29 Ekim: Çift Zirveli Bir Cumhuriyet Kutlaması
Sabah 06:00. Güne erken başlıyorum çünkü bugün ajandamda birbirine zıt ama aynı derecede heyecan verici iki etkinlik var: Gündüz Ballıkayalar’ın kireçtaşı duvarlarında kaya tırmanışı, akşam ise Cumhuriyet Bayramı’nın coşkusunu taşıyan o büyük fener alayı yürüyüşü.
Çantamı geceden titizlikle hazırlamıştım. Sabahın ilk ışıklarıyla demlenen çayımı termosa doldurup vakit kaybetmeden yola koyuluyorum. Kapıdan çıkar çıkmaz mahallemizin “asayiş ekibi” ile karşılaşıyorum: Sokakta yan yana dizilmiş, dinlenen beş köpek… Mahalledeki hayvanseverlerin ilgisi ve imkanlar o kadar yerinde ki, her biri neredeyse bir motosiklet cüssesine ulaşmış bu dev dostlarımız sokağı adeta kendi kaleleri bellemiş durumdalar.
Yanlarından her zamanki gibi temkinli ve adeta görünmez olmaya çalışarak geçiyorum. Aramızda tuhaf bir ilişki var; sırtımdaki çantanın hacmine göre tepki verme gibi garip bir huyları mevcut. Örneğin, 65 litrelik büyük bir kamp çantasıyla geçerken mutlaka “arıza çıkarıp” toplu bir protesto başlatıyorlar. Sanırım büyük çantaları bir tehdit olarak algılıyorlar. Hatta bir keresinde, hiç oralı olmayıp yürümeye devam ettiğimde arkamdan yaklaşıp yağmurluğumu yırtmışlardı.
Bugün üzerimde sadece küçük bir teknik sırt çantası var, bu yüzden ses etmiyorlar. Yine de içlerinden biri, sokağın sonuna kadar beni sessizce takip ediyor. Köşeden saparken arkasından bakıyorum; sanki bakışlarıyla “Bu seferlik görmezden geliyoruz ama ayağını denk al” diyor. Kabul etmeliyim ki, bu mahalle sakinlerine bir türlü tam olarak ısınamadım. Meşhur Haçiko filmini izlemek bile içimdeki mesafeyi kapatmaya yetmedi. Sanırım ben, her ne olursa olsun her zaman “kedi tarafında” kalacağım.
Saat 07:00. Bizi Ballıkayalar’a ulaştıracak minibüsteki yerimi alıyorum. Araca biner binmez küçük bir köpekle karşılaşıyorum; sabahki “mahalle nöbetçilerinden” sonra içimden “Hayda, yine mi?” diye geçirmeden edemiyorum. Mesafe koymak adına en arka sıraya geçip otursam da yol boyunca ara sıra birbirimizi süzmekten geri kalmıyoruz. Maltepe’ye ulaştığımızda, ekibe iş arkadaşım Hakan da dahil oluyor
Ballıkayalar, Gebze’nin Tavşanlı Köyü sınırlarında yer alan büyüleyici bir tabiat parkı. 1995 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Milli Park ilan edilen bu vadi, ismini tarihsel bir hikâyeden alıyor: Bir zamanlar arılar, vadinin sarp mağaralarını kovan olarak benimseyip buraları balla doldururmuş. Ortasından dingin bir derenin geçtiği vadinin her iki yakası, gökyüzüne uzanan dik kireçtaşı duvarlarla çevrili.
Bugün buraya, Türkiye Dağcılık Federasyonu’nda antrenörlük ve hakemlik yapan, doğa sporlarında 20 yılı aşkın derin bir tecrübeye sahip Sönmez Erkaya liderliğinde 19 kişilik bir grupla geliyoruz. Sönmez Hoca gibi deneyimli bir ismin rehberliğinde, Ballıkayalar’ın sert kayalarında sınırlarımızı zorlamaya hazırız.
İstanbul’a olan yakınlığı nedeniyle hafta sonları piknikçilerin uğrak noktası olsa da Ballıkayalar, asıl kimliğini kaya tırmanışçıları için sunduğu eşsiz rotalarla kazanıyor. Burası, Türkiye’de modern kaya tırmanışının beşiği ve sporcuların en önemli antrenman sahalarından biri. Girişte piknik alanının bulunduğu yerde bir kır restoranı var. Burada çay içebilir, ekmek arası bir şeyler yiyebilirsiniz. Bugün piknikçi sayısı az. Burada kahvaltı molası veriyoruz.
Sönmez hoca etrafında yarım ay şeklinde diziliyoruz. Sağ baştan saymamızı ve herkesin söylediği sayıyı, bir önceki ve bir sonraki kişiyi de aklımızda tutmamızı istiyor. Askerlik sırasındaki yoklama alınması gibi bir an yaşıyoruz. Amaç toplu hareket etmeyi kolaylaştırmak. Çabuk uyum sağlıyoruz. Hatta peşi sıra durduğumuz Hakan’la aramızda birbirimize sayıyla hitap etmeye başlıyoruz.
Kısa bir yürüyüşün ardından dik bir kayanın önünde duruyoruz. Aşağısı uçurum. Yok artık burada mı tırmanacağız! diye düşünüyorum. İlk defa gelenlerin gözlerinde benzer duygular okunuyor…
Sönmez hoca, malzemeleri tanıtıyor. Karabina adı verilen metal bağlantı, dağcılıkta kullanılan en önemli malzemelerden biri. İpi emniyet noktasına veya kemere bağlamak için kullanılıyor. Çeşitli model ve özelliklerde üretilen karabinaların, büyük yüklere dayanıklı ve aynı zamanda hafif olması gerekiyor.
Sönmez hoca, eğer yüksek bir yerden düşürürsek o karabinayı emekli etmemiz gerektiğini söylüyor. Çünkü o sırada sorun çıkarmasa dahi ileride malzeme içinde görünmez çatlaklar oluşabildiğini ve kırılma ihtimali oluştuğunu belirtiyor.
Hocanın belinde takılı olan ve elinde gösterdiği malzeme, emniyet kemeri (kolon) olarak adlandırılıyor. Kolonları kayalara yanaşıp giymemizi istiyor. İç çamaşırı giyer gibi üzerimize geçiriyoruz. Kaya dibinde giymenin önemi şu: giymeye çalışırken dengeyi kaybedip uçurumdan aşağıya uçma olasılığı var. Olur mu demeyin olabilir böyle kazalar. Doğa güzel olduğu gibi hataya pek gelmiyor.
Emniyet istasyonu kuruluşunu görmek için hoca ile kayalığın tepesine çıkıyoruz. Kaya yüzeyine delik açılarak yerleştirilen metal plakalara bolt deniliyor. Bele bağlı ip bu boltlara geçirilerek emniyet alınıyor.
İstasyon kuruluşunda önemli olan iki farklı bağımsız noktadan sabitleme yapmak. İki ayrı ip birbirine bağlı. Ama yük sadece birinin üzerinde. Perlon veya karabina herhangi bir nedenle çözülürse bağlı olduğu diğer nokta devreye giriyor. Her bağlantının bir yedeği oluyor.
Hocamız “İnsan hayatı bize bahşedilen en değerli varlık; taş attık da kolumuz yoruldu” deyip bir yedek nokta daha kuruyor. 2 ayrı noktanın bağlı olduğu kaya bloğu koparsa diğer kaya bloğundaki noktanın devreye girmesini düşünüp önlem alıyor.
Ballıkayalar aynı zamanda kamp yapmak için uygun alanlar içeriyor. İstasyon kurduğumuz yerde kamp kuran arkadaşlarla karşılaşıyoruz. Kocaeli Üniversitesi öğrencisi olduklarını öğreniyoruz.
Süslü. Minibüste ilk karşılaşmadan itibaren gün boyu yakın anlar yaşadık. Cinsi Şivava. Sokak köpeklerinden çok farklı. Zeki, uslu bir köpek.
Dağcılık malzemelerinin en önemlilerinden birisi kask. Kafamızı çarpıp yaralanmamızı önlüyor. Yukarıdan düşebilecek kaya parçalarına karşı da koruyor. Kaya tırmanışında kullanılan malzemelerle dağcılıkta kullanılan malzemeler benzer. Dağcılığın bir kolu olarak görülse de kaya tırmanışı başlı başına bir spor dalı.
Beklemenin tırmanış yapmaktan daha stresli olduğunu anladık. İlkokulda aşı sırası bekleyen çocuklar gibiyiz. Tehlikeli durumlarda korkmak, kaygılanmak her insanda olan temel bir duygu. Bu duyguyu kontrol etmek önemli. Eğer fazla ise hata yapmaya meğil olur. Az ise başarı ihtimali düşer.
Kaya tırmanışına yeni başlayanların yaptığı en temel hata, tüm yükü kollarına bindirmektir. Oysa tırmanışta asıl olan ayakları kullanmaktır. Eğer kendinizi sadece ellerinizle yukarı çekmeye çalışıyorsanız, kısa sürede laktik asit birikmesiyle kollarınız “patlayacak” ve tırmanışınız yarım kalacaktır. Dağcılık lügatinde kaba kuvvetle yapılan bu tekniğe, biraz da espriyle “amele tırmanışı” denir. 🙂 Unutmayın; ip sizi tırmandırmaz, o sadece olası bir düşüş anında hayatınızı korumak için oradadır.
Rotanın sonlarına doğru, tırmanışın “kilit” noktası sayılan, bacayı andıran dar bir etapla karşılaşıyoruz. Burası hem fiziksel hem de stratejik bir sınav alanı. Bacaya gömülüp içinden çıkmaya çalışmak, genellikle sıkışıp kalmanıza neden olur. Doğru teknik ise ayakları bir pergel gibi yanlara açıp, gövdeyi dışarıda tutarak sağlı sollu hamlelerle ilerlemektir.
Tırmanışın Altın Kuralı: Tırmanış, %25 fiziksel güçse %75 zihinsel hazırlıktır.
İlginç bir gözlemim var: Zihninde “burayı geçemem” diyenler, genellikle fiziksel olarak en güçlü oldukları anda bile bu kilit noktada pes ediyorlar. Kaya üzerinde fiziksel özellikler bir yere kadar yardımcı olur; ancak asıl tırmanış, zihindeki o hayali engeller aşıldığında başlar. Duvarla inatlaşmak yerine onunla uyum sağlamayı öğrendiğinizde, imkansız görünen rotalar birer birer açılır.
Heyoooo! Rotanın en üst noktasına ulaştığımızda attığımız zafer naraları, vadinin derinliklerinde yankılanıyor. Çıkmak ne kadar teknik bir beceriyse, inmek de bir o kadar disiplin işi. İniş sırasında en sık yapılan hata, korkuyla dizleri bükmektir. Sönmez Hoca bu konuda tavizsiz; kolların kayaya dokunmadan iki yana açık, ayakların omuz genişliğinde ve dizlerin gergin bir şekilde kendini ipe teslim etmeni istiyor.
Sönmez Hoca’nın o meşhur sözü kulaklarımızda: “Bu iş malzemeye güvenle başlar.” Eğer emniyet sistemine tam güvenmezseniz, vücudunuz kasılıyor ve dışarıdan bakıldığında akıcı bir iniş yerine, adeta tutulmuş birinin zoraki çabasını sergiliyorsunuz. Yere ayak bastığınızda ise elleriniz ve ayaklarınız adrenalinden zangır zangır titriyor. Bu titreme aslında bir bağımlılığın habercisi; o saniyede bir sonraki rota için plan yapmaya başlıyorsunuz.
Tırmanış sadece fiziksel bir antrenman değil; tüm kas gruplarını çalıştıran ve günlük hayattaki problem çözme yeteneğinizi zirveye taşıyan zihinsel bir meditasyon.
İlk rotaları tamamladıktan sonra vadi içinde ilerleyip, yüzme molası vereceğimiz o meşhur büyük göle ulaşıyoruz. Park içinde yasak olmasına rağmen balık tutan birine rastlıyoruz; belli ki denetimler henüz caydırıcı seviyede değil.
Herkes yorgunlukla kendini bir gölgeye bırakırken, ekibimizin neşesi Süslü de kendine serin bir köşe bulmuş bile.
İş arkadaşım Hakan, tam bir buff (bandana) tutkunu. Yeni aldığı modelini gururla sergiliyor.
Suyun dondurucu serinliği ise bizim için bir engel değil; çeşitli atlayış denemeleriyle günün yorgunluğunu üzerimizden atıyoruz.
Yüzme keyfinden sonra ikinci tırmanma rotamızın hazırlıklarına başlıyoruz.
Ballıkayalar’da 1970’li yıllardan bugüne kadar yüze yakın çeşitli zorluk derecelerinde tırmanış rotaları açılmış.
İkinci rotada ilginç bir diyaloğa şahit oluyoruz. Kırmızı tişörtlü bir tırmanışçı, emniyetini alan ve henüz yeni tanıştığı arkadaşı Rüstem ile tam bir “hayatta kalma” diyaloğu içinde:
— “Rüstem, hayatım senin elinde, ne olur dikkat et!”
— “Rüstemcim ipi sıkı tut, biraz sağa al…”
Etraftan gelen destek mesajlarına dönüp, o unutulmaz soruyu soruyor: “
Hayatım başkasının elinde, nasıl rahat olabilirim?” Arkadan gelen sakinleştirici yorum ise tırmanış camiasının kara mizahını özetliyor: “
Emniyetçinle yeni tanıştın, geçmişe dayalı kötü bir anınız yok. Güvenmek için daha iyi bir sebep olamaz, devam!” 🙂
Vadiye iniş çalışmaları… Burada aşağıya inenleri heyecanlı bir sürpriz bekliyor. Anlatılmaz yaşanır diyeyim. Vadiye iniş çalışmaları sırasında bir arkadaşımız, Prusik düğümünün sıkışması sonucu ipin tam ortasında asılı kaldı. Aşağıda bekleyenleri heyecanlı, yukarıdakini ise zorlu bir sınav bekliyordu. Sönmez Hoca, deneyimini konuşturarak hemen yan bir hat kurdu, yanına ulaştı ve sıkışan ipi bıçakla keserek güvenli bir şekilde aşağı inmesini sağladı. Dağcılıkta eğitimin ve hızlı kararın neden hayati olduğunu bir kez daha yerinde görmüş olduk.
Tırmanışları başarıyla tamamlayıp dönüş yoluna geçiyoruz. Vadi içindeki yürüyüş rotası yaklaşık 2 kilometre olsa da, zemin yapısı nedeniyle pek de “kolay” sayılmaz. Orta-üstü zorluk derecesindeki bu parkurda, özellikle yağmur sonrası ıslanan kayalar ciddi bir düşme riski barındırıyor. Bu yüzden düz yolda bile olsak, düşüp kafayı çarpma riskine karşı kasklarımızı çıkarmamakta fayda var.
Yolun en heyecanlı kısmı, yan geçiş yapmamız gereken sarp bir kayalıktı. Aşağıda buz gibi bir gölet bizi beklerken, zemin adeta sabun gibi kayıyordu. Ayakkabılarımın tutuşuna güvenemeyince çareyi onları çıkarıp çıplak ayakla geçmekte buldum. Sönmez Hoca o anı ölümsüzleştirirken, ben sırt çantamdaki elektronik eşyaların o soğuk suyla buluşma ihtimalini düşünüp “Yusuf Yusuf” ile derin bir sohbete dalmıştım. 🙂
Minibüsle dönüş yolunda Sönmez Hoca hepimize günün özetini sordu. Herkesin yüzünde, yorgunluğun ötesinde harika bir gün geçirmiş olmanın huzuru ve bir sonraki rota için sabırsızlık vardı.
İstanbul’un “Kilit” Rotası: Beşiktaş Trafiği
Mecidiyeköy’de araçtan inip kendimi boş bir taksiye attım. Gideceğim yeri söylediğimde, taksicinin yüzünde “soğuk duş etkisi” yarattığımı fark etmem uzun sürmedi:
— “Beşiktaş…”
Taksici hem direksiyon sallıyor hem de bu tesadüfe inanamayarak anlatıyordu:
“Az önceki müşterim de Beşiktaş’a gidiyordu! Trafiği görünce dayanamayıp indi; şimdi Metro ile Taksim’e geçip oradan aşağı yürüyecek…”
İçimden “Kaderinde bu akşam Beşiktaş’a gitmek varmış be kardeşim 🙂” diye geçirsem de, dışımdan “Trafik çok mu kötü?” diyerek masumca konuyu açtım. Taksici sıkıntılı ama beyefendi biriydi, sabırla sohbet etmeye başladık. İstanbul trafiği bu; normalde 10 dakikalık yolu bize tam bir saatte tamamlattı.
Saat 21:30’da ancak Beşiktaş’a ulaşabildim. Büyükdere-Zincirlikuyu-Beşiktaş arasında keşke bir bisiklet kiralama hizmeti olsaydı; yokuş aşağı “yardırıp” çoktan varmış olurdum. Maalesef meşaleli Cumhuriyet yürüyüşüne yetişemedim. Sağlık olsun, önümüzdeki seneye kısmet…