Yazan

Ali Doğuyıldız

Browsing

Bu benim ikinci Cilo kış tırmanış faaliyetim oldu. Daha önce 2013 yılında basında da yeralan önemli bir kış tırmanışı yapmıştım. http://arsiv.tdf.gov.tr/32-yil-sonra-reskouludoruk-ilk-kis-tirmanisi/

18 Mart 2019’da 3 arkadaşımla beraber İstanbul Sabiha Gökçen havalimanından Van’a uçtum. Oradan saat başı kalkan şehirlerarası minibüsle Yüksekova’ya geçmekti planımız. Sabiha Gökçen havalimanının bize yakınlığı nedeniyle böyle bir seçim yaptık. Takımın geri kalanı (8 kişi) Avrupa yakasındaki havalimanından doğrudan Yüksekova’ya uçtular. Sabiha Gökçen’den bizim gittiğimiz tarihlerde Yüksekova’ya doğrudan uçuş bulunmuyordu. Ancak bizim izlediğimiz güzergah hem bütçe olarak daha ekonomikti hem de artık İstanbul’da hangi yakada oturuyorsanız oraya yakın havalimanını tercih etmek bir yere gitmeye karar verirken en önemli belirleyici oluyor.

Uçuş günü geldiğinde uçağa binip yerime oturduktan sonra kimliğimin cüzdanımın içinde olmadığını fark ettim. Başımdan aşağı kaynar su dökülmesi hissettiğim durumlardan biriydi bu. Hiç sevmediğim bir duygu durumu… Koltukta rahat rahat oturuyordum ama tüm düşüncelerimin önüne geçen beni rahat bırakmıyan bir sıkıntı oluştu bende. Tüm ceplerimi kontrol ettim ama yok. Son kimlik kontrolünden sonra uçağa binerken düşürdüm herhalde. Van’a indiğimizde kabin amirine durumumu anlattım. Bagaj alımı kısmında beklememi ve uçak içinde bulunursa kimliğimi bagaj alımı kısmına getireceklerini söylediler. Malesef uçak içinde bulunamadı. Sabiha Gökçen havalimanı yer hizmetleri numarasını İnternetten bir şekilde buldum. Kayıp eşya ofisini arayıp kimlik bulunup bulunmadığını sordum. Onlar da olumsuz yanıt verdiler…

Van’daki havalimanında yapacak birşey kalmayınca 3 arkadaşımla şehir merkezine gitmek için taksiye bindik. Taksici çantalarımızdan dağcı olduğumuzu anladı. Cilo’ya çıkacağımızı söyledik. Taksici,
– Bu havada ne işiniz var orda abi başınıza birşey gelir
diyerek endişelendi ve bizi vazgeçirmeye çalıştı. Van’ı gezdirebileceğini, evine davet ederek misafiri olmamızı istedi. Bir dahaki sefere inşallah deyip samimi daveti için teşekkür ettik.

Sırt çantalarımızı şehirlerarası yolculuk yapacağımız firmanın yazıhanesine bıraktık. Bir lokantaya girip yemek yedik. Ben tabii aklımdan geçen bir sürü düşünce nedeniyle yemekten bir tat alamadım. Yemek sonrası arkadaşlarla yürüyerek Van il nüfus müdürlüğüne gittik. 900m uzaktaydı. Sora sora kolayca bulduk. Nüfus dairesinde şefle görüştüm. Adıma yeni bir kimlik çıkaramayacağını söyledi. Yanımda TDF dağcılık lisansımdan başka bir kimlik yoktu. Onda da soğuk damga yoktu. Kimliğin ispatı için tahkikat açılıyormuş, uzun süren bir işlemden bahsetti. Oradan elimiz boş döndük. Aklımıza karakola gitmek geldi. Yolda sürekli kimlik kontrolü olacağını biliyordum. Belki bir tutanak tutturursak işimize yarar diye düşündük. Yakınlardaki bir karakola girip danışmadaki memura durumumu anlattım. O da bu işleri artık nüfus il müdürlüklerine devrettiklerini ve 199’u arayıp kayıp kaydı bırakmam için yönlendirme yaptı. Oradan da elimiz boş ayrıldık. Van caddelerinde turlarken, Yüksekova’ya en son sefer saati olan 16:00 yaklaşmakta olduğu için çaresizce yazıhaneye döndük. Son sefere bilet alıp şehirlerarası yolculuğumuza başladık. Araç içinde yolculuğumuz sohbet ederek devam etti. Hava kararmaya yakın bir dinlenme tesisinde mola için durduk. Tesis içinden bir genç koşturarak buz gibi soğukta dışarı çıkıp aracımızın kapısını açtı ve hoşgeldiniz dedi. Bize çay ısmarladılar. Bizim batıda alışık olmadığımız şeyler…Doğu – Batı farkı…

Yüksekova’ya yaklaştığımızda yolda Jandarma ve Polis kimlik kontrolleri başladı. Bilinmezlik bende endişe yarattı. Beni belli bir süre tutabilirlerdi. Bu da Yüksekova’daki grubumuza yetişememek ve benim için faaliyetin iptal olması anlamına gelirdi. Her seferinde dağcılık lisansımı gösterdim ve durumumu anlattım. Kimseye tavsiye etmiyorum ama adrenalin meraklılarına bilgi vereyim… Olur da OHAL’de kimliksiz dolaşmak adlı bir challange yaparsanız iyi adrenalin yaşatıyor 🙂 Buradan çıkardığım ders, yolculuklarda ayrı bir çantada ehliyet, pasaport vb 2. bir kimlik taşımalı! Dönüşü nasıl yaptım diye merak edenler olabilir. Şöyle bir çözüm buldum. Ailemi arayıp ehliyetimi kargoyla kaldığım otele göndermelerini istedim. Denemedim ama büyük ihtimalle dağcılık lisansımı gösterip uçağa binemezdim 🙂

Neyse ki Yüksekova’ya sorunsuz geldim. Diğer havalimanından gelen arkadaşlar çoktan otele yerleşmişler. Hemen yakınlarda bir lokalde bizim için hazırlanan hoşgeldin yemeğine katılmışlardı. Biz de eşyalarımızı otele bırakıp arkadaşlarımızın yanına gittik. Yemek sonrasında Yüksekova Doğa Tutkunları ekibi ile birlikte beraber şarkı türkü söyledik. Saz çalan, türkü söyleyen pırıl pırıl gençlerle güzel bir akşam geçirdik.

Birinci Gün:

Sabah araçlarımızla Yeşiltaş karakoluna geldik. Mehmetçikle tanıştık. Bizi sıcak karşıladılar. Komutan destekleyici konuşmasıyla motivasyonumuzu güçlü tuttu çok teşekkür ettik. 2013 yılında geldiğimde başka bir komutan kimliklerimizi alıp hepimize tek tek kendi isteğinle mi geldin diye sormuştu. Yaklaşım, motivasyon açısından çok fark yaratıyor. Toplu hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra yüksek moralle sırt çantalarımızı yüklendik ve yola koyulduk.

Serpel yaylasına ulaşana kadar başından sonuna yoğun batak karda ve kar yağışı altında ilerledik. Birçok çığ etabını geçtik. Bu manzaraya şahit olunca biraz moraller bozuldu. İlk bölüm böyleyse sonraki kısımlar daha problemlidir herhalde diye düşünüyorduk… Görüntü Nepal veya Pakistan’daki Karakurum sıradağlarını andırıyordu.

Yanımda iç, orta ve dış olmak üzere 3 adet eldiven vardı. Ben orta eldiven yeterli olur düşüncesiyle tek eldiven takarak yola koyuldum. Elimdeki eldiven akşama doğru ıslandığından artık parmaklarımı üşütmeye başladı. Diğer eldivenler sırt çantamda ulaşması biraz zor yerdeydi. Kamp yerine ha ulaştık ha ulaşacaz derken üşenip eldiven değiştirmeyi sürekli erteledim. Hava kararırken rüzgarın şiddetini arttırmasıyla birlikte acı duymaya başladım. Bu hatamı neredeyse parmak uçlarımı dondurarak ödedim. Buradan çıkardığım ders, eldivenleri çantada her zaman kolay ulaşılacak yere koymalı!

6.5 km’lik yolu 10 saat gibi bir sürede alarak Serpil Yaylası kamp alanına(2100m.) geldik. Ancak burada hemen her yerde çığ riski mevcut olduğunu gördük. Sonuçta kötünün iyisi yeri seçtik. Daha önce çığ düşmüş, kar yükünü bir nebze azaltmış yere hava kararırken çadırlarımızı kurduk.. Ve uyku tulumlarının içine girdik. O soğukta kaz tüyü uyku tulumlarının konforu öyle iyi geliyor ki anlatamam. Ana kucağı gibi…

İkinci Gün:

Ertesi gün hava aydınlanırken uyanıyoruz. Güneş ışığı henüz bizim çadırların üzerine vurmamış. 40-50 m ileride yamaca vuruyor ama güneş ışığı doğrudan üzerinize gelmiyorsa, buzdolabı gibi soğuk hissediliyor ortam. O yüzden az ötede görünen güneşin vurmasını iple çekiyoruz.

Bu arada kahvaltı hazırlıklarına başladık. Çadır arkadaşımla dereden su çekeceğiz ama 3-4 metrelik kar yüksekliğinden dereye ulaşmak mümkün olmuyor. Boş pet şişeyi ipe bağlayıp dereye saldık. Pet şişe hafif olduğundan dereye batmıyor ve içine su dolmuyordu. Termosuma ip bağlayıp dereye attık. Eskimo’ların balık tutması gibi bir görüntümüz vardı. Termosta karabina takılabilir olması önemliymiş. Burada tecrübe ettik. Yarım kesilmiş pet şişe veya yemek kabına ip bağlayıp suyu dökmeden yukarı çekmek mümkün olmayabilirdi. Çünkü ip aşağıya kuyu gibi tam düz inmiyordu. Termosla dökülmeden su çekebildik. Hiç su çekemeseydik kartuşla kar eritip gereksiz gaz harcayacaktık. Kamptaki herkesin tüm su ihtiyacını en ekonomik şekilde böylece karşılamış olduk.

Dünkü hava durumu ve çığ etapları nedeniyle motivasyonu düşen ve devam etmekte kararsız kalan arkadaşlarımız oldu. Yapılan teknik toplantıda 6 kişi dönmeye karar verdi. Ocak kartuşlarını ve fazla yiyeceklerini alıp vedalaştık. Onlar yerel rehberle dönüş yoluna girdiler. Biz de çadırın birini bırakıp diğer çadırları ve sırt çantalarımızı toplayarak kamp yüküyle yola çıktık.

2900 metredeki Horkedim yaylasına ulaşmak için, kamp yükü dolu sırt çantalarımızla yaptığımız 800 metrelik Azap Kulvarı adını verdiğimiz dik etap, bizi bir hayli zorladı. Sırt çantam sanki kurşun gibi ağırdı. 4 kişi kaldığımız ve dönüşümlü taşıdığımız çadırım 5.6 kg ağırlığındaydı. Diz seviyesinde kara ayağı saplayıp kaldırmak petrol kuyusuna sondaj açmak gibi bir görüntüyü andırıyordu. Ayağımı kaldırıp bir sonraki adımı kara vurmak için gerilince sırttaki ağırlık beni geriye çekiyordu. Sırtta o kadar ağırlıkla karda iz açmak tam bir eziyet oldu. Parayla çekilecek eziyet değildi bu. Takım çalışması olmasaydı 2 gün sürerdi herhalde tırmanmak. Takım çalışması ve inanç olmasaydı katır gibi bu kadar ağırlık altına girip eziyet çeker miydim hiç sanmıyorum. Sabah başladığımız tırmanış gece 22:00’e gelirken bitik bir halde kamp yeri bakarak devam ediyordu. Hedefimiz 2900’deki yaylaya tam gelemeden 100 metre daha aşağıda, hafif eğimli bir yerde kamp attık. Ertesi gün neyse ki dinlenme günüydü.

Ücüncü Gün:

Dinlenme gününde uyandık. Kahvaltı yaptık. Günü ufak tefek işlerle ama dinlenerek geçirdik. Sönmez hoca konu mankeni olarak fotoğraflarımıza güzel bir katkı sağladı. Ancak bu kendisine güneş yanığı acısı olarak döndü 🙂

50 faktör kremler olmadan böyle bir ortamda vücudu açık bırakınca hemen hiç anlamadan yanıyorsunuz. Solaryumdan daha etkili bir yer dağlar…
Kürekle kar bloklarını tuğla gibi kesip kadın ve erkek ayrı ayrı tuvaletler inşa ettik. Alaturka tuvaletler doğada büyük konfor ve güven sağlıyor. Ancak İHA’lara karşı savunmasızdık 🙂
Öğlen Sönmez hocanın çadırında toplanıp teknik toplantı yaptık. Ve zirve taarruzu için gece 00:00’da kalkmaya karar verdik.

Hava kararınca uyku için herkes çadırına çekildi. Ben farklı zaman dilimlerinde kolay uyuyabilen biri değilim. Çadır arkadaşlarım uyuyabilirken ben çoğunlukla gözlerim açık uyanık bekledim.

2013 yılında geldiğimde İHA’lar sürekli kampımız üstünde uçtuğu için doğanın kucağında o sessizlik içinde çok gürültü geliyordu ve gece uyuyamamıştım. Bu sefer teknoloji ilerlemiş epey yukarıdan uçuyorlardı ve sesi azdı.

Dördüncü Gün:

Gece 01:00 gibi zirve kampımızdan hareket ederek zirve rotasına girdik. 3700-3900 metre arasındaki dik etap güneşle beraber epey yorucu oldu. Üstümüzde güneşli açık mavi bir gökyüzü, altımızda buz gibi beyaz bir örtü var ama ben ufuksuz bir çölde kalmış gibiyim. Çok yakın görünen tepelerin biri bitiyor biri başlıyor. Zirve görünmüyor bir türlü. Bir ara tepemizde turlayan şu İHA’lar keşke soğuk su atsaydı ne güzel olurdu diye sayıkladığımı hatırlıyorum.

4000 metredeki platoya vardığımızda öğlen olmuştu. Önümüzde sadece 135 metre kalmıştı. Rotanın sırt ve kılçık hattını oluşturan ve teknik tırmanış içeren yerinde ip birliğine girdik. En önde giden Sönmez Hoca, biri düşerse refleks olarak doğruları yapabiliyor muyuz görmek için ilerlerken rastgele bir anda “Dikkat” diye bağıracağım o zaman herkes birinin düştüğünü düşünüp gerekeni yapsın dedi. Birkaç dakika sonra orta eğimli sırt hattında sırayla ilerlerken “Dikkat” diye bağırdı. Hepimiz aynı anda yere kapanıp kazmayı yere sapladık. Herkes tetikte beklediği için aynı anda refleks gösterebildi.

Uzaklardan kara bulutlar geliyordu. Hava akşama doğru bozacak görünüyordu. Zirve hattına sis bulutu aralıklarla geliyor ve geçip gidiyordu. Düşme denemesi yaptığımız sırada sis bulutu gelmişti. Görüş 30-40 metreye inmişti. Hoca iyi olduğumuzu ve daima böyle dikkatli olmamız gerektiğini söyledi.

Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştık ki ani bir çatırdama sesi ve deprem gibi bir sarsıntı duyuldu! Altımızdaki büyük bir kar kütlesi bir anda gürültü ve sarsıntıyla koptu. Gerilim dolu anların geleceğini yeni anlıyorduk… Kendimi film setinde gibi hissettim. Ancak yaşananlar gerçekti. Ön sıralarda bulunan iki kadın arkadaşımız sağ tarafımızda kalan kuzey yamacındaki boşluğa düşmüşlerdi. Hepimiz derhal sola doğru yere atlayarak kazmalarımızı yere sapladık.

Düştü, düştü diye bağrışmalar!
Sürüklenme durunca kimse yerinden kıpırdamıyor…
Ama her kafadan bir ses çıkıyor.
Uçurum kenarına gidip kontrol etmeye cesareti olan ise yok.
Tekrar bir kırılma olup aşağı uçmaktan korkuyoruz.
Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi dedikleri yer olmalı burası. Hep o çizgi üstünde yürüyorduk ama şimdi o çizginin dışına çıkmıştık.

Hala ordalar mı yoksa uçurumun dibine mi düştüler? Ben de herkes gibi yere yatmış pozisyonumu almış kimler eksik diye bakınıyorum. İpte biraz gerginlik var ama emin değiliz. Neden sonra iyi olup olmadıklarını bağırarak sorduk. Öncesinde o kadar ani gelişti ki olaylar kimsenin bağırmaya bile fırsatı olmadı. Aşağıdan çok zayıf bir ses geliyordu ama ne söylendiği anlaşılmıyordu. En azından hala canlıydılar. Sönmez hoca herkesi susturdu. Ve kendisi aşağıya seslendi. 2 arkadaşımız yüzlerce metrelik uçurum boşluğunda göbek hizasından ipe bağlı gökyüzüne bakar pozisyonda asılı durumdaydılar. Çantaları ve kazmaları uçuruma düşmüş. Bağırarak iyi olduklarını söylüyorlardı. Ne düşünüyorlardı kim bilir? İnsan böyle anlarda, hayatın gözlerin önünden film şeridi gibi geçmesi dedikleri o anı yaşıyor herhalde… Ya da yarım kalmışlık, yaşanmamışlık veya bir daha aşık olamayacak olmanın hayal kırıklığı mı doluyor insanın içine? Bilmiyorum…

Yukarı tarafta Sönmez hoca kazma ile istasyon kurdu. İpteki ağırlığı istasyona aktararak emniyet aldı ve ip birliğinden çıktı. Hemen arkasında Recep abi uçuruma çok yakın yüzükoyun yatıyordu. Boğazının üzerinden ip geçiyor ve kendisini nefes almakta zorlayacak şekilde yere sıkıca bastırıyordu. İstasyon kurulunca ön tarafta rahatlama oldu. Düşenlerin arka tarafında uçuruma en yakın kişide ağırlık devam ediyordu. Buradaki yükü almak için tedbir almaya çalıştık. Yükü binen önümdeki arkadaşım herhalde şoktan olacak 2 defa ipten çıkayım mı diye sordu. Aklında ipten çıkıp ATC ile emniyet almak vardı. Ama bu mantıklı bir hareket değildi. Çünkü yukarı eğimde yatar durumdaydı ve ayağıyla destek alacak bir pozisyonda değildi. Hemen arkasında ben vardım, yere yatmış olanları izliyordum.

Ve o panikle ipten çıkarsa bana gelecek yükü karşılamaya hazırlanıyordum. Hepimizin aynı anda itiraz edince ipten çıkmadı. Sonra hepimiz sola doğru biraz yavaşça süründük. Düşen arkadaşlar biraz daha yükselip yamaca yakınlaşmışlardı. Seslerini duymaya ve anlamaya başlamıştık. Uçuruma ucunda karabina bağlı bir ip salladık ve bunu yamaca en yakın kişinin yakalayıp emniyet kemerine takmasını istedik. İpi ilk seferinde sallayıp attığımızda arkadaşımıza ulaşmadı. Bu sefer ipte asılı arkaşımız şoktan olacak kendisine gönderilen karabina daha ulaşmadan bağlı olduğum ipten çıkayım mı diye sormaya başladı.

Ana ip, kornişin altında sıkıştığı için ikisini birden yukarı çekemiyorduk. Sonradan öğrendik ki ipten çıkarsa diğer arkadaşının kurtulacağını düşünmüştü. Kendisini feda edip arkadaşını kurtulmasını sağlamak istemiş. İnsan böyle anlarda nasıl fedakar olabiliyor? İçimizde bir yerde bu saklı duruyor olmalı… Normal zamanda çok bencil bir yaratık olan insan, bazı anlar var ki o saklı şey ortaya çıkıyor ve bir yakını, bir arkadaşı veya hiç tanımadığı bir başkası için canından vaz geçmek isteyebiliyor.

Neyse ki o da panikle kendi başına böyle bir karar almadan gönderilen karabinayı yakaladı, kemerine bağladı ve sonra ana ipten ayrıldı. Ve ip kurtarma tekniğiyle önce ilk kişiyi sonra diğerini yukarı çektik. Uçurumdan, önce bir elin havaya kalkıp geldiğini görmek film sahnesi gibiydi. Meraklı bakışlar arasında arkadaşlarımızın tam parça gelmelerini ümit ediyorduk. Sağ olduklarını görünce hepimiz sevindik. Bazen hakikaten manevi bir şeyin seni koruduğunu hissediyorsun. Kurtulan arkadaşlarımızın da birbirlerine sarılıp sevinmeleri duygusal anlar yaşanmasına neden oldu. Film sahnesini aratmayan 10-15 dakikalık olayda çok şükür herhangi bir fiziksel sağlık sorunu yaşamadık ama mental olarak epey etkilendik.

Sonrasında yere çömelip bir çember oluşturduk. Tek tek herkesin fikri soruldu. Tamam mı devam mı? Bazı arkadaşlarımız emek verip buraya kadar geldik, yapabiliriz diyerek devam etmek istedi.

Üzerinde durduğumuz kayanın nerede başlayıp bittiği anlaşılmıyordu. Birkaç metrelik beyaz bir kar kütlesinin üzerinde bulunuyoruz ama altı kaya mı boşluk mu belli değildi. Aynı olayı tekrar ve özellikle kılçık hattını geçerken yaşayabilirdik. Beyaz, güzel olduğu kadar öldürücü de olabilirdi.

Bir de az kalan enerjimizin neredeyse tamamını kurtarma olayına harcamıştık. Kampa döner dinlenir ve ertesi gün tekrar gelebilirdik. Ancak erzağımız yeterli değildi. Çoğunluk olarak tırmanışa devam etmekten vazgeçip dönüş kararı aldık. Dağ orada duruyordu. Başka bir kış sezonu tekrar gelip deneyebilirdik.

İp birliği kararına çok dikkat etmek gerekiyor. Her yerde kullanılmıyor. Nerede kaç kişi ile ip birliğine girilecek bu kararın çok doğru alınması gerekiyor aksi taktirde kurtarıcı olduğu gibi daha büyük faciaya da sebep olabilir. Bizim durumumuzda ip birliğinde ağırlık olarak hafif arkadaşların öne konulması bilinçli ve önemli bir tercihti. Ağır arkadaşlar önde olsaydı düşüş olduğunda hepimizi çekerek uçuruma gitmemize neden olabilirdi. Fazla kişi olduğu için ip birliği ve hafif kişilerin öne koyulması doğru bir karardı.
Ancak aynı anda yere kapanarak tatbikat yapmamız belki hatalı bir karar oldu. Bu kar kütlesinin kopmasını tetiklemiş olabilir bunu daha geride bir yerde yapabilirdik. Belki bir ihtimal bu da iyi oldu çünkü kar kütlesi tırmanırken değil de aynı izlerden dönerken inişte kopsaydı daha zor bir durum yaşayabilirdik.

Zirve kampımıza döndüğümüzde hemen çadırlara girdik ve geceyi dinlenerek geçirdik. 18 saattir faaliyetteydik ve dinlenmeyi hak etmiştik.

Beşinci Gün:

Ertesi gün hava ağarıyor. Saat 06:00 gibi hepimiz uyanıyoruz. Hayata yeniden dönmek ve güneşe uyanmak ne keyifli geliyor… 2 arkadaşımız akşam saatlerine uçak biletleri olduğu için hemen dönüş yoluna girmek için sabırsızlanıyorlar. Biz keyifli bir kahvaltı yapmak istiyoruz. Onları yetişemezsiniz ertesi günü gidersiniz diye ikna etmeye çalışıyoruz ancak işleri nedeniyle dönmek istiyorlar. Yerel rehberle birlikte önden gitmelerine izin veriyoruz. Biz geniş geniş kahvaltı yapıyoruz.

Çadırları toplayıp yola koyulmamız onlardan yaklaşık 2 saat sonrayı buluyor. Ana kampa yaklaşmak üzereyken uzaktan helikopter sesi duyuyoruz. Üstümüzden geçip etrafımızda turluyorlar. Herhalde güvenlik amaçlı görev uçuşu yapıyorlar diye düşünüyoruz. Helikopter görünce ilk yapılan şey genellikle el sallamaktır ya… Biz yanlış anlaşılma olmasın diye herhangi bir el işareti bile yapmıyoruz. Bize yakın bir yerde inişe başlayınca meraklı gözlerle birbirimize bakıyoruz. Çekinerek helikoptere doğru ilerliyoruz.

Pervanelerin ürettiği rüzgar öyle şiddetli ki ayakta kalmak zorluyor bizi. Helikoptere binince bizim için geldiklerini öğreniyoruz. Bizi sürekli izliyorlarmış. Önden acele acele giden 3 kişiyi görüp sisten dolayı geri kalanları göremeyince bir sorun olduğunu düşünmüşler.

Önden giden arkadaşlarımız vadiye girdikleri için onları alamadık. Bizi bir üs bölgesine indirdikten sonra ben ve Sönmez hoca helikopterde kaldık. Ana kampta bıraktığımız çadır ve eşyalarımızı almak için tekrar havalandık. Ana kampa geldiğimizde iniş yapılabilecek düz bir yer yoktu. Sönmez hocayla 2-3 metrelik yükseklikte helikopterden atlayıp çadırı sökmeye gittik. Ana kampta bir tek Husky marka çadır vardı. Benim de uzun yıllar ekonomik nedenlerle kullandığım bu çadır, Helikopter pervanelerinin ürettiği şiddetli rüzgarla fiyakası epey bozulmuştu. Helikopter en az 80 km’nin üzerinde bir rüzgar şiddetiyle sanki bir fırtına etkisi yaratmıştı. Daha önce bu şiddette bir fırtınaya hiç yakalanmamıştım. Husky diktörtgen yapıda yüksek bir çadır, bu yüzden konforlu ama sıkı bir fırtınada ne kadar güvenilir olur soru işareti oluşturdu bende. Bir de keşke kubbe yapıdaki efsane North Face çadırı görebilseydim nasıl dururdu Husky ile yan yana merak ediyorum. Sönmez hoca’nın North Face çadırı vardı ama onu zirve kampına götürdüğü için orada kurulu değildi. Kamptaki çadırı söktük ve eşyalarımızı hemen topladık. Bu arada helikopter hafif eğimli bir yere dikkatlice indi. Malzemelerimizi helikoptere taşıdık ve tekrar havalandık.

Üs bölgesine gelince diğer arkadaşları da tekrar helikoptere alarak doğrudan Yüksekova Garnizonuna uçtuk. Mehmetçiğin ilgisi ve yardımı bizi duygulandırdı. Çay ve ikramlar bizi mest etti. Komutanlarla, tırmanışımız, bölgenin sorunları ve kış turizmine kazandırılması gibi birçok konuda keyifli bir sohbet yaptık ve hatıra fotoğrafı çektirdik.

Ardından otelimize aracımızla gelip dinlendik. Önden giden 3 arkadaşımız yürüyerek tam tur faaliyeti tamamladılar. İşin komik tarafı biz öğleden sonra 14:30 gibi Yüksekova’da otelimize ulaşıp dinlenirken onlar daha vadiden çıkamamışlardı. Birlikte yaptığımız akşam yemeğine yetiştiler ama uçaklarına yetişemediler tabii. Bu bahtsız arkadaşlar kim söylemiyorum fotoğraflardan tahminlerinize bırakıyorum 🙂

Altıncı Gün:

Ertesi gün sabahtan vedalaştık. Çoğunluk uçakla İstanbul’a döndü. Ben Sönmez hocanın oluşturduğu küçük bir ekiple önce Van’a oradan Bingöl’e geçtim. Amacımız daha önce keşif yaptığımız donmuş bir şelale tırmanışını gerçekleştirmekti. Günümüz şehirlerarası çalışan bir minibüste yolculukla geçti. Camdan dışarı bakınca her yer bembeyazdı. Aracın teybinde Ahmet Kaya kaseti – Sensiz Yaşayabilmirem çalıyordu. Hüzün ve sessizlik aracın içini doldurunca Sönmez hoca sıkılmış olacak kendisi hareketli bir türkü söylemeye başladı. Ben rahatsız olurlar diye tahmin ediyordum. Güzel söyleyince minibüs içinde bir itiraz olmadı. Diğer yolcuların da hoşuna gitti. Telefonla video çekip sosyal ortamda canlı yayın yapanlar oldu. Sönmez hoca şarkı türküyle samimiyet kazanınca yolcularla rahatça sohbete başladık. Herkesin bir derdi vardı. Kimisi akrabası var oraya gidiyor kimisi cezaevindeki eşini ziyarete gidiyordu. Biz de dağdan geliyoruz diyince bize biraz deli gözüyle biraz acıyarak baktılar.

Yedinci Gün:

Sabah erkenden Bingöl Gençlik ve Spor İl müdürlüğünü ziyaret ettik. Orada yetkililerle ve Bingöl TDF il temsilcisi arkadaşımızla görüştük. Onların yardımıyla bölgede şelale avına çıktık. Ancak tüm şelalelerin soğuk giden hava durumuna rağmen sadece ocak ve şubat aylarında donduğunu diğer zamanlar tırmanışa uygun olmadığını gördük. Kısa ama verimli geçen Bingöl gezimizden sonra biz de uçakla İstanbul’a döndük.

Tırmanışımız bazı yazılı basın ve internet medyasında haber olarak yayınladı.

Bu büyük ve önemli kış faaliyetinde emeği geçen, yardım ve desteğini esirgemeyen tüm kurum, kuruluş ve ip arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. 2020’de bir kez daha bölgeye geleceğiz, söz verdik…

Cilo Dağlarıyla ilgili Fujifilm’in hazırladığı bir film: https://vimeo.com/139283269

19. Ölüdeniz Hava Oyunları Festivali’ne kendi yamaç paraşütümle ilk defa katıldım.

50’nin üzerinde ülkeden 900’ün üzerinde pilot gelmiş ve günde yaklaşık 2000 uçuş yapılmış Babadağ’dan… Yamaç paraşütüyle birlikte Base jump (serbest düşüş), skydiving (gökyüzü dalışı), wingsuit (yarasa adam uçuşu) ve çeşitli akrobasi gösterileri yapan pilotları görmek, ilk defa bu kadar kalabalık pilotla beraber gökyüzünde uçuş yapmak beni çok heyecanlandırdı. Kalkış ve iniş trafiği stres yaratsa da dağdan uçup plaja iniş yapılan dünyada ilk 5 içerisinde olan böylesi güzel bir coğrafyada benim için rüya gibi bir hafta yaşadım.

Festivalde yamaç paraşütü başlangıç eğitimini aldığım Fenomen Sports‘dan Tuğcan ve Abdullah Yıldız hoca ile karşılaştım…

 19. Ölüdeniz Hava Oyunları Festivali’nde otelde kaldığım oda numarası… Resepsiyondaki arkadaşlar bunu uygun görmüşler 🙂 Pilot sertifikaları P1-P2-P3-P4-P5 diye sıralanıyor. P-3 orta seviye deneyimli pilot demek. Seneye yandaki oda P-4 benim 😋

Plajda belediyenin minibüslerini beklerken…20 TL ödeyip 1900 metre pistine çıkmak için bekliyoruz.

1900 metre Patara pistinde rüzgar gelmesini beklerken… Buna Parawaiting deniyor. Paragliding adına gönderme yapılarak bulunmuş. İnsanı sabır taşına dönüştürür. Derviş mertebesine erişen pilotlar olduğu söylenmekte 🙂

Bu da 1700 metre pisti. Tertemiz parke taşı serili… Fotoğraf çektiğim yerde seyir terası olan bir Cafe-Restaurant var. Dağda büyük konfor… 1900 metre pistine de benzer yatırım yapmaya değer bir yer Babadağ. En azından kalkış pistinin temizlenip düzenlenmesi ve pistlerin rüzgar hızı, yönü gibi take-off’un durumunu aşağıdan görmemizi sağlayan kamera ve göstergeler konulması buraya büyük hizmet olur. Babadağ’da toplam üç pist var. 1900 metre kuzey zirve pistinde rüzgar olmadığı zaman 1700 metre güney pistine iniyoruz veya tam tersi.

Festivalde 1700 metre pistinden uçuşuma ait kayıt ettiğim görüntüler aşağıdadır…

3500 kişinin bir arada olduğu bir yerde çalışıyorum. Herkesi hemen tanımak mümkün olmuyor. Zaman içinde iş amaçlı yeni kişilerle tanışıyorum. Haliyle her insan ayrı bir dünya gibi geliyor. Yeni birisiyle tanıştığımda genellikle muhabbeti hangi sporu yaptığına getiriyorum. Ve o konuda bir hayali var mı yok mu onu öğrenmeye çalışıyorum. Bilgi paylaştıkça çoğalır diyorlar ya hayaller de paylaştıkça çoğalıyor 🙂 Tabii burda amaç başkasının hayalini çalmak değil o hayali kendi hayallerine katmak için ilham aracı yapmak. Müzikte de böyle değil mi bu işler? Müzisyen yeni bir şeyler ortaya çıkarmak için bir çok farklı kişilerin çalışmalarını dinlemiyor mu…Benimkisi benzer bir istek.

Yeni tanıştığım bir iş arkadaşım ile yaptığım ayaküstü sohbette, eşi ve çocuğu ile kano gezintileri yaptığını öğrendim. Sırt çantasına sığan şişme kanoyu arabasının bagajına koyup su olan her yere götürdüğünden bahsetti. Dört bir yanımız deniz ile çevriliyken su sporlarına yabancı kalmak beni şaşırtıyordu. Bu kadar kolay ve zevkli bir su sporu yapılabildiğini bilmiyordum açıkçası.
İlgim olduğunu görünce sağolsun bana bir tanıtım yapmak istedi. Haftaiçi bir gün iş çıkışında sözleştik. Arabanın bagajına kanoyu ve 2 adet küreği atıp Ömerli barajına gittik.
El büyüklüğünde şarjlı pompalar var 5-10 dk’da kanoyu şişiriyor. Manuel pompalara göre emek ve zaman avantajı var. Ortalama 15 dk. içinde herşeyi hazır edip suya girdik. İş stresinden sonra 1 saat içinde doğaya kaçıp bambaşka bir dünyaya geçiş yapmak, kimselerin olmadığı bir yerde huzur içinde hem gezinti hem spor yapmak ruhumuzu dinlendirdi. Yaklaşık 5 km. kürek çektik. Hava kararmak üzere olduğu için bu güzel geziyi uzatamadık.

Epey mesafe gittik gibi geldi bana ama sonradan haritaya baktığımda barajın sadece %10’luk bir bölümünü dolaşmışız.
Bu keyifli etkinlikten sonra kendi kanomu almaya karar verdim. Ve hemen ilk haftasonu harekete geçtim. Arkadaşım Hakan ile ortaklaşa kanoya girdim 😉 Doğrusu kanoyu ortak satın almak mantıklı geldi. Kanoların tek – iki – üç kişilik modelleri var. Kanoda mutlaka bir misafiriniz olur diye en az iki kişilik alınmasını önerdiklerini öğrendim. Arkadaşınızla etkinlik yapıyorsanız ayrı ayrı tek kişilik kanolar almak hem ekstra maliyet hem taşıma açısından ekstra zahmet demek. Tek kullanmanın zevki başka olabilir ama 2 kişi kullanım daha konforlu oluyor.

Cumartesi

Hakan’la cumartesi sözleşip Anadolu yakasında Ritm İstanbul avm içindeki bir spor mağazası olan Decathlon’a gittik. Bu kanoya 1250 TL verdik + 200 tl de 2 kürek için verip birlikte satın aldık. Şarj edilebilir pompa da alacaktık ama Decathlon’da sıkça karşımıza çıkan bir durum… pompa kutusundaki aparatlar eksikti. Ellerinde açılmamış başka ürün yoktu. Mecburen motora atlayıp Decathlon’un Ataşehir’deki şubesine gittik. Orada şarj edilebilir pompayı eksiksiz bulduk ve ona da 100 TL verip yolumuzu Ömerli barajına çevirdik. Göl kenarına ulaştığımızda tüm malzemeleri yere serdik ve kanoyu hazırlamaya başladık. Elektirikli pompa kanoyu şişirirken kendimden emin bir şekilde sevindim. İyi ki bunu almışız şimdi manuel pompada amele gibi basacaktık dedim. Der demez pompanın sesi kısılmaya başladı. Hay bin kunduz!

Şarjı azaldı, kanoyu şişirmiyor artık. Pompanın kutusundan araç şarj kablosu çıktı ama bizde araba yok ki motorla geldik. Motorumuzda araç şarj çıkışı olmadığı için Hakan pompayı alıp yakınlardaki bir köy kahvesine gitti ve 1 saate yakın pompayı şarj etmek için bekledi. Geri geldiğinde 1 saatlik şarjın da kanoyu tam olarak şişiremediğini gördük. Kano, birbirinden ayrı şişirilebilir üç parçadan oluşuyor. Tam şişirmeden suya girmek olanaklı değil. Böyle basit bir sebepten faaliyetimiz başarısız oldu iyi mi, kös kös döndük oradan.

Pazar

Ertesi gün Pazar… Nasıl hırs doluyuz. Pazar kahvaltısını yaptıktan sonra buluştuk. İstikamet yine Decathlon. Manuel pompa aldık. Şarjlı pompayı da akşamdan şarj ettik tabii, tam dolu. İstikamet bu sefer Ömerli barajı değil. Hem uzak kalıyor, hem birşey eksik çıkarsa dönmesi kolay değil. Daha önce Hakan’la rüzgar sörfü kursu aldığımız bir yer vardı Caddebostan’da. Orası hem yakın, hem de denize girmesi kolay olacağına karar verdik. Caddebostan’a gelince motorumuzu Marmara Yelken Kulübü’nün yakınlarına park edip bisiklet yolunun yanındaki çimenlere attık kendimizi. Hava sıcak. Motor da yordu biraz. Kısa bir dinlenme arası verdik…

Sırt çantasından kanoyu çıkarttık. Şarjlı pompa, bu sefer tam şişirdi. Manuel pompaya ihtiyaç olmadı. Onu da birşey olur diye kanonun içine koyduk. Sonra denize attık kendimizi. Deniz çarşaf gibi. Ama kano istediğimiz gibi gitmiyor. Sürekli yönü değişiyor. Allah Allah! Bu böyle kontrol etmesi zor değildi diye söyleniyorum. Keyif alamıyorum. Moralimiz bozuluyor. Sonra sonra aklıma geldi. Kanonun altında 3 tane salma aparatı var onları takmayı unutmuşuz. Salma, suda düz seyir etmeye yarıyor. Nasıl hırs yaptıysak artık aceleden en önemli şeyleri atlamışız. Neyse ki çok fazla uzak değiliz kıyıya. Biraz mücadeleyle kıyıya çıkıp motorun bagajında unuttuğumuz 3 adet salmayı getirip taktık. Tekrar denizdeyiz. Oh be dünya varmış, kürek çekince artık düzgün gidiyor. Hah şöyle keyif almaya başladık şimdi.

– Çek kürekleri çek çek!
– İyi gidiyoruz yahu!

Rüzgar sörfü yapanlar yanımızdan adalara doğru açılıyorlar. Rüzgar sörfçü arkadaşlara da özeniyoruz ama bizim şu an ilgimiz kano. Ne yapabiliriz ne yapamayız merak edip anlamaya çalışıyoruz.

İleriye doğru bir göz gezdiriyorum. Yarışma mı var acaba epey kalabalık olmuş rüzgar sörfçüler. Haftasonu yarış olduğunda böyle kalabalık oluyorlar genelde. Neyse biz biraz daha açılalım bakalım. Ooo kıyıdan epey açılmışız. Kanonun kılavuzunda kıyıdan en fazla 300 m açılabilirsiniz diye bir uyarı kalmış aklımda. Güvenlik nedeniyle böyle bir uyarı koymuşlar herhalde. 300 metreyi çoktan geçtik. Merak duygusu ağır basıyor. Adalara gidebilir miyiz diye birbirimize soruyoruz. Benim durum iyi. Hakan da öyle. Hadi gidelim diyoruz. Gerekirse döneriz. Hakan önde ben arkada kürek çekiyoruz. Kıyıdan uzaklaştıkça evler küçüldüğü gibi çarşaf gibi denizden eser kalmıyor. Dalgalar ve akıntı uğraşılan zor bir probleme dönüşüyor.

Bir de boğazdaki trafik var artık. Sağdan soldan gelip geçen tekneler ve nadir de olsa büyük gemi ve tarifeli vapurlar var. Biz karaya göre dikine gidiyoruz. Onlar karaya paralel gidiyor. Uzaktan gelen bir tekneyi gördüğümüzde hemen hesaplamalara başlıyoruz. Acaba beklesek mi yoksa küreklere asılıp geçmeye mi çalışsak? Genelde bekliyoruz. Bizi geçtiğinde yarattığı dalgalardan kurtulmak için mücadele gerekiyor. Gelen dalgalara tam diklemesine girmeye çalışıyoruz aksi halde büyük bir dalganın dengemizi bozup bizi devirme ihtimali var. Ya da su almaya başlayabiliriz. 2 saatlik bir mücadeleden sonra Kınalıada’ya ulaşıyoruz. Plajda yüzen ve oynayan çocukların arasından karaya çıkıyoruz. Bizi görünce şaşırıyorlar. Plajda güneşlenenler nerden çıktı bunlar der gibi bakıyorlar. Kanoyu plajda bırakıp ileride ağaçların altında gölgelik bir yer bulup dinleniyoruz. Şapkasız temmuz güneşinin tepemizde olduğu öğlen saatlerinde Caddebostan’dan Kınalıada’ya kadar kürek çekerek geldik.

Hazırlık yapmadan akışına bırakarak buralara kadar sorunsuz geldik. Ancak yanımızdaki 2 adet 1.5 lt’lik şişe suyumuz bitti. Yanımıza yemek almadığımız gibi para veya cüzdan da almamıştık. Dönüşü tarifeli vapurla yapmayı düşündük ama yanımızda hiç para yoktu. Biraz sıkıntılı olacak ama yapacak bir şey yok. Yapacağımız tek şey seve seve küreklere asılmak. Bu sefer değişiklik olsun ben önde Hakan arkada kanoyu suya indiriyoruz. Suya girdikten sonraki ilk birkaç dakika hızlı ilerliyoruz. Dinlenmek mi yaradı acaba. Ya da bana öyle geliyor. Kıyıda fazla dalga olmaması da bir neden olabilir. Kıyıdan 1-2 km açılınca ızdırap başlıyor. Dalgalara karşı kürek çekmek zorluyor. Trafik de artmış sanki sürekli bir tekne gelip geçiyor. Bir tanesini geçmesi için beklerken tekne birden yönünü değiştiriyor. Tam üzerimize doğru geliyor. Napıyor bu ya derken Cemal Kaptan isimli tekneden bize sesleniyorlar:

– “Bir sorun var mı gençler yardım ister misiniz?”
– Yok yok sağolun…

diye cevaplıyoruz; yoluna gidiyor. Bize ufak bir heyecan yaşatıyor Cemal kaptan.

Suyumuz bitti. Güneşin altında susuzluktan kürek çekmek işkenceye dönüyor. Hakan, kürek çekerken üstüne su sıçratıyorum diye bana kızıyor. Denizdeyiz yahu ıslanmaktan doğal ne var diyip tartışma başlatasım var. Survivor geliyor aklıma. Adada ilk zamanlar normal geçerken yaşam koşulları zorlaştıkça kavgalara tutuşmaları bundanmış demek. Keşke ön tarafa ben otursaymışım. Yer de değiştiremiyoruz. Çünkü dalgalar arasında kanonun dengesi pek güvenilir değil. Ayağa kalkmak ve dengede durmak zor.

Karşı kıyıda bir yeri kerteriz alıp oraya doğru gitmeye çalışıyorum. Kanonun burnunu kerteriz aldığım noktaya doğru denk getirmeye çalışmaktan doğru düzgün kürek çekemiyorum. Bir defa soldan kürek çekerken 2-3 defa sağdan kürek çekiyorum. Haliyle Hakan’la senkron olamıyorum. Bir de su sıçratmamak için küreği fazla denize sokmadan yavaş ve dikkatli kürek çekiyorum. Hakan bu sefer de kürek çekemiyorum diye kızıyor. Yok kürek çekmiyor muşum yok kendisi beni taşıyormuş falan filan. Başına güneş mi geçti yoksa 🙂 Kürekle kafasına kafasına vurasım var! Kürek mahkumlarından beter oldum yahu! Dilim damağım kurudu. Tepemde dönen akbabalar görmeye başlamak üzereyim…

Görüntüsünden pahalı olduğu her halinden belli yelkenli yatlardan bir tanesi yanımıza yaklaşıyor. İçinde şık giyimli kızlı erkekli bir grup var boğaz gezisine çıkmışlar belli. Bir sorun olup olmadığını soruyorlar. Bir sorun yok diyoruz. Kibarlık kalmamış bizde bir teşekkür bile etmek aklımıza gelmiyor. Ya da ekstra tek kelime etmeye halimiz kalmamış. Geldikleri gibi hızlıca uzaklaşıyorlar. Dışarıdan halimizi görenler acıyorlar sanki. Ya da Hakan geriye fazlaca yaslanarak hatta yatarak kürek çekiyor. Belki bu yüzden bir sorun olduğunu düşünüp geliyorlar bilemiyorum. Bu arada kanonun içinde su birikmeye başlamış. 2 saat geçti ancak yolu yarıladık. Karşı kıyıyı halen tam seçemiyoruz. Allah’ım kıyıya ulaşmak mümkün olacak mı? Kerteriz aldığımız noktaya doğru kürek çekmekten başka şansımız yok. Kanodaki biriken su miktarı artıyor. Nerden geliyor bu kadar su bilmiyorum. Popom suyun içinde kaldı, gömülüyorum. Kürek çekmek daha da zorlaşıyor. Keşke su geçirmez torba alsaydık. Telefon var yanımızda. Bunun gibi elektronik aletler için mutlaka su geçirmez torba kullanmak gerekiyor.

Biraz önceki yelkenli tekrar yanımıza geliyor. Bir kez daha yardım ister misiniz diye soruyor. İçimizdeki ses evet iyi olur bizi de alın diye haykırıyor ama neden bilmem bu dışarıya “Teşekkürler, herşey yolunda” olarak çıkıyor. Hayreti mucip. Batana kadar yardım isteyecek değiliz, pes etmek yok. Bizim erkeklik gururumuzun dibi boylaması kanonun batmasından daha kötü geliyor.

Akşam serinliği ile birlikte sert rüzgar başlıyor. Ortam gerginliğini koruyor. Rüzgar sörfü gibi gitmeye yarayan çok basit bir yelken aparatı varmış kanolar için AliExpress’den aldığını anlatmıştı iş arkadaşım; keşke bizim de yanımızda olsaydı diyorum. Kanonun ucuna takar rüzgardan faydalanabilirdik. Nihayet kıyı yaklaşıyor gözümüze. 4.5-5 saate yakın mücadeleden sonra son bir gayretle karaya çıkıyoruz. Ama ne çıkmak! Kanodan inerken yorgunluktan sendeliyoruz. Ayakta duramayacak kadar bitmiş durumdayız…Sahilde orta halli bir restorana giriyoruz. Üst başımız biraz kötü ama yedek kıyafetleri giyince ve yemek yiyince biraz kendimize geliyoruz. Yaşadığımız bu ilginç deneyim nedeniyle şaşkınız ve hararetli hararetli kritiğini yapıyoruz. Tekrar gelip bu sefer sahile paralel gitmeyi denemeye karar veriyoruz. Akşam karanlığında kanoyu motorun heybesine atıp evin yolunu tutuyoruz…

 

Kim korkar doğada yalnız dolaşmaktan! Eskiden ormanda dolaşırken kaybolmamak için işaretler konulurmuş. İşte dal kırılır, bez bağlanır falan…Teknoloji geldi işler değişti.

Bu videoda doğada yön bulma hakkında konuşuyorum ve Suunto marka GPS’li saat tanıtımı yapıyorum. Piyasada iki tane saat modeli var iyi olan – Suunto Peak 3 ve Garmin Fenix.

Bütçesi yeterli olmayanlar fiyat performans oranı iyi, benim de kısa bir süre kullandığım Xiaomi Amazfit incelemelerini öneririm.

Aladağları özlemişim. Heybetli dağ silsileri ile yeniden buluşmak eski bir dost ile yeniden karşılaşmak gibiydi. Mehmet abinin sürekli hoplatan rahatsız traktör yolculuğunu bile özlemişim. Gerçi o traktör dönüşteki yorgunlukta limuzin gibi geliyor insana. Yanlarında drone getiren bir grup gördüm. Traktörle dönerken tepelerinde takip eden drone ile görüntü kayıt ediyorlardı. Bir de epey kalabalık -yaklaşık 45 kişi- üniversite öğrencilerinden oluşan bir grupla karşılaştık. İlk tırmanış faaliyetlerini yapıyorlardı.

Faaliyetle ilgili aklımda kalan ve mutlu son olarak adlandırabileceğim anı, dönüşte 3000 metredeki dipsiz gölde yüzme sefasıydı. Kampta ilk defa hazır yemek ve alevsiz ısıtıcı paketlerini denedim. Ve tatmin edici buldum. Artık ocak gerekmeyen tüm outdoor aktivitelerim için rasyon paketlerini (yabancılar kısaca MRE, Meal, Ready-to-Eat diyor) kullanacağım.
Bu paketler günlük beslenme ihtiyacını karşılayan ana yemek, yan yemek ve tatlı gibi menüler içeriyor. İlk defa sahadaki ABD askerinin yemek ihtiyacını karşılamak için geliştirilmiş. Doğada avcılık yapan, kamp yapan veya yelkenli ile denize açılan kesimden şehirde deniz kenarında balık tutana, doğal afet gibi acil durumlara kadar aklınıza gelebilecek geniş bir çerçevede kullanım alanı var. Lezzet anlamında normal ev yemeğinden pek bir farkı yok. Tabi kişiden kişiye değişebilir bu. En büyük artısı konserveye göre taşımada kolaylık avantajı var. Geniş bir yüzey alanı ile hacmi küçük bırakıldığından sırt çantamın herhangi bir gözüne rahatlıkla birkaç günlük yetecek yemek paketi yerleştirebiliyorum.

Haziran 2016 itibariyle yemek paketlerinin birim fiyatları hakkında bilgi vereyim. Piyasada istediğiniz zaman stok bulma sıkıntısı olabiliyor, sıkı takip etmek lazım. Ben paket raf ömrü uzun olduğu için (1-2 sene) ben ana üreticisinden toplu sipariş vererek aldım. Üretici firma adresi: http://www.unifo.com.tr
Bu da satış sitesi: https://store.tada.com.tr

Salsa Soslu veya Beyaz soslu tavuk: 4.8 TL
Kıyma soslu makarna: 3.7 TL
Barbunya pilaki: 3.85 TL
Üzüm hoşafı: 1.65 TL
Isıtıcı Kimyasal: 2.5 TL
Isıtıcı Poşet: 2.0 TL

Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Kürek, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık gece en düşük -8 ile öğlen +2 derece aralığında, az rüzgârlı (5-10 km/s)
Kamp Yeri: Dağ Evi
Rota: Şeytan rotası
Tırmanış: 8 saat, İniş: 3 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 20
Öneriler: Taş düşmelerine karşı sık aralıklarla mutlaka kafayı kaldırıp yukarıyı kontrol etmeli. İniş sırasında da düşen taş için artçı gözcülük yapmalı.

7 Mayıs 2016 Cumartesi:

Dağcılık filmlerinde hep heyecanlı sahneler olur ya, başroldeki oyuncunun ayağı kayar son anda bir yere tutunur, yukarılardan bir şey düşer, mutlaka bir aksilik çıkar, bu dağ o heyecanı size kesinlikle sağlıyor. Yerli Everest filmi çekilse herhalde bu dağ, filmin konusu olurdu. Çünkü Erciyes aksilik çıkma olasılığı yüksek olan bir dağ. Ben kendimi Everest filmi sahnelerinde gibi hissettim çoğu yerde. Bu dağ Everest kadar olmasa da zirvesi 3916 metre olan İç Anadolu’nun en yüksek dağı; sönmüş bir volkan.

Cuma akşamı 23:00’de aracımız İncirli’den yola çıktı. Öğlen saatlerinde Kayseri merkeze ulaştık. Cumhuriyet caddesindeki bir restoranda meşhur Kayseri mantısı yedik. Sonrasında marketten su vb temel yiyecek/içecek alışverişi yaparak 2200 metredeki Erciyes Kayak Merkezi Tekir yaylası ana giriş kapısına doğru yola çıktık.Saat 16:00 gibi teleferiklerin kapanma saatine birkaç dakika kala kapıdan 5 TL’ye bilet alıp gondol ile 2400 metreye çıktık.

Dağ evine giden diğer teleferik saat 15:30 gibi kapandığı için kamp yükü ile yaklaşık 1.5 saat yürüyerek yaklaşık 350 metre irtifa aldık. 2750 metredeki dağ evine geldiğimizde Gebze Doğa Sporları Kulübüne (GEDOSK) bağlı 7 sporcu ile karşılaştık. Tanıştıktan sonra dağ evine yerleştik.20 kişilik grubumuza mekan küçük gelince bir kısmımız dışarıda çadır kurdu. Yemek yedikten sonra saat 21:00 gibi uyuduk. Gece saat 01:00’de kalkıp yemek yedik ve hazırlıklar ardından 02:00’de tırmanışa başladık.

8 Mayıs 2016 Pazar:

Sırayla iz açarak gün ağarana kadar yavaş tempo ile yol aldık. Şeytan rotasının başlangıcına geldiğimizde Sönmez hoca, ekibin performansının kötü olduğunu ve dönmemizin daha uygun olacağını söyledi. Zaten birkaç gün önce yağan taze kar nedeniyle endişeleniyordu. Oylama yaptık. Ekibin çoğunluğu devam etmek için istekli olduğunu belirtince hoca da grubu geri döndürmedi.

Şeytan rotasından tek sıra halinde çıktık. Burada potansiyel çığ riski var. Sönmez hoca en geç saat 10:00’da zirvede olmamız gerektiğini yoksa döneceğimizi söyledi. Çünkü www.mountain-forecast.com adresinden hava raporunu kontrol ettik, öğlen hava bozuyor.


Bu kulvarda bir de taş düşmesi riski var. Güneş vurup hava ısındıkça yukarıdaki çürük kayalardan taş kopuyor. Sonra kartopu gibi yuvarlanarak hız kazanıyor. İlk taş tehlikesini bize çarpmasına 3-4 saniye kala fark edip atlattık. 2 yumruk büyüklüğündeki taş çok hızlı ve düz bir çizgide yuvarlanarak tam üzerimize geldi. Bowling oyunundaki labutlar gibi devrildik taş bizi sıyırıp geçerken. Birimize çarpsa kesinlikle vücuttaki birkaç kemiği kırardı. Burada tek sıra halinde ilerlemek ve kask takmak kesinlikle şart.

Sürekli kafayı kaldırıp yukarıyı kollamaktan konsantrasyonum bozuluyor. Zor adım atıyorum. Performansım düşüyor. Rotanın dikliği mi yoksa yediğim mantılar mı tıkadı beni anlayamıyorum. Grubun geri kalanında da tempo düşüyor. Akşamki 3-4 saatlik uyku da dinlenmemize yetmemiş olabilir.

Sönmez hoca saat 10:00’a gelirken son 1 saat, son yarım saat diye sürekli hatırlatarak stres yaratıyor. Acı çekerek tırmanıyoruz. Berk arkadaşımızın performansı iyi, önümde iz açıyor. Onu takip ediyoruz.
Zirveye az bir mesafe kalmış. Toz karla mücadele ediyorum. İleri bir adım attıktan sonra geriye kayıp tekrar hamle yapmak hem fiziksel hem zihinsel olarak bitiriyor insanı. Son metreler gel artık zirve …. diyerek söve söve geçiyor.

Sönmez hoca, diyafram nefesi almamızı söylüyor. Bu noktada yerinde bir tavsiye!. Tüm sporcuların ve sesi ile iş yapanların kullanması gereken bir şey diyafram nefesi. Aslında bebekken doğal olarak yaptığımız birşey bu ama sonra vücut tembelliğe meyilli olduğundan unutuyormuşuz. Çeşitli egzersizler var diyafram nefesini öğrenmek için, İnternette bulabilirsiniz.

Ve Zirveeee!

Saat 10:10 geçe 8 kişi zirveye ulaşıyoruz. Kılçıktan geçerken Sönmez hoca dikkat etmemizi söylüyor. Tarif ederken sağ taraf Adana tarafı ve yüzlerce metrelik sarp kayalık uçurum, sol taraf Kayseri ve ulaşım daha kolay diyor! Bu yüzden eğer düşersek Kayseri tarafını tercih etmemiz gerektiğini söylüyor. İronik olarak birkaç saniye sonra buradan geçerken bir ayağı takılıyor. Ve Kayseri tarafına doğru düşer gibi oluyor. Son anda dengesini koruyor, düşmekten kurtarıyor kendini Sönmez hoca.

En çok 10-15 kişinin durabileceği bir yer bulup toplu fotoğraf çektiriyoruz. Tam bu sırada tanışmadığımız 3 kişilik bir dağcı grubu daha zirveye ulaşıyor. Arkamızdan geçerken kar kornişine dikkat edin diyoruz. Dediğimizi anlamadıklarını görünce yabancı olduklarını fark ediyoruz. İngilizce nereden geldiklerini soruyoruz. Ukrayna’dan geliyorlarmış. Onları da tebrik ediyoruz.

Herkes fotoğraf çekme telaşında… Sönmez hoca acele ettirince fotoğraf çekmek için pek fırsat bulamıyoruz. Kara bulutlar ve sis geliyor diyor. Hava bir anda dönebilir. Gedosk klübüne bağlı arkadaşlar da zirveye ulaşıyor. Onları da tebrik ediyoruz.Sönmez hocanın ısrarlı dönelim istekleri ile birlikte zirve kalabalıklaşınca inişe başlıyoruz.


Aşağıdan başka bir grup dağcı ekibi daha geldiğini görüyoruz. Zirvenin altında dar bir boğaz var. Burada trafik kilitleniyor. Önce aşağıdakilerin tırmanışını bekliyoruz. Hava bozmak üzere. Gözümde Everest filmi sahneleri canlanıyor. Aha ikinci yarı kara bulutlar geliyor aksilikler başlamak üzere diyorum içimden. Bu sırada iniş için arka arkaya beklediğimiz Ukraynalı dağcılara dönüp nereden geldiklerini soruyorum. Kharkiv’den geliyorlarmış. Yanımızdan geçenlere dönüp aranızda postacı var mı diye sormak istiyorum ama korkuyorum. Ah postacı ahhh! Hem kendini yaktın hem başkalarını!
Trafik biraz rahatlayınca grubumuzdan deneyimi az olan bir arkadaşım iniş sırasında yardımcı olmamı istiyor. Ona doğru yardım için gidiyorum. Ekip çoktan yolu yarıladı. Hava kapandı artık görüş alanımızdan çıktılar. Arkada kalıyoruz. Adım atarken çekingen davranıyor. Elinde kazma olduğu sürece çekinmesine gerek olmadığını söyleyip cesaret vermeye çalışıyorum ve inişine yardımcı oluyorum. Bir dağcının silahı kazmadır.

İniş en hızlı nasıl yapılabilir?

Tabii ki kayarak. Hem hızlı hem de keyifli! Kazma emniyetiyle kontrollü bir şekilde kayarak birkaç dakika içinde şeytan rotası kulvarının başlangıcına iniyoruz. Neyse ki bu kulvarı kazasız atlatıyoruz. Bu sırada kar yağışı başlıyor. Dağ evine geldiğimizde kısa bir mola veriyoruz. Malzemelerimizi toplayıp kayak merkezi girişinde bekleyen aracımıza dönüş için yola çıkıyoruz.

Araca bindiğimizde bir arkadaşımızın gözünün birini açamadığını fark ediyoruz. Gözüne iğne batar gibi acı çekiyor. İniş sırasında google gözlüğünü bir süreliğine çıkarmış. Fark etmeden kar körü oluyor. Kayseri Eğitim ve Araştırma hastanesine uğruyoruz. Göz damlası verip rahatlatıyorlar.

Google gibi rahatsız edici gözlükleri bir süre çıkarmak gerekse bile normal güneş gözlüğüne geçmek lazım. Bir de beyaz kara pek bakmamak gerekiyor. Çünkü farkına varmadan kardan yüksek bir ışık yansımasına maruz kalınıyor. Sıradan bir güneş gözlüğü hiç çıkarılmasa bile gözlük altından ve kenarlarından ışık yansıyıp göze zarar verebiliyor. Bu yüzden dağda google veya göz çevresi kenarlarını tam kapatan normal gözlükleri sürekli kullanmakta fayda var.
Bu tırmanışı Anneler Gününde gerçekleştirdik. Zirvedeyken annelerimizi arayıp bu tırmanışı onlara armağan ettiğimizi söyledik. Ayrıca bu tırmanışı tüm dünya annelerine armağan ediyoruz…

Bu dağa en son 2013 yılı mayıs ayında gelmiştim. Zirveye az bir mesafe varken fırtına patlamıştı. Ve geri dönmek zorunda kalmıştık. Neyse ki bu sefer hava güzeldi ve benim için iyi bir antrenman oldu bu faaliyet.

Isparta Dedegöl dağı kamp alanı manzarası çok güzel bir yer. Üniversite dağcılık klüpleri için çok uygun bir yer. Tam bir eğitim ve başlangıç yeri. Madem dağcılığa yeni başlayanlar için burasını önerdim yeri gelmişken yeni başlayanlar için önemli bir tavsiye vereyim…

Süreç içerisinde çevremde çoğu kişinin diz kapağı ve çevresinde sorunlar yaşadığını gördüm. Dizdeki yaşanan bu sorunlar, sporcu hastalığı olarak bilinen menisküs yırtıklarıdır. En çok ani hareketler içeren (futbol, golf gibi) veya uzun süreli dayanıklılık gerektiren (dağcılık gibi) sporlarda karşımıza çıkıyor. Menisküs, dizdeki alt ve üst iki kemiğin arasındaki süspansiyon vazifesini gören beyaz kıkırdağın yırtılması ile oluşuyor. Hepimizde bir miktar yırtık oluyor aslında. Belli bir aşamadan sonra artık bu yırtıkların fazlalığı sorun oluşturuyor. İlk ciddi belirtisi genellikle dizde kilitlenme ve ağrı ile anlaşılabilir.

Menisküs’ten korunmak için adaleleri kuvvetlendirmek çok önemli. Özellikle diz çevresindekiler ile bacaktaki tüm adaleleri egzersizlerle güçlendirmek gerekir. Bu squat olur, hergün belli bir sayıda tekrarla dizi indirip kaldırmak olur, bisiklet pedalı çevirmek olur, hepsi olur…

Tavsiyem diz sağlığınızı korumanız için mutlaka ayak bileğinizden belinize kadar tüm kaslarınızı yavaş yavaş bilinçli bir şekilde geliştirin. Zayıf kaslarla ve antrenmasız bir şekilde bu sporları yapmaya çalışırsanız büyük olasılıkla menisküs, fıtık gibi sağlık problemleri yaşamanız yüksek olasılıklıdır. Ha menisküs yırtığı oluşursa bu dünyanın sonu değil. Artroskopi veya proloterapi gibi yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Ameliyat olup tekrar sahaya dönen futbolcuları duymuşsunuzdur.

Ben tırmanış sırasında destek olması için dizlik kullanıyorum. Bazen de diz çevresine aşağıdaki gibi Kinesiology bantlarından yapıştırıyorum. Bu bantları kıllı deriye yapıştırıp sonra çıkarması zor oluyor bu yüzden fotoğraftaki gibi altına eczanelerde satılan sargı bezinden alıp koymak en iyisi.

Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık -5 ile -9 derece aralığında,  az rüzgârlı (10-15km/s)
Kamp Yeri: Karbeyaz Otel Yanı (1890m)
Rota: Dağın kuzey yüzü, Yılankar adlı rota
Tırmanış: 6 saat,  İniş: 5 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 26
Öneriler:– Kış tırmanışı için kar yağış durumu takip edilmeli, kar yağışından sonra havanın uygun olduğu bir zaman dilimi seçilmelidir.

25 Aralık 2015 Cuma:

Akşam 23:00’de minibüsümüz İncirli’den yola çıktı. Önceden belirlenen duraklardan arkadaşlarımızı alarak devam ettik. Aramızda ilk kış tırmanışını yapacaklar vardı. Herkesin neşesi yerindeydi ve pozitif enerjiliydi. İlk molamızı Bolu’da verdik.

26 Aralık 2015 Cumartesi:

Sabah 07:00 sularında Aksaray’a vardık. Sıkı bir kahvaltının ardından şehir içinde market alışverişi yaptık. Çadır gruplarına göre ortak yiyecek alışverişi yapıldı. Planlamada sonradan gözlemlediğim kadarıyla başarılı ve başarısız olanlar vardı. Bazı gruplar 2 günlük aktiviteye göre az yiyecek alırken bazıları da 3-4 gün yetecek yiyecek aldılar. Su takviyesi de yaparak Helvadere yolunu GPS cihazımızdan bularak hareket ettik. Helvadere kasabasına ulaşınca meydandaki kahvede oturup mola verdik. Güleryüzlü yöre insanlarıyla oturup hoş sohbet ettik. Bize Hasan Dağı ile ilgili dilden dile aktarılan hikayeyi anlattılar. Çaylarımızı bitirdikten sonra Karbeyaz otelin yanında kamp kuracağımız alana gitmek üzere vedalaştık. Bu sırada Sönmez hoca yolun kapalı olması ihtimaline karşı traktörü olan bir kişinin iletişim bilgilerini aldı. Kamp alanına varıp çadır kuruluşlarına başladık. Yerleşim işleri bittikten sonra ekip halinde kulvar girişine doğru keşif yürüyüşü ile birlikte kısa bir kazma, krampon eğitimi yapıldı. Eğitim bitince kamp alanına döndük. Kamp alanının etrafında taş barakalar var. İçi görece konforlu sayılabilecek şekilde sıcak ve korunaklıydı. Burada ocaklarımızı açıp yemeğimizi yaptık. Bu sırada Ereğli Dağcılık Kulübüne (ERDAK) bağlı kalabalık bir grup gelip Karbeyaz Otel’de ve yanında kamp kurdular. Akşam 18:00 gibi uyku tulumlarına girmiştik. Bir kaç saat çadır içi sohbet vs. ile geçti. 22:00’den sonra mutlak sessizlik istendi.

27 Aralık 2015 Pazar:

Sabah saat 03:00’de kalktık. Yemek yedik ve malzeme hazırlıklarına başladık. Önde ve arkada yürüyecek arkadaşlarımızı belirleyip tek sıra halinde yürüyüşe saat 04:30 gibi başladık. Dolunay olduğu için etraf aydınlıktı. Havanın açık ve sis olmaması bizim için iyi oldu. Yürüyüş boyunca yer yer toz kar bölgeler ile çoğunlukla kar olmayan yerlerden geçtik. Kayda değer kar ve buz olmadığı için krampon takmaya gerek duyulmadı. Yılankar rotasının kulvar başlangıcına kadar rahatça geldik. Bu sırada kamp alanı ile dağa yaklaşma mesafesi çok kısa, hiç terlemeden faaliyet bitecek herhalde diye düşünmeye başladım. Kulvar girişinden itibaren dik eğim başlayınca bu düşüncem değişti. Etap boyunca küçük taşlı çarşak ve iri kaya blokları üzerinden ilerlemek için zorlu mücadele verdik. Ekibin en çok zorlandığı yer burası oldu. Birkaç taş düşme olayı atlattık ancak ciddi bir aksilik yaşamadık.

Volkanik krater çanağına ulaştığımda sırttan batıya doğru döndüm. Karşımda ilk gördüğüm yükseltiye doğru yürümeye başladım. Birkaç dakika önümde ilerleyen Sönmez hoca beni gördü ve kendisini takip etmem için uyardı. Gittiğim yer Hasan Dedenin mezarının olduğu söylendiği küçük zirveymiş(3235m). Saat 10:00 gibi birkaç dakikalık aralıklarla hep birlikte büyük zirveye (3268m) ulaştık. Birbirimizi tebrik ettik ve fotoğraf çektik. Manzarada Erciyes ve Aladağlar demirkazık zirvesini net görebiliyorduk. Zirve defterini bulamadık. Küçük zirvede olduğunu düşündük. Gidip oradan alıp getirmeyi niyetlendik ancak nerden baksan 1 saat sürecekti.

Faaliyet sonunda Ihlara vadisi gezisi yapmayı düşündüğümüz için vazgeçtik. Türk bayrağı zirveden 2 metre daha aşağıda bir yerdeydi. Direkle birlikte bayrağı alıp tam zirveye yerleştirdik. Aynı rotadan inişe geçtik. Yan basarak, yer yer kontrollü kayarak, yüzüstü dönüp merdiven iner gibi ilerleyerek her türlü şekilde alçalmayı deneyerek iniş yaptık. Çıkarken iz açabilecek miktarda kar olmayınca inişte de topuk basarak inme rahatlığını hiç yaşayamadık (Dönüş bana görece olarak daha uzun geldi. En güzeli yamaç paraşütü ile iniş yapmak ama bakalım ne zaman yaparız bunu). 16:00-17:00 arası kampa geri dönüşler tamamlandı. Çadırları toplayıp faaliyeti bitirmiş olduk. Ardından dönüş yolculuğuna başladık.

Çatalhöyük’te 1960 yılındaki kazılarda bulunan yandaki bu çizim Hasan Dağı’ndaki iki tepeli volkanın lav püskürtmesini gösterdiği ileri sürülüyor. MÖ 6600 tarihli bu resim Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. 2013 yılında Hasan Dağı’ndan alınan taş örnekleri analiz edilmiş ve MÖ 6900 tarihinde volkanın aktif olduğu keşfedilmiş. O zaman Hasan Dağı’ndan 130 km uzakta bulunan Çatalhöyük’te yaşayan insanların volkan patlamasına şahit oldukları ve bunu resmettikleri anlaşılmış.

Yamaç paraşütü sporuna başlangıç yaptım. Daha önce uçak yolculuğu ve askeri helikoptere binme hariç hiç uçuş yapmamıştım. Yükseklere olan tutkum nerden geldi bilmiyorum. Babamda yükseklik korkusu var. Balkona cama çıkamıyor. 2-3 metre yükseklikten bile aşağı zor bakıyor. Benim fotoğraflarıma ise hiç bakamıyor. İyi ki böyle şeyler genetik değil, babadan oğula geçmiyor.

İş arkadaşım Hakan, yamaç paraşütü eğitimi var haydi gidelim diye çıkageldiğinde doğal olarak duraksadım. Önce bir tandem (tecrübeli bir pilot ve yolcu ile yapılan iki kişilik uçuş) nasıl bir şey görelim diyerek frenlemeye çalıştım çünkü Hakan çoktan uçmaya başlamıştı bile. Bana bu fırsatı her zaman bulmanın kolay olmadığını anlattı. Benim aklımda, bu işi öteleyip daha fazla araştırma yapma düşünceleri vardı.

Ama Hakan’ın sürekli espriyle karışık kucakta mı uçacaksın dokundurmalarına daha fazla direnemedim. Birlikte eğitime katılmaya karar verdik. Öncesinde biraz evrak hazırlama işleri falan oluyor. 5’li uzman doktor heyetinden sağlık raporu almak gerekiyor. Hastane işleri bildiğiniz gibi zaman alıcı şeyler. Muayene sırasında aklıma hep “peki uçabilecek miyim doktor bey” esprisi yapmak geldi ama yanlış anlaşılıp bu çocuğun pisikolojik sorunları var herhalde diye düşündürmek istemedim. Nihayetinde üstünde “Paraşütle uçuşa ve atlayışa elverişlidir” yazan raporumuzu aldık. Başında paraşütle olduğunu belirtmeleri yerinde olmuş; genel bir ifadeyle yazılması komik olabilirdi 🙂

Eğitimin ilk günü uçuş yapılan tepede tecrübeli sporcuları izlemeye gittik. İlk defa böyle bir ortam görüyorduk. Biraz korktuk açıkçası. Burada bu iş bana göre değil diyen ve eve dönen arkadaşlarımız oldu. Doğal olarak bende de bir korku oluştu. Ancak bu gibi durumlarda etrafa korku yayan iç ve dış seslerden uzaklaşmak en iyisi. Yoksa beyin, bahaneler üretip vazgeçirmeye çok meraklı bir organ. Eğitimin en önemli kazanımı belki de bu oldu. Daha önce hiç bilmedeğimiz bir konuda bize cesaret aşıladı. Yamaç paraşütü, kendi başına deneme yapılma yöntemiyle veya bir arkadaş yardımıyla öğrenilen bir spor değil. Mutlaka bu işi bilen, profesyonellerden yardım alınması gerekiyor.

Biz de başlangıç eğitimi için Fenomen Air Sports kulübünden yardım aldık. Eğitim yeri İstanbul’a araçla 2 saatlik uzaklıkta Sakarya’nın Serdivan ilçesinde bulunuyor. Eğitim teorik ve pratik olarak iki kısımda yapılıyor. Teorik dersler şehir içinde firmanın derslik olarak kullandığı yerde yapılıyor. Uçuşlar 240 metre rakımlı Kırantepe’de yapılıyor. Bu tepe ile Fenomen Air Sports dersliği arası araçla 5 dakikalık mesafede. İstedikleri zaman hızlıca tepeye gidip gelinebiliyor. Haftasonu Kırantepe’ye yerel halk da geliyor, uçuşları seyrediyorlar ve tandem uçuş yapabiliyorlar. Bu tepenin güzel bir özelliği var. Kalkış noktasından havalandıktan sonra aynı yere iniş yapılabiliyor. Tandem uçmak isteyenleri kalkış yaptıktan sonra 20-30 dakika uçurup sonra tekrar aynı yere iniş yapıyorlar. Böylece tepenin aşağısındaki iniş alanına inip oradan tekrar araçla gelme gibi bir zaman kaybı olmuyor. Güzel bir uçuş ekosistemi kurulmuş. Şenlik havasında geçiyor haftasonları…

Abdullah YILDIZ hoca =>
2003-2009 yılları arasında Türk Hava Kurumunda eğitmenlik yaptıktan sonra 2010 yılında Fenomen Air Sports’u kurmuş.
Uçuş yaptığımız ilk gün, hepimiz ilk uçuşları tamamladıktan sonra aşağıda iniş alanında toplandık. Öğlen vakti geldiği için ara verip bir AVM’de yemeğe gitmeyi planlıyorduk.Abdullah hoca son kişi olarak tepede kaldığı için onun da gelmesini bekliyorduk.

Abdullah hoca telsizle firmanın aracını kullanarak yemeğe gitmemizi söyleyen bir anons geçti. Ardından da “Ben uçarak size yetişirim” dedi. Hepimiz güldük. Espri yaptığını sanıyorduk ama gerçek çıktı. AVM’ye vardığımızda hemen arkamızdan o da yamaç paraşütüyle süzülerek geldi ve otoparkın yanındaki boş alana iniş yaptı.

Hepimiz hayranlıkla bakakaldık. Vay arkadaş ne hayatlar yaşanıyor dedim içimden. Bir yandan da aklıma Gülen Gözler filmindeki Vecihi karakteri geldi 🙂 AVM’nin teras katına inebilirmiş aslında (İzin vermiyorlarmış), o zaman bizden önce yemek siparişlerini verirdi herhalde 🙂

Başlangıç sertifikası alabilmek için önce 20 saatlik bir teorik ders alınıyor. Öğrenilenlerin test edileceği bir sınavı geçtikten sonra yer çalışmaları başlıyor. Bu aşamada ayakların yerden kesildiği 6-7 metrelik alçak bir tepede çalışmalara başlanıyor. En yorucu kısım yer çalışmaları. Burada da genel gidişat iyiyse Kırantepe’de uçuşlara başlanıyor. Sertifika alabilmek için aşağıdaki videodaki gibi en az 7 adet yalnız uçuş yapmak gerekiyor. Uçuş sırasında eğitmen ile sürekli bir telsiz bağlantısı açık oluyor. Eğitim sonunda başarılı olanlara uluslararası geçerliliği mevcut olan FAI ve THK onaylı Yamaçparaşüt Başlangıç Sertifikası veriliyor.

Eğitim sırasında yer çalışmalarında sırtımda bir kanat taşımaya ve ona direnmemeye zor alıştım. İlk başta bir at gibi ona hükmedebileceğimi sanıyordum. Sonra yanıldığımı anladım. Yeri gelmişken paraşütlerin kumaş kısmına kanat veya kanopi deniyor. Konuşmalarda paraşüt değil daima kanat kelimesi geçer.

İlk uçuş öncesi ne olacağını bilmediğim için bir gerginlik yaşadım. Ancak sonraki uçuşlarımda adrenalinle birlikte keyif duymaya ve tekrar tekrar uçmak istemeye başladım. Eğitim sırasında kanat ve diğer tüm malzemeleri size eğitim aldığınız yer sağlıyor. Ancak başlangıç eğitimi sonrası bu spora devam etmek istiyorsanız sizden kendi uçuş malzemelerinizi satın almanız bekleniyor.

Bir kartal için süzülerek yere inmek sıradan bir olay. Bir insan için aynı duyguyu yaşamak heyecan verici bir deneyim.
Eğitim sırasında başka bir grup Abdullah hocadan izin alarak drone (yerden kumandalı hava aracı) ile özel video çekimi yaptılar. Görüntüleri biz de istedik sağolsunlar verdiler. Onların çekim yaptığı sırada bizim uçuş da denk gelmiş. Görüntüler belgesel çekimi gibi ve güzel.

1 haftalık eğitim süresince Serdivan akşamlarını kafe ve restorantların olduğu ana caddesinde geçirdik. Burada Mavi Durak Izgara isimli bir yerde ekmek arası arnavut ciğeri yedim. Çok lezzetliydi. Ya da gün boyu yorulup acıktığım için bana ne yesem lezzetli gelecekti bilemiyorum. Mekanda yemek kamyonu şeklinde dekorasyon yapmışlar. Dünyadaki trendler burada da yakından takip ediliyor. Başka yerlerde de yemek yedik. Farklı konseptte restorantlar var. Bir tanesinin konsepti çalışan giysileri ve dekarasyonu dahil herşey Redkit ve Dalton’lar üzerineydi.

Bu yazıyı hazırladığım sırada Türk cerrah Mehmet Susam’ın Wingsuit ile Alpler’den atlayışında öldüğü haberini okudum.Hem değerli bir doktor hem de 20 yıldır paraşüt atlayışları gerçekleştiren tecrübeli birinin kaybı hepimizi üzdü. Wingsuit ile bir tepeden atlayış ve kayalıklara yakın uçuşlarda hep tecrübeli kişilerin hayatını kaybetmesi bu sporun teknolojik açıdan gelişmeye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Yamaç paraşütünde acil durumlar için yedek kanat taşınıyor. Acil durumlarda onu çekip açabiliyorsunuz. Bir de güvenlik açısından şöyle bir durum var: Kanatlar başlangıç, orta seviye veya performans denilen cinste üretiliyor. Başlangıç seviye kanatlar bazı pilotaj hatalarını düzeltebilen güvenilir özellikler içeriyor. Pilotun yaptığı ufak hataları kanatın kendisi tolere edebiliyor. Ancak Wingsuit’de herhangi ufak bir hatanın telafisi yok. Yamaç paraşütündeki gibi bir tasarım veya yardımcı başka araçların Wingsuit için geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Ben yamaç paraşütünü dağ faaliyetlerimde zirveye tırmandıktan sonra iniş kısmında kullanmayı hayal ediyorum. Yabancıların deyimiyle Hike & Fly. Zaten yamaç paraşütünün ilk çıkış amacı da bu. Rüzgar hızı 30 km/s üzerinde olduğunda uçuş limitlerini geçmiş oluyor. Dağ koşullarında yüksek irtifadaki rüzgarlı ve stabil olmayan hava koşullarında uçmak için epey tecrübeli olmak gerekiyor.

Uçuş için şu malzemeler gerekiyor:
Kanat + ipler + yedek paraşüt + kask + kolon iplerinin bağlandığı, sırta geçirilen ve harnes olarak adlandırılan uçuş koltuğu. Bunlara ortalama 2000-3000 euro bütçe ayırmak gerekiyor. Günümüzde en hafif malzemeler kullanıldığında yaklaşık 6 kg kadar bir ağırlığı var bu malzemelerin. Tırmanış sırasında ciddi bir ağırlık bu. Normal bir ekipmanın 12-13 kg. kadar ağırlığı var. Standart uçuş koltuğu yerine tırmanışta kullandığımız emniyet kemeri çok kolay bir şekilde özel üretim yapılabilir tahmin ediyorum. Kask da zaten tırmanış için götürdüğümüz standart bir teknik malzeme. Sonuçta uçuş için ekstra 3-4 kilo’ya kadar inebilir taşıyacağımız malzemeler. İleride daha hafif ve ekonomik ürünler üretilmesini heyecanla bekliyorum…

Bu eğitim sayesinde Aerodinamik ve meteroloji ile ilgili güzel bilgiler de öğrenmek mümkün oluyor. Türk Hava Kurumunun hazırladığı Yamaç Paraşüt el kitabı burada var. İçinde güzel bilgiler var; okumanızı tavsiye ederim.

Dış Giyim The North Face Himalayan Parka
Dış Giyim:The North Face Himalayan ParkaTunç Fındık deyimiyle Sekiz binlik hırka! Hakkını veriyor
Dağ Botu:Scarpa Mont Blanc GTX
Dağ Botu: Scarpa Mont Blanc GTXScarpa Phantom 6000m’lik dağlar için olan kendinden tozluklu modelini alacaktım ancak bu model uzun ince boğaza sahip ve benim kalın baldırımlarımı rahatsız ettiği için çok istememe rağmen bu modeli tercih ettim, kalitesinden memnunum ayağınıza uygun numara bulmak mesele.
Hiking Botu: Salomon Quest 4D GTX
Hiking Botu: Salomon Quest 4D GTX Ne kaydın be! Salomon’lara özgü Contagrip tabana sahip. Ayağı kayalardan koruyabilmesi, rahat yürüyüş için esnek olması, malzeme kalitesi anlamında memnunum ama Vibram taban sanki daha bir üstün.
Tur Kayağı Botu: Roxa X-Face 120 Tur Kayağı Botu: Roxa X-Face 120 En önemli şey ayağa tam oturması. Benim ayağıma uyan başkasına uymaz. O yüzden alırken buna çok dikkat edin.
Kaya Tırmanış ayakkabısı Scarpa Force X
Kaya Tırmanış ayakkabısı:
Scarpa Force X
Altı düze yakın bir ayakkabı. Performansı etkilemeden ayakların konfor içinde kalmasını sağlıyor.

Pantolon The North Face M Trekker Convertible
Pantolon: The North Face M Trekker Convertible
Paçaların katlanarak boy ölçüsünün kolayca ayarlanması, diz tarafındaki fermuarlar açılarak şort haline getirilebilmesi harika özellikler! UPF Morötesi (UV) ışınımı koruması ve nemin daha hızlı buharlaşması sağlayan Quickdry özelliği çok iyi.
Üst İçlik
Üst İçlik 1: The Nort Face Hybrid
Üst İçlik 2
Üst İçlik 2: BlackSpade
Emniyet Kemeri Black Diamond XENOS
Emniyet Kolonu: Black Diamond XENOS
Ekspres Set
Ekspres Set: Black Diamond Posiwire
En az 10 tane olmasında fayda var bir sette 6 tane oluyor. 2 set alıp 12 tane ve üzeri ekspress bulundurmak idealdir.

5 Mevsim Kış Çadırı Husky Felen 3-4
5 Mevsim Kış Çadırı: Husky Felen 3-4
3-4 kişilik değil 3 oda 1 salon yazılsa daha uygun olur!
3 Mevsim Yazlık Çadır Husky Boyard
3 Mevsim Yazlık Çadır: Husky Boyard
Kamp Çantası Deuter Air Contact Pro
Kamp Çantası: Deuter Air Contact Pro
Erkekler için en az 70 litre almakta fayda var.
Yürüyüş Çantası Deuter Speed lite

Yürüyüş Çantası: Deuter Speed lite
Yanlarındaki tokalara iyi kötü baton, kazma bağlanabiliyor, en önemlisi çanta toplam boş ağırlığı sadece 500gr
Transfer Çantası
Transfer Çantası: The North Face Duffle Bag

Tur Kayağı Çantası
Tur Kayağı Çantası North Face Patrol 34
Yemek ve Pişirme Seti
Yemek ve Pişirme Seti: GSI Pinnacle
Kamp Ocak
Kamp Ocak Primus Powercook
Kafa Feneri 1
Kafa Feneri 1: Led Lenser H14R.2 Alman yapmış, Kamyon farı gibi mübarek!
Balaklava 1: Marmot Super Hero
Balaklava 1: Marmot Super Hero
Friendly Swede
Balaklava 2: Friendly Swede
Özellikle kayak için çok konfor sağlıyor.
Kaz Tüyü Uyku Tulumu
Kaz Tüyü Uyku Tulumu: Marmot Pinnacle
800-fill kaz tüyü tulum 1.13 kg ağırlığında (638 g kaz tüyü var). Comfort -5.4 C , Lower Limit -12.2 C, Extreme -31.5 C değerleri var. Ağırlığı çok iyi. Sıcaklık dereceleri idare eder. 1 kilo hafiflik dağda o kadar fark yaratıyor ki…Artık bu model kalmadı başka modeller satılıyor. Ama özenli kullanılırsa ömürlük bir ürün.
Uyku tulumu iç çarşaf
Uyku tulumu iç çarşaf Quechua Silk Liner Decathlon’dan aldığım bu ürün sadece 110 gr ağırlığında ve hijyen amaçlı düşünerek aldım. Üzerim kirliyken uyku tulumu içine ayakkabı dahil hiçbirşey çıkarmadan çabuk girip kısa bir süre dinleneyim diye düşünmüştüm. Ancak pratikte düşündüğüm şekilde uygulama yapamadım. Tırmanıştan dönüşte ıslak bir şekilde uyku tulumu içine girmek pek dinlendirmiyor.
Güneş Gözlüğü
Güneş Gözlüğü: Julbo Instinct
Değişken ışıklı ortamlarda ortamın ışığına hızla uyum göstererek gerekli ışık geçirgenliğini sağlıyor. Bu sayede bulutlu, sisli ya da güneşli ortamlar için tek bir gözlük yeterli oluyor.
Google
Google: Julbo Eris
Tırmanışlarda büyük konfor. Ancak Cat 3 modeli ışığı çok kırdığı için kayak için karanlık bir ortama neden oluyor. Kayak için daha düşük bir kategori tercih edin.
Krampon: Grivel G22
Krampon: Grivel G22
Black Diamond Trail Shock Compact
Baton: Black Diamond Trail Shock Compact Küçük yapısı taşıma sırasında konfor sağlıyor. Ben memnunum. En çabuk yıpranan malzemelerden biri olan batona bu özellik için bu kadar bütçe ayırmak size kalmış. Nasıl olsa çabuk yıpranıp yenisine ihtiyaç olacak. O zaman ucuz ve idare eder bir model tercih edilebilir.
Black Diamond Raven Yürüyüş Kazması
Yürüyüş Kazması: Black Diamond Raven
Çaydanlık Optimus Terra
Çaydanlık: Optimus Terra
Solar Enerji Powermonkey Extreme
Solar Enerji: Powermonkey Extreme Pek verimli kullanamadım bu ürünü. Büyük boyutlu harici bataryalarla hafta boyunca şarj problemi yaşanmadan idare edilebildiğinden…

Tur Kayağı: Völkl V-WERKS BMT
Tur Kayağı: Völkl V-WERKS BMT
Mat Therm-a-Rest NeoAir XTherm
Mat: Therm-a-Rest NeoAir XTherm Yüksek irtifa için uygun şişirilebilir mat. Havasını boşaltıp katlayınca az yer kaplıyor. Isı yalıtımı çok iyi. Kafa kamplarında bu ürünü heba etmemek gerekir. O faaliyetlerde normal bir asker matı daha uygun ve kullanışlı.
Kanat Apco Vista III
Yamaç Paraşütü Kanat: Apco Vista III
Apco Spark
Yamaç Paraşütü Harness: Apco Spark – 2