıyorum. Ağustos böceği ile Karınca hikayesi geliyor aklıma ne yapayım. Yoksa bütün suyum arkadaşıma feda olsun.

Sırt çantam hafifleyeceğine sanki daha da ağırlaşmış. Sanırım yükseklikten dolayı… Ufak bir adım atsam dahi nefes nefese kalıyorum. Oksijen azlığı ile ilgili bir durum bu. Bilinenin aksine yüksek irtifada oksijen oranı az değil. Her yerde olduğu gibi yaklaşık olarak havanın beşte biri oksijen. Yalnız atmosfer basıncı az olduğu için oksijen seyrek. Dolayısıyla deniz seviyesindeki aynı miktar oksijeni alabilmek için yüksekte daha fazla soluk alıp vermek gerekiyor. Sonuç olarak yüksek irtifada akciğer ve kalp daha çok çalışıyor. Yine saat 16:00 gibi 4200 metreye ulaşıyoruz.  Hava düne göre daha iyi. Çadırımızı kurduktan sonra hemen içine giriyoruz.  Bir şeyler atıştırıp erken kalkacağımız için hemen uykuya dalıyoruz.

3. Gün: 

Saat 01:00

Alarm sesine uyanıyorum. Uyku tulumunun üzeri fırtınadan dolayı nemli ve ıslak. Halit, Hakan ve Tarık abi uyuyorlar. “Arkadaşlar, saat 01:00 oldu.” diye sesleniyorum. Hiç hareket yok. Uyumaya devam ediyorlar gibi. Ben yerimde doğrulup sessizce kahvaltı yapmaya başlıyorum. Biraz sonra Hakan doğruluyor. Halit ve Tarık abi de uyanıyorlar. Halit bacaklarında ağrı olduğu için gelemeyeceğini söylüyor. Bizim önümüzde iyi bir performansla kamp alanına gelmişti. Ancak bacağını zorlamış anlaşılan. Gelmesi için teşvik etmeye çalışmıyorum. Çünkü fiziksel durumunu bilemediğim için yanlış yönlendirmek istemiyorum. Kendi durumum da çok iyi değil aslında. Hatta bıraksalar o yorgunlukla 2 gün uyurum ama son derece kararlı bir şekilde zirveye ulaşmak isteği var içimde. Tarık abinin de dizinde ağrı var, o da gelemeyeceğini söylüyor. Halit’in ayakkabısı ve eldiveni daha iyi olduğu için Hakan ödünç alabilir miyim diye soruyor. Halit izin veriyor. Hakan’la kahvaltımızı yapıp hemen çadır içinden çıkıyoruz. Zirve yolculuğuna başlamak, uzay mekiğinin ilk kalkış anına benziyor. En zorlu yeri ilk kalkış anları. Uyandıktan sonra geri sayım başlıyor. Dünyanın çekim alanından yani sıcak uyku tulumundan ne kadar hızlı çıkarsan o kadar iyi. Ondan sonrası zaten uzay aracının yakıt tanklarını atıp ufak gazlarla yol alması şeklinde devam ediyor…

Geceleyin tırmanışa başlamanın amacı şu:  Havanın en soğuk olduğu sabah saatlerinde çığ riski daha düşük. Bir de zirveye en geç öğlen saatlerinde ulaşmak gerekiyor. Öğleden sonra Türkiye dağlarında hava şartları bozulabiliyor. Bu nedenle gece saatlerinde tırmanışa başlamak gerekiyor.  Yemek yiyip, hazırlandıktan sonra yola çıkıyoruz. İlk dakikalar çok önemli. Hızlı gidip henüz soğuk olan bünyeyi zorlamamak gerekiyor. Yoksa erken havlu atıp tırmanıştan vazgeçmek zorunda kalınabiliyor. Çok ağır adımlarla ilerliyoruz. Benim yürüyüşüm Mehteran yürüyüşü gibi. İki adım ileri gidip duruyorum; kafamı kaldırıyorum önü veya arkayı kontrol ediyorum. Hakan istese basıp gidebilecek kondisyona sahip ama benim yürüyüş tempomu beğendiğinden sürekli arkamdan takip ediyor.

Kramponla dik eğimleri kolay tırmanmak için bazı yürüyüş teknikleri var. Onların ata sporu olduğu için Fransız ve Almanlar bulmuş. 45 dereceye kadar eğimlerde diz hafif kırılmış, ayak tabanı tam basılarak ördek yürüyüşüne benzer bir yürüyüş yapılıyor. 45-65 dereceye kadar olan eğimlerde yamaca yan dönülüp ayaklar çapraz geçişle (reverans yapan birini düşünün) ilerleniyor. 65 dereceden sonra taban tam basılması mümkün olmadığı için Fransız tekniğinin yerine Alman tekniği denen yöntemle yani ayak burnuna basarak ilerleniyor. Alman tekniği baldır kasları için son derece yorucu bir yürüyüş tarzı olmasına rağmen kullanmak zorunda kalınan bir teknik. Karın sertliği de tırmanış için önemli bir durum. Kar sert ise öndeki iz açıyor arkadan gelenler o izleri kullanarak merdiven gibi kolayca tırmanabiliyorlar. Kar yumuşak ise merdiven gibi basamaklar oluşmadığından grup için yürüyüş daha zorlu oluyor.

Hava aydınlanmak üzere. Hakan birkaç kez üşüdüğünü söylüyor. Birazdan güneş doğarsa belki biraz ısınabiliriz diyorum. Meğer Hakan üşüdüğünü birkaç kez tekrarlayarak, kampa geri dönelim beklentisiyle söylüyormuş. Bunu daha sonraki konuşmamızda öğreniyorum. Beni kararlı görünce açıkça dönelim diyememiş. Bir süre sonra önümüzde Aydın abinin bize doğru geldiğini görüyorum. Yan yana gelince bize parmaklarında bir sorun yaşadığını söylüyor. Aydın abi fizik ve zihin olarak bizden daha iyi durumda olmasına rağmen eldivenlerindeki ufak bir deformasyon yüzünden geri dönmek zorunda kalıyor. Onun adına üzülüyoruz. Daha sonra kampta buluştuğumuzda önemli bir sorun yaşamadığını ancak soğuk ısırması nedeniyle bir parmağında his kaybı yaşadığını öğreniyoruz. Tırmanışın başarılı olabilmesi için bu üç şartın mutlaka bir araya gelmesi gerekiyor:

1. Zihinsel hazırlık
2. Vücudun fit ve antrenmanlı olması
3. Dağcılık malzemelerinin eksiksiz olması ve doğru kullanılması.

Saat 10:30

Cehennem Deresi denilen yere ulaşıyoruz. Burası Atlas dergisi yazarlarından dağcı İskender Iğdır’ın Nasuh Mahruki liderliğinde çıkış yaptıklarında talihsiz bir kaza geçirerek hayatını kaybettiği yer. Son derece dikkatli geçilmesi gereken bir yan geçiş var. Cam buzul kaymaya çok müsait bir ortam sunuyor. Krampon takmadan geçmek çok riskli. Eğer yine de kayıp düşerseniz hemen kazmayı saplayıp durmaya çalışmak gerekiyor. Yoksa krampon takılıyken de yüzlerce metre aşağıya uçmak olası.

Saat:11:00

Midem hafiften bulanıyor kusma isteği duyuyorum. Ama genel olarak iyiyim. Kısa bir dinlenmeden sonra 5137 metrede zirveye ulaşıyoruz!

Fotoğrafta güneşli ve açık bir hava görünmesine rağmen zirvedeki hava şartları uzun süre durmamıza imkan vermiyor.  Hakan alel acele birkaç fotoğrafımı çekiyor. Tebrik ve kutlama merasimini kısa kesip zirvede en fazla 5 dk. kaldıktan sonra hemen inişe geçiyoruz.

Diğer bir flamayı rüzgarda elimden kaçırınca Mehmet abi ile Adım Adım flamasını birlikte açıyoruz. Arka planda çerçeveye giren Sönmez hoca.

Zirve fotoğrafı çektirirken dikkat edilecek şeyler:

Dikkat edilecek bir kaç nokta var. Bu fotoğraflarda bolca örneğini görebilirsiniz 🙂 Yüksek irtifada beyninize yeterli oksijen gitmeyeceği için önceden plan yapın. Yoksa benim gibi düşünmeden fotoğraf çektirip komik görüntü verebilirsiniz. Bir kere en önemlisi kazmayı benim tuttuğum gibi kazma gibi tutmayın 🙂 Bilekliği mutlaka elinize geçirin. Fotoğraf için mont ceplerinden telefon çıkardıysanız cep astarı dışarı çıkmış olabilir içine sokun. Bir de mont şapkanızı düzeltip kar gözlüğünü birkaç saniye de olsa çıkarın ki sonra benim gibi Ninja Kaplumbağalar’a benzemeyin. Ben ettim siz etmeyin 🙂

Kampa dönerken hava bozuyor. Benim çadırın bir tarafındaki kazıklar yerinden kurtulmuş neredeyse uçup gidecekmiş yarısı havada duruyor. Çadır çokluğundan düz geniş bir alan kalmadığı için yeri kötüydü. Neyse ki uçup gitmemiş en azından. Çadırın kazıklarının tamamen yerden kurtulup uçmaması için iki elimle tutuyorum. Eşyaları hızlıca toplayıp dağdan dönüş kararı alıyoruz. Normalde bir gece daha dinlenip ertesi gün dağdan inecektik. Ancak hava durumunun daha kötü olacağını öğrenince beklemeden 4200 kampını toplayıp aşağı iniyoruz. Ekibin çoğu popo üstü oturup kayarak iniyor. Ben sırt çantama bağlı eşyaların çokluğundan oturup kaymayı beceremiyorum. Yürüyerek geliyorum ve geride kalıyorum. Tarık abi de dizi ağrıdığı için geride kalıyor. Aydın abi dinç olduğu için en önden gidiyor. 3200 kampına uğrayıp orada bıraktığımız eşyaları alıp devam edecek. Önden giden hızlı grubu bekletmemek ve çok geç saatlere kalmamak için elimizden geldiğince acele ediyoruz. Bu nedenle Aydın abinin benim eşyaları da alacağını düşünüp kampa uğramadan geçiyoruz. O da benim kampa uğrayıp eşyalarımı alacağımı düşünmüş. Orada ocağımı ve ufak bir iki eşyamı bırakmış oluyorum bu iletişim sorunu nedeniyle. Neyse sağlık olsun. Bu arada önden giden Aydın abi karanlıkta yolu şaşırıp Eli köyü yerine başka bir köye ulaşmış 🙂 Daha sonra bir araç kiralayıp Eli köyüne geliyor.

Biz Sönmez hoca’daki GPS cihazıyla ilerliyoruz. Ay ışığı olmadığı için zifiri karanlıkta kafa lambalarımız önümüzü aydınlatıyor. Gittiğimiz yönü biliyoruz ancak arazide olduğumuz için gittiğimiz yer düz bir alan değil, patika yol bile yok. Yolumuz üzeri karşımıza vadi çıkıyor. Mecburen sırt çantamız ile vadiye inip kaya tırmanışı yaparak vadiyi geçiyoruz. Eli köyüne 23:00 gibi varıyoruz. Sabah 02:00 ile akşam 23:00 arası neredeyse 21 saat süren faaliyet sona eriyor. Ayaklarım hiç dinlenmeden 21 saat dağ botu içinde haşat oluyorlar. Sağ ayak baş parmağımda kan toplanmış. (Doktora gidip içindeki kanı boşalttırsam da 2-3 hafta içinde tırnağım kararıp düşüyor. 8 ayda yeni tırnak çıktı ve eski haline döndü neyse ki). Minibüsle Doğubeyazıt’a dönüyoruz. Otele eşyaları bırakıp içecek bir şeyler almak için dışarı çıkıyorum. O saatte bir tane Tekel bayi açık. İçerideki yaşlı amca dağcı kıyafetleri ile çok yorgun halimi görünce şaşırıyor. İçim yanıyor. Canım tuzlu bir ayran çekiyor. Ayran var mı diye soruyorum. Sanırım Tekel bayisinde bu soruyu sormama daha çok şaşırıyor. Ayran yokmuş. Neyse ki su var. Susuzluğumu gideriyorum.

Ertesi gün kahvaltı sonrası şehir gezisi yapıyoruz. İshakpaşa Sarayını geziyoruz. Avlusunda gördüğüm hoşuma giden bir kare yakalıyorum. İshakpaşa sarayı ile ilgili daha fazla fotoğrafı Doğu Gezisi yazımda bulabilirsiniz.

Dönüş yolu yine Latif abinin taksisi ile Doğubeyazıt’tan Kars’a doğru.

Herkesin üstünde tatlı bir yorgunluk var. Camdan dışarı bakıyorum. Neredeyse bir saattir yoldayız ama Ağrı dağı tüm heybetiyle hala karşımızda hiç ufalmıyor. Kulağımda Ağrı Dağı Efsanesi müziği çalıyor. Bir sürü anı biriktirmişim, anılar geçiyor gözümün önünden. Dağın çevresinde dolaşan, çekiminden kurtulamayan küçük bir uydu gibi hissediyorum…