Cilo’ya Dönüş: 2019 Zirveye Değil, Hayata Uzanan Bir Tırmanış

Bu benim Cilo Dağları’ndaki ikinci kış tırmanışı serüvenimdi. Dağcılık camiasında özel bir yeri olan bu coğrafyada, daha önce 2013 yılında basında da yankı bulan bir tırmanışa imza atmış, Türkiye’nin ikinci büyük zirvesi olan Reşko (Uludoruk) zirvesine 32 yıl aradan sonra yapılan ilk kış tırmanışını başaran ekipte yer almıştım. Tırmanış öncesi basın toplantısı

Sembollerin Gölgesinde: Cilo’nun Saklı Görkemi

Dağcılık camiasında yıllardır kulaktan kulağa dolaşan, resmi ağızlarca pek dile getirilmese de hafızalara kazınmış bir iddia vardır: Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun (TDF) önceki, ikonik logosundaki yükselen silüet, aslında Türkiye’nin ikinci en yüksek zirvesi olan Cilo Dağları’na aitti.

Sembollerin diliyle konuşanlar için Cilo, tırmanışın en saf, en teknik ve en zorlu halini temsil ediyordu. Ancak zamanla bazı şeyler değişti. O eski sembol yerini, Türkiye’nin en yüksek noktası Ağrı Dağı’nın politik ve coğrafi ağırlığına bıraktı. Yeni logoda Ağrı’nın tercih edilmesi, belki de bir “bir numara” vurgusu yapma çabasıydı. Fakat bizim için Cilo, hâlâ o eski logodaki gizli, mağrur ve dimdik duran silüet olarak kaldı.

İşte o eski logonun ruhuna sadık kalarak; sembollerin ötesindeki gerçek heybetin peşine düştük. Türkiye’nin en teknik, en hırçın ve en unutulmaz zirvelerine, Cilo’nun kalbine doğru bir yolculuğa çıktık. Bu, yalnızca bir tırmanış değil, aynı zamanda o eski silüetin peşinde bir hak arayışıydı…

Sembollerin Sessiz Değişimi: Kuruluş Tarihi Tartışmalarıyla Cilo’dan Ağrı’ya TDF Logosu.
Sembollerin Sessiz Değişimi: Kuruluş Tarihi Tartışmalarıyla Cilo’dan Ağrı’ya TDF Logosu.

Mart 2019’da üç dağcı arkadaşımla birlikte İstanbul Sabiha Gökçen’den Van’a uçtuk. Planımız Van’dan Yüksekova’ya saat başı kalkan şehirlerarası araçla geçmekti. Ekibimizin diğer sekiz üyesi Avrupa yakasındaki havalimanından doğrudan Yüksekova’ya uçmayı tercih ederken, biz evimize olan yakınlığı nedeniyle Sabiha Gökçen’i seçmiştik. O tarihlerde Sabiha Gökçen’den Yüksekova’ya doğrudan uçuş bulunmaması bizi bu alternatif rotaya yönlendirse de, izlediğimiz güzergâh hem bütçe dostuydu hem de ulaşım kolaylığı sağlıyordu. Artık İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsanız, hangi yakada oturduğunuz, bir seyahat rotası belirlerken en az bütçe kadar kritik bir rol oynuyor.

Cilo için Atatürk Havalimanında
Havalimanı Karesi: İstanbul’un kalabalığından Cilo’nun ıssızlığına uzanan ilk adım.

Uçuş günü geldiğinde heyecanla uçağa bindim, el çantamı yerleştirip yerime oturdum. Son kimlik kontrolünden sonra körükten uçağa binene kadar telefona bakarak dalgın dalgın yürümüştüm. Elimde telefon, polar, cüzdan ve kabin bileti vardı. Kabin biletini cüzdanın içine koyarken dalgınlıkla cüzdanı açtım: Kimlik yoktu. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Kimliksiz Cilo’ya Doğru, İlahi Uyarı mı, Unutkanlık mı?

Herhalde el çantasına koydum diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Koltukta rahatça oturuyor gibiydim ama tüm düşüncelerimin önüne geçen ve beni rahat bırakmayan bir sıkıntı vardı kafamda. Bütün ceplerimi kontrol ettim. Sanırım son kimlik kontrolünden sonra uçağa binerken düşürdüm. Ya da çantada bir yerlere sokuşturdum. Uçak Van’a indiğinde el çantamı daha dikkatli kontrol ettim ama orada da değildi. Herkes uçaktan indikten sonra durumumu kabin amirine anlattım. Bagaj alımı kısmında beklememi ve uçak içinde bulunursa bagaj alımı kısmına kimliğimi getireceklerini söyledi. Bir süre bagaj alımı kısmında bekledim ama kimse gelmedi. Bu sırada Sabiha Gökçen Havalimanı’nın yer hizmetleri telefon numarasını da bir şekilde buldum. Kayıp eşya ofisini aradım ve kimlik bulunup bulunmadığını sordum. Olumsuz yanıt verdiler…

Van’a Varış ve Taksicinin Haklı Endişesi

Van’daki havalimanında yapacak bir şey kalmayınca 3 arkadaşımla şehir merkezine gitmek için taksiye bindik. Taksici Doblo aracının geniş bagajına çantalarımızı koyduğunda dağcı olduğumuzu hemen anladı. Cilo’ya çıkacağımızı söyledik. Taksici,
“Bu havada ne işiniz var orda abi başınıza bir şey gelir.”
diyerek endişelendi ve yol boyunca bizi caydırmaya çalıştı. Van’ı gezdirebileceğini söyledi ve evine davet ederek misafiri olmamızı istedi. Bir dahaki sefere inşallah deyip samimi daveti için teşekkür ettik.

OHAL bölgesinde kimliksiz yolculuk

Van’a varır varmaz aklımızda tek bir şey vardı: bir an önce Yüksekova’ya ulaşmak. Yanımda arkadaşlarım da vardı ama cebimde kimlik yoktu; birkaç gün önce yaşanan olaylar nedeniyle bölgeye OHAL ilan edilmişti ve yolda sık sık kimlik kontrolü olacağını biliyorduk.

Çözüm bulmak için birlikte önce şehir merkezindeki İl Nüfus Müdürlüğü’ne gittik. Durumu anlattım; yanımda sadece TDF dağcılık lisansım vardı. Şef, tahkikat gerektiğini söyleyerek geçici kimlik veremeyeceğini belirtti. Boş ellerle ayrıldık.

Ardından aramızda konuşurken aklımıza karakola gitmek geldi; belki bir tutanak işimize yarardı. Karakol kapısında uzun bir kuyruk vardı. Sıraya girdim ve beklemeye başladım. Baktım kuyruk milim ilerlemiyor; önümdeki kişiye Kemal Sunal şaşkınlığıyla yanaşıp, “Kardeş, burası ne kuyruğu?” diye sordum. Adli kontrol şartıyla serbest bırakılanlar gelip imza veriyormuş, karakol öğle tatilinde olduğu için bekliyorlarmış. Sıradan ayrıldım, arkadaşlara durumu işaret edip kapıdan içeri girmek için ilerledim. Sırt çantam X-ray’den geçerken drone’u gören polis memuru iyice tedirgin oldu. Kısa bir sorgudan sonra nüfus işlemlerinin artık il müdürlüklerine devredildiğini söyleyip 199’u aramamı tavsiye etti. Oradan da eli boş çıktık.

OHAL bölgesine kimliksiz girmeyi daha önce deneyimlememiştim ama artık geri dönüşümüz yoktu. İçimizdeki dağcı inadıyla ve arkadaşlarımın da desteğiyle, cebimde sadece o lisansla, hep beraber Yüksekova yoluna devam ettik.

Yüksekova Yolculuğu Başlıyor: Doğu’nun Sıcak Misafirperverliği

Van sokaklarında gezerken, Yüksekova’ya son sefer saati olan 16:00 yaklaşmakta olduğu için çaresizce yazıhaneye döndük. Son sefere bilet alıp 3 arkadaşımla beraber şehirlerarası yolculuğumuza başladık. Araç içinde yolculuğumuz sohbetle çabuk geçti. Hava kararıyordu, bir tesiste dinlenmek için durduk. Tesisin içinden genç bir adam koşturarak buz gibi soğuk havada üstünde mont olmadan dışarı çıktı ve aracımızın kapısını açarak hoş geldiniz dedi. Garip kıyafetler giymiş batıdan gelen yabancılar olarak dinlenme tesisine girdik. İçerideki insanlar ilgiyle futbol maçı izliyorlardı. Ama bizimle sohbet etmekten geri durmadılar. Çay parasını ödemek istediğimizde siz misafirsiniz deyip ücret almadılar. Batıda alışık olmadığımız şeyler.

Bir Hayat Kurtarıcı Olarak Dağcılık Lisansı

Yüksekova’ya yaklaştığımızda beklediğim gibi jandarma ve polisin kimlik kontrolü başladı. En ufak sorun, ekibe yetişememek ve benim için faaliyetin iptal olması anlamına gelirdi.

Aslında bu “kaynar sular dökülmesi” hissi bana yabancı değildi. Hayatımda ne zaman gerçekten büyük bir tehlike yaklaşsa, içimde hep aynı sarsıcı uyarı yükselirdi. Bu kez de o his çok güçlüydü. Sanki görünmez bir el omzuma dokunup kulağıma fısıldıyordu: “Kardeş, o dağda seni nelerin beklediğini bilmiyorsun, belki de evde kalıp bir dağcılık filmi izlesen daha iyi olur.” Evren adeta “dur” düğmesine basmıştı.

Fakat içimdeki dağcı inadı bu kadar güçlü bir uyarıya bile boyun eğmedi. Cebimde sadece TDF dağcılık lisansımla, OHAL bölgesinin güvenlik önlemlerinin uygulandığı Yüksekova’ya doğru ilerlemeye devam ettim.

Her kontrol noktasında lisansımı çıkarıp memura uzatırken kendimi biraz James Bond gibi hissediyordum. Ama “007” yerine “Dağcı 001 – Kimliksiz Versiyon”.

“Acaba bu sefer gerçekten alıkoyacaklar mı?” düşüncesi her kontrolde mideme yumruk gibi iniyordu. Adrenalin meraklısı biri için bile bu doz biraz fazlaydı. Pes etmedim tabii. Çünkü gerçek cesaret, zirveye tırmanmak değil; evren sana art arda “dur lan!” diye bağırırken hâlâ “Ben devam ediyorum” diyebilmektir.

Neyse ki her seferinde yolumuza devam ettik ve sorunsuz Yüksekova’ya ulaştık. Bu macera bana çok değerli bir ders verdi: Bundan sonra yedek kimliğimi, pasaportumu, ehliyetimi, hatta annemin nüfus cüzdanını bile ayrı ayrı çantalarda taşıyacağım.

Dönüş uçağı için de riske girmedim. İstanbul’daki ailemden ehliyetimi otele kargolamalarını istedim. Faaliyet bittiğinde ehliyetim resepsiyonda tertemiz beni bekliyordu. En azından bu plan, dağın bana oynadığı oyunlardan daha kusursuz işlemişti.

Ekiple Buluşma ve Yüksekova’da Moral Gecesi

Diğer havalimanından gelen arkadaşlar çoktan otele yerleşmişlerdi. Yürüyüş mesafesinde bir mekanda Yüksekova Doğa Tutkunları ekibinin düzenlediği karşılama yemeğine katılmışlardı. Eşyalarımızı otelin lobisine bırakıp arkadaşlarımızın yanına gittik. Klos Dağcılık Başkanı Sönmez Erkaya, İstanbul’dan diğer tırmanış arkadaşlarımız ve Yüksekova Doğa Tutkunları ekibi ile bir araya geldik. Akşam yemeğinden sonra birlikte şarkı türkü söyledik. Harika gençlerle saz çalıp, türkü söyleyip, halay çekerek güzel bir akşam geçirdik.

Yüksekova Doğa Tutkunları Ekibi ile Buluşma.

Birinci Gün:
Yeşiltaş Karakolu ve Karakurum’u Aratmayan Çığ Etapları

Sabahın ilk ışıklarıyla iki minibüs dolusu ekip olarak Yeşiltaş karakoluna vardığımızda, Mehmetçik bizi o dondurucu soğukta sıcacık bir ilgiyle karşıladı. Komutanın destekleyici konuşması, içimizdeki tırmanış ateşini daha da harladı. 2013’te geldiğimde bambaşka bir prosedürle karşılaşmış, her birimize “kendi isteğinle mi geldin?” diye sorulmuştu. Güvenlik önlemlerini anlıyordum elbet ama sırtında dağ yükü taşıyan bir ekip için motivasyon her şeydi ve bu komutan tam da ihtiyacımız olan morali vermişti. Askerlerle omuz omuza verdiğimiz o hatıra fotoğrafından sonra, içimizi dolduran yüksek enerjiyle ağır sırt çantalarımızı sırtlanıp yola koyulduk. Yüksekova’dan aramıza katılanlarla birlikte 16 kişilik bir ekip olarak, göz alabildiğine uzanan beyaz sonsuzluğa doğru ilk adımlarımızı attık.

Yeşiltaş Karakolu: Mehmetçik ile hatıra karesi; tırmanış öncesi aldığımız en anlamlı motivasyon.
Yeşiltaş Karakolu: Mehmetçik ile hatıra karesi; tırmanış öncesi aldığımız en anlamlı motivasyon.

Ancak doğa bize gülümsemiyordu. Serpel Yaylası’na ulaşana kadar, boyumuzu aşan yoğun batak karda ve amansız bir kar yağışı altında ilerledik. Gözümüzün alabildiğine uzanan çığ etaplarından geçerken, ekibin üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Manzara, Nepal veya Pakistan’daki o acımasız Karakurum sıradağlarından farksızdı. Eğer ilk etap böyleyse, yukarılarda bizi nasıl bir cehennem bekliyordu?

Pakistan’ın Karakurum dağlarını aratmayan bir görkem; çığ riskinin gölgesinde beyaz bir sessizlik.
Çığ Etapları: Pakistan’ın Karakurum dağlarını aratmayan bir görkem; çığ riskinin gölgesinde beyaz bir sessizlik.

Cilo Dağları sadece Türkiye’nin ikinci yüksek zirvesi değil, aynı zamanda devasa Himalaya Dağ Kuşağı’nın en batıdaki temsilcisidir. Bu yüzden tırmanırken hissettiğimiz o ‘Karakurum havası’ aslında bir tesadüf değil, coğrafyanın genetik bir mirası. Bölge, genel görünümüyle Alpler’i andırsa da Türkiye’nin en büyük buzullarına ev sahipliği yapıyor.

Dağda Küçük Hataların Büyük Bedelleri: Donan Parmaklar

Yanımda iç, orta ve dış katman olmak üzere üç çift eldivenim vardı. Yola çıkarken sadece orta katman eldivenin yeteceğini düşünmek, dağın affetmeyeceği türden bir kibirdi. Akşama doğru ıslanan eldivenlerim parmaklarımı dondurmaya başladığında, kaz tüyü kuru eldivenler çantamın ulaşılması zor bir köşesinde beni bekliyordu. “Ha kampa vardık, ha varacağız” diyerek üşengeçlik edip eldiven değiştirmeyi erteledikçe, rüzgarın şiddetiyle ellerimdeki o hafif uyuşma yerini bıçak gibi kesen bir acıya bıraktı. Neredeyse parmak uçlarımı dondurarak ödeyeceğim bu hata bana hayati bir kış tırmanışı dersi vermişti: Dağda üşengeçliğe yer yoktur ve hayati ekipmanlar her zaman el altında olmalıdır! Ayrıca Cilo’nun dondurucu buzullarında ekipman seçimi bir tercih değil, hayatta kalma stratejisidir.

Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 1'e kadarki faaliyet istatistikleri
Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 1’e kadarki faaliyet istatistikleri

Yaz tırmanışlarında malzemeleri belirli bir noktaya kadar taşıtmak için yerel katır desteği bulmak mümkün olsa da, kışın dondurucu şartlarında böyle bir imkan bulunmuyor. Tüm kamp yükü ve teknik ekipman sadece bizim omuzlarımızdaydı. 6,5 kilometrelik o yıpratıcı parkuru tam 10 saatte geride bırakarak, 2100 metredeki Serpel Yaylası kamp alanına ulaştık. Ancak bölgenin genel topografyası, mutlak bir güvenlik sunmaktan uzaktı; her yamaç potansiyel bir çığ riski barındırıyordu. Stratejik bir kararla, daha önce çığ düşmüş ve üzerindeki kar yükünü büyük oranda boşaltmış bir hattı seçerek, hava kararırken çadırlarımızı kurduk. O gece kaz tüyü montla yine kaz tüyü tulumun içine girdiğimde hissettiğim o konfor; sadece bir sıcaklık değil, hayatta kalmanın verdiği o en ilkel ve en saf huzurdu.

İkinci Gün:
3 Metrelik Kardan Su Çekmek ve Tüketen “Azap Kulvarı”

Ertesi sabah uyandığımızda güneş henüz çadırlarımıza vurmamıştı ama derenin karşısındaki yamaçta parlıyordu. Dağda güneş size yakın olup da üzerinize vurmuyorsa, buzdolabının kapağı açılıp kapanıyormuş gibi ani ve dondurucu ısı değişimleri hissedersiniz. Gözümüz o ilk güneş ışığındayken kahvaltı hazırlıklarına giriştik.

Su için dereye inmek gerekti ama 3-4 metrelik kar duvarı yüzünden bu imkansızdı. Boş bir pet şişeyi ipe bağlayıp dereye saldım. Pet şişe hafif olduğu için batmıyor ve içine su dolmuyordu. Şişeyi yarım kesip tekrar saldım ama yukarı çekerken ip, kuyu gibi dümdüz aşağıya inmediği için hep yolda takılıp suyu dökülüyordu. Belki orada bir istasyon kurup ip inişi yapmayı deneyebilirdik ancak aç ve susuzken bu yöntem çok zahmetli olurdu. İhtiyaç, icatların anasıdır derler. Termosumu getirip ipi bağladım ve tıpkı buz deliğinden balık avlayan Eskimolar gibi dereye salladım. Termos ağır olduğu için suya kolayca batıyordu; ağzındaki o ufacık karabina yuvası ise o an dünyanın en hayati tasarım harikasıydı. Ağız kısmındaki bu ince yapı ve karabina deliği sayesinde bir damla bile dökmeden yukarı çektiğimiz o tertemiz sular, tüm kampın kurtarıcısı oldu. Aksi halde o değerli gaz kartuşları israf edilecek ve ekip; içine hazır toz içecekler eklemeden yutulması bile zor olan, o tadı berbat kar suyuna mahkum olacaktı.

3-4 Metrelik Kar Yüksekliğinden Su Çekerken
3-4 Metrelik Kar Yüksekliğinden Su Çekerken.

İradenin Çelikleştiği 800 Metrelik Tırmanış

Dünkü çığ etapları ve acımasız hava şartları, ekibin bir kısmının direncini kırmıştı. Teknik toplantıda bazı arkadaşlarımız dönme kararı aldı. Ocak kartuşlarını ve fazla yiyeceklerini aldık ve vedalaştık. Onları uğurladıktan sonra, kalanlar olarak sırtımızda taşıyacağımız yük daha da ağırlaştı.

Tüm kamp yükü ve teknik ekipman omuzlarımızda; kış dağcılığının en saf ve en yıpratıcı hali
Ağır Yükler: Tüm kamp yükü ve teknik ekipman omuzlarımızda; kış dağcılığının en saf ve en yıpratıcı hali.

2900 metredeki Horkedim yaylasına ulaşmak için önümüzde “Azap Kulvarı” adını verdiğimiz dik ve acımasız bir 800 metre vardı. İçinde 5,6 kilogramlık çadırın da bulunduğu sırt çantam bir kurşun kadar ağırdı. Diz boyu kara saplanıp adım atmaya çalışmak, adeta bir petrol kuyusuna sondaj vurmak gibiydi. Sırttaki o korkunç ağırlıkla karda iz açmak, parayla çekilecek bir eziyet değildi. Bu ancak sarsılmaz bir inanç ve müthiş bir takım ruhuyla yapılabilirdi. Gece 22:00 sularında, hedefimizden 100 metre aşağıda ikinci kampımızı kurabildiğimizde tükenmiştik ama irademiz hala ayaktaydı.

Uzaktan sürekli takip altındaydık
Uzaktan sürekli takip altındaydık.
Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 2'ye kadarki faaliyet istatistikleri
Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 2’ye kadarki faaliyet istatistikleri

Üçüncü Gün:
Zirve Planı ve Gece Yarısı Kalkışı

Bugün kamp hayatının tadını çıkardığımız bir dinlenme günüydü. Kahvaltı sonrası çamaşır ve kamp lojistiğiyle uğraşırken, Sönmez fotoğraflarımız için objektif karşısına geçti. Dağ güneşinin şakası olmadığını bir kez daha tecrübe ettik; 50 faktörlü krem sürmeden dışarı çıkmak, solaryumdan çok daha riskli. Sönmez’in 20 dakikalık ‘mankenlik’ macerası, kendisine hatıra olarak güneş yanıkları bıraktı. Konfor alanımızı genişletmek için kar bloklarından alaturka tuvaletler inşa etmeyi de ihmal etmedik. Doğada büyük bir lüks olan bu yapılar, güvenlik ve konfor sağlasa da İHA’ların görüş alanından kaçamadık 🙂

Dağ güneşinin acımasız yüzü: Sönmez'in 20 dakikalık modellik macerasının ardından hatıra kalan o sinsi güneş yanıkları
Dağ güneşinin acımasız yüzü: Sönmez’in 20 dakikayı aşmayan modellik macerasının ardından hatıra kalan o sinsi güneş yanıkları.

Öğlen Sönmez’in çadırına geçip teknik toplantı yaptık ve kritik kararı verdik: Zirve taarruzu gece yarısı 00:00’da başlayacaktı. Hava karardığında herkes enerji toplamak için çadırına çekildi. Fakat uyku benim için hiçbir zaman komutla gelen bir şey olmadı. Çadır arkadaşlarım kısa sürede derin uykuya dalarken, ben tulumun içinde gözlerim açık, karanlıkta öylece bekliyordum.

Sönmez’in North Face çadırında teknik toplantı yaparken.
Sönmez’in North Face çadırında teknik toplantı yaparken.

Zirve öncesinin o ağır gerginliğine, başımızın üzerinde dönüp duran İHA’ların mekanik vızıltısı eşlik ediyordu. 2013’teki tırmanışımda kampın neredeyse üzerinden geçen bu araçlar geceleri uykumu tamamen kaçırırdı. Aradan geçen yıllarda teknoloji epey ilerlemiş olmalı ki, bu sefer çok daha yüksekten uçuyorlardı. Sesleri eskisine göre daha cılız olsa da, o ince ve kesintisiz vızıltı dağın ıssızlığında hâlâ varlığını hissettiriyordu.

Tabii mesele sadece dışarıdaki İHA’lar değildi. Çadırın içinde de bambaşka bir cephe açılmıştı. Yüksek irtifada uykuyla aram her zamanki gibi kötüydü. Ama asıl eğlence, dağcıların asla kabul etmediği ama hepimizin çok iyi bildiği o gizli yarıştı: Horlama Senfonisi başlamadan önce uykuya dalma yarışı.

Kural basitti: Rakiplerinden önce derin uyku limanına ulaşamazsan, gece boyunca sürecek olan o çok sesli ve acımasız konsere mecburen dinleyici olurdun. O gece de tam beklendiği gibi gelişti. Arkadaşlarım yarışı kazanmış, senfoniye çoktan başlamışlardı. Ben ise dışarıdaki pervaneler ve içerideki horlama nameleri arasında dağın sessizliğini dinlemeye devam ettim.

Dördüncü Gün:
4000 Metrede Ölümle Yaşam Arasındaki İnce Çizgi

Gece 01:00’da zirve yolundaydık. Gün ağarana kadar soluksuz yürüyüş yaptık. Öğleye doğru zirve tırmanışlarının en büyük psikolojik işkencesi başladı: “Sahte zirveler” bizi tüketiyordu. Her tepeyi aştığımda “Tamam, zirve burası” diyor, ardından bir yenisiyle karşılaşıyordum. 3700-3900 metre arası dik etap oldukça yorucuydu. Üstümüzde masmavi bir gökyüzü, altımızda beyaz bir cehennem varken, sanki ufuksuz bir çölde susuz kalmış gibiydim. Bir ara tepemizde turlayan şu İHA’lar keşke soğuk su atsa diye sayıkladım.

Sahte zirveler bitmiyordu. Manzara yumurta viyolü gibi her yer dağ tepe.
Sahte zirveler sabrımızı sınıyordu. Manzara tam bir yumurta viyolünü andırıyordu; her yer birbirinin aynı yumurta şeklinde tepeler ve vadilerle doluydu.

Öğle vakitleri 4000 metrelik platoya vardığımızda önümüzde sadece 135 metrelik bir irtifa ve en fazla 1-2 saat sürecek teknik bir kılçık hattı kalmıştı. Kısa bir moladan sonra ip birliğine girdik. En öndeki Sönmez, “Dikkat diye bağırırsam herkes yere kapanıp kazmasını saplasın, düşüş tatbikatı yapacağız” dedi.

Öğle vakitleri 4000 metrelik plato. Kısa bir dinlenme molası.
Öğle vakitleri 4000 metrelik plato. Kısa bir dinlenme molası.

Birkaç dakika sonra o bağırış geldi ve hepimiz refleksle yere kapandık. Hoca reflekslerimizi överken, az sonra doğanın bize kendi tatbikatını çok daha acımasız bir şekilde yaptıracağından habersizdik.

İp Birliğine Girerken... Sis var ama az ve görüş iyi
İp Birliğine Girerken… Sis var ama az ve görüş iyi.

Eğer Everest filmini izlediyseniz, hikayenin ikinci yarısında devasa kara bulutların gelmesiyle birlikte gerilimin birden patladığı o kırılma anını hatırlarsınız. İşte bizim için de o an tam olarak böyle başlıyordu. Üzerimize çöken yoğun sis bulutları, görüş mesafesini bir anda 30-40 metreye düşürdü, yer yer ise tam bir beyaz belirsizliğe mahkûm etti.

O Korkunç Kırılma anından kısa bir süre önce
O Korkunç Kırılma anından kısa bir süre önce.

Çatırtı, Uçurum ve O Korkunç Soru: “İpten Çıkayım mı?”

Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştık ki, kar tabakasının o keskin ve derinden gelen çatırtısı koptu. Deprem gibi kısa bir sarsıntıyla birlikte yamaçtaki devasa kar kütlesi büyük bir gürültüyle uçuruma doğru kaydı. Hemen ön sıradaki iki kadın arkadaşımız — 10 kişilik ekibimizin ilk iki sırasında, kuzey yamacına bakan konumda — kopan kornişle birlikte boşluğa düştüler. Hepimiz çığlıklar arasında sola atlayıp kazmalarımızı buza sapladık. Sürüklenme durduğunda kimse yerinden hareket etmedi. Kendimi bir film setindeymiş gibi hissettim. Ancak yaşananlar gerçekti.

– Düştü, düştü diye bağrışmalar!
– Her kafadan bir ses çıkıyor!
– Kimse uçurumun kenarına gidip kontrol edecek cesarete sahip değil!
– Beyaz düz bir tabaka halinde korniş var ama neresine kadar gidilebileceğini tahmin etmek zor.
– Tekrar bir kopma olup aşağı uçmaktan korkuyoruz.
– Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgi dedikleri yer burası olmalı. Hep o çizgi üstünde yürüyorduk ama şimdi o çizgiyi aşmıştık artık.

Hâlâ oradalar mıydı, yoksa sonsuz bir boşluğa mı bırakmışlardı kendilerini? Herkes gibi ben de olduğum yere yapışmış, nefesimi tutarak neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Kafamı kaldırıp etrafa baktım. Kimler eksik? Kar her an yeni bir pusu kurabilirdi. Nefesimi tuttum. Mevzisinde bir sonraki hamleyi bekleyen askerler gibi tetikteydik; ama bu kez düşmanımız görünmezdi, altımızdaki beyaz sessizliğin kendisiydi.

İpte hafif bir gerginlik vardı ama emin değildik. Bir oltanın ucundaki ağırlığı yoklar gibi değil de, o ipin ucunda çarpan bir kalbin titreşimini duymaya çalışır gibiydik. İlk şokun ve bağrışmaların ardından gelen o dehşet anında herkesin dili tutulmuştu. Sessizliği bozan, aşağıdan gelen o cılız ve rüzgarda parçalanan anlamsız sesler oldu. Hayatta olduklarının tek kanıtı, o anlaşılmaz hecelerdi.

Sönmez’in ‘Susun!’ nidasıyla her şey sustu. Dağın o sağır edici sessizliğinde aşağıya seslendi: ‘İyi misiniz?’ Gelen cevaplar boğuk ve derindendi. Yüzlerce metrelik uçurumun kıyısında, sadece bir ipe asılı halde gökyüzünü izliyorlardı. Kazmaları ve çantaları çoktan boşluğa karışmıştı. Haykırıyorlardı ama sesleri bize ulaşana kadar rüzgarda eriyordu. O an ne hissediyorlardı? İnsan, hayatının bir film şeridi gibi akışını mı izler, yoksa yarım kalan hayallerin, yaşanmamış bir aşkın sızısını mı duyar göğsünde? Bilmiyorum… Ama o saniyelerin her biri, bir ömür kadar ağır ve uzundu.

Kornişin koptuğu o mutlak sessizlik anı hemen öncesinde
Kornişin koptuğu o mutlak sessizlik anı hemen öncesinde; ölümle yaşam arasındaki çizginin bir ipe asılı kaldığı saniyeler.

O kargaşanın ortasında Sönmez, profesyonel bir soğukkanlılıkla kazmasını buza gömüp bir istasyon kurmaya başladı. İpteki o korkunç ağırlığı istasyona aktararak emniyeti sağladı ve nihayet ip birliğinden ayrıldı. Hemen arkasında Recep Abi (Kulaber) uçurumun kıyısında yüzüstü yatıyordu; boğazının üzerinden geçen ve onu kara hapseden gergin ip, nefes almasını zorlaştıran amansız bir baskıya dönüşmüştü. İstasyonun kurulmasıyla birlikte serbest hale geçen Sönmez, yamaca en yakın kişinin yanına kadar gelip aşağıdakilerle ilk hayati teması kurdu.

Tam o sırada, şokun ve adrenalinin etkisiyle önümdeki arkadaşım iki kez ‘İpten çıkayım mı?’ diye sordu. Zihninde, kendi emniyet aletiyle (ATC) bir şeyler yapabileceğine dair bir plan vardı; ancak o dik yamaçta, ipten ayrılması demek, geri kalanlara yükün aktarımı demekti. İkinci bir kişinin ipten ayrılmasıyla ipteki ağırlığı taşıyabilir miyiz kestiremiyorduk. Bu nedenle hepimiz bir ağızdan, buz gibi bir kararlılıkla ‘Hayır!’ diye itiraz edince duraksadı. Ben ise hemen arkasında, Recep Abi’nin boğazındaki o ölümcül gerilimi hafifletebilmek için yanıp tutuşuyor, ancak ipteki en ufak bir sarsıntının aşağıdakileri boşluğa bırakabileceği bilinciyle her kasımı germiş, heykel gibi bekliyordum.

Sönmez’in komutuyla yavaşça sola doğru süründük; bu küçük hamleler, aşağıda asılı kalan arkadaşlarımızı yamaca bir nebze daha yaklaştırdı. Artık seslerini net seçebiliyorduk. Boşluğa ucu karabinalı bir yardımcı ip salladık. İlk iki denemede rüzgar ipi savurdu, ulaşmadı…

İşte tam o saniyelerde, insan ruhunun en sarsıcı ve en saf yanına şahitlik ettim. Ölümün kıyısında sallanan arkadaşımız o tüyler ürpertici soruyu sordu: ‘Bağlı olduğum ana ipten çıkayım mı?’ Bu, yüzlerce metrelik boşluğa kendini bırakmak demekti. O an bize akıl dışı gelen bu sorunun ardında destansı bir fedakarlık yatıyordu: Ana ipin kornişe sıkıştığını fark etmiş, ikisinin birden çekilemeyeceğini anlayınca, diğer arkadaşı yaşasın diye kendi canından vazgeçmeyi göze almıştı. İnsanın içindeki o bencil dürtünün yerini, saniyeler içinde devleşen bir kahramanlığa bıraktığı andı bu. Elbette böyle bir şeye izin vermedik.

Nihayet, sonraki denemelerden birinde yardımcı ipi yakaladı, kemerine bağladı ve ana ipten ayrıldı. Uçurumun o karanlık sessizliğinden yukarıya doğru yükselen ilk elin belirmesi, adeta devasa bir senfoninin en şiddetli ve görkemli kreşendo anı gibiydi. Hepimiz, o derinlikten arkadaşlarımızın eksiksiz yükselmesi için dilsiz bir duaya durmuştuk.

Onları yeniden gün ışığında, yanımızda kanlı canlı görmek; göğüs kafesimizi sıkıştıran muazzam bir rahatlama yarattı. Ölümün kıyısından dönen arkadaşlarımızın birbirine sarıldığı o ilk an, kelimelerin bittiği, sadece hıçkırıkların ve kenetlenen ellerin konuştuğu bir teslimiyet anıydı. O karmaşık duygu seli; derin bir kederi, sarsıcı bir minneti ve hayata yeniden tutunmanın verdiği o saf sevinci barındırıyordu. O gün orada sadece iki hayatı değil, ekibimizin parçalanmış ruhunu da uçurumun kenarından çekip çıkarmıştık. Fiziksel bir yaramız yoktu ama ruhumuz o kornişin çatırtısıyla derinden sarsılmıştı.

Yamaçtan kar koptuktan sonraki görünümü
Yamaçtan kar koptuktan sonraki görünümü

En Büyük Cesaret?

Olayın ardından karların üzerine çöküp bir daire olduk. Herkesin görüşü tek tek soruldu. Bazılarımız bu noktaya kadar emek verdik, devam edebiliriz dedi. Haksız da sayılmazlardı. Belki dağcılık içinde olmayan bir okuyucu için bu ısrarın ardındaki mantığı anlamak güç olabilir.

Her denemenin faturası: Bir zirve denemesinin gerçek faturası, aslında dağın eteklerine varmadan çok önce kesilmeye başlar. Aylar süren disiplinli kondisyon antrenmanları, vücudu yüksek irtifaya hazırlayan sabırlı aklimatizasyon tırmanışları, iş yerinden alınan zorlu izinler ve resmi makamların bürokratik onay süreçleri… Buna uçak biletleri, sürekli yenilenmesi gereken teknik ekipmanlar ve karmaşık lojistik masrafları da eklenince, o zirve fotoğrafının arkasında devasa bir hazırlık piramidi görülebilir.

Cilo gibi bir kış tırmanışı için kişi başı harcama, orta sınıf bir ailenin aylık bütçesini zorlayabilir. Zirveye yaklaştıkça her yeni metre gökyüzüne yaklaşırken, masraflar da aynı hızla gökyüzüne tırmanır. Üstelik tüm bu külfete rağmen hava şartları el vermeyebilir, izin çıkmayabilir, ekip tam oluşmayabilir. Bir dağcı, hayatının belirli bir döneminde bu koşulların tamamının aynı anda yeşil ışık yakmasını kaç kez umabilir ki? Everest filmindeki postacıyı hatırlayın. Ah postacı ah.

İşte o dairenin içinde oturup “devam mı, tamam mı?” sorusunu tartışırken, herkesin zihninde dönen hesap yalnızca bugünün riski değildi. Aylarca süren hazırlık, harcanmış para, alınan izinler, ertelenen hayatlar… Bunların tamamı, o an kornişin kıyısında “bir adım daha” dedirten görünmez bir ağırlık oluşturuyordu. Buna “zirve ateşi” denir; zirveden sadece 135 metrecik aşağıda, harcanan her şeyin geri çağırdığı o tehlikeli his. Tam bu durumlarda “Artık dönmek olmaz” psikolojisi oluşur. Ve işte tam bu yüzden geri dönme kararı, tırmanma kararından çok daha fazla cesaret ister.

Önümüzde her adımda benzer bir riskle yüzleşeceğimiz o zorlu sırt hattı duruyordu. Kar ve sisin yarattığı beyaz körlükte, attığımız adımın rotadaki sert bir kayaya mı yoksa boşluğa asılı duran bir kornişe mi denk geleceğini kestirmek imkansızdı. Beyaz güzel olduğu kadar ölümcül de olabilirdi. ‘Kara Dağ’ anlamına gelen Reşko, bembeyaz bir kefene bürünmüş haliyle bizi çağırıyordu; ama bu davetin bedeli çok ağır olabilirdi.

Fiziksel ve mental enerjimizin büyük bölümünü kurtarma operasyonunda tüketmiştik; kısıtlı yiyecek stokumuz ve sarsılan moralimiz bir gün daha beklemeye izin vermiyordu. O an anladık: Dağla pazarlık olmazdı. Harcanan paranın, heba olan izinlerin ya da sızlayan kasların hiçbir hükmü yoktu; eğer o ‘yaşam dairesinden’ bir kişi bile eksik çıkacak olsaydı, geriye kalan hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı. Çoğunluğun kararıyla tırmanışı orada noktaladık. Biliyorduk ki dağ orada duruyordu; bütün heybetiyle, başka bir kış sezonunda, daha hazırlıklı ve daha güçlü bir şekilde geri dönmemizi bekleyecekti.

İp Birliği Bir Kurtarıcı mı, Yoksa Felaket mi?

Dağda alınan her karar, bir sonraki adımın faturasını keser; bazen “hatalı” görünen bir hamle, çok daha büyük bir facianın önleyicisi olabilir. Şimdi iğneyi kendimize batıralım:

Bu noktada, dağcılık camiasından bir okuyucu pek tabii ip birliğine giriş kararımızı teknik açıdan eleştirebilir. Ancak madalyonun iki yüzü var: Eğer o an sadece 3-4 kişilik küçük gruplar halinde hareket ediyor olsaydık, korniş koptuğunda muhtemelen düşen 2 kişiyi 1-2 kişi tutamaz 3-4 kişilik grup hep birlikte uçuruma sürüklenirdi. Öte yandan, aynı ipe çok daha fazla dağcının bağlanması, kontrol edilemez bir kütle yaratıp felaketin boyutunu büyütebilirdi. Bu, her tırmanışta üzerinde titizlikle durulması gereken, bıçak sırtı bir karardır.

Bizim durumumuzda, ip birliği sıralamasında hafif arkadaşların öne ve aralıklı yerleştirilmesi bilinçli ve hayati bir seçimdi. Eğer ön sırada ağır dağcılar olsaydı, düşüş anında oluşan momentum hepimizi uçuruma çekebilirdi. Hafif kişilerin öncü olması, ipin gerginliğini ve düşüş etkisini yönetmemizi sağlayan doğru bir stratejiydi.

Ancak özeleştiri yapmamız gereken bir nokta var: Tam o kritik bölgede, tüm ekibin aynı anda yere kapanarak düşüş tatbikatı yapması riskli bir karardı. Statik yükün tek bir noktada toplanması, kar kütlesinin zayıflayarak kopmasını tetiklemiş olabilir; bu prova çok daha güvenli bir bölgede yapılmalıydı. Yine de doğanın garip bir matematiği var: Belki de bu kopmanın tırmanış sırasında yaşanması “şanslı” bir ihtimaldi. Eğer kütle biz zirve dönüşü yaparken, yani aynı yorgun izlerden inişe geçtiğimiz sırada kopsaydı, tepki süremiz çok daha kısıtlı olabilir ve içinden çıkılması imkansız bir durumla yüzleşebilirdik.

Bir diğer kritik faktör ise sisin yarattığı o aldatıcı atmosferdi. Dağcılıkta sisin “dur” demek olduğunu hepimiz biliyoruz; ancak Cilo zirve hattı bize stabil bir sis bulutu değil, sürekli değişen bir oyun sundu. Beyaz karanlık bir anda gelip görüşü sıfıra indiriyor, birkaç dakika sonra ise sanki hiç yokmuş gibi dağılıp yolu açıyordu. Bu değişken ve kararsız hava durumu, farkında olmadan yamacın o ölümcül kenarına, kornişin tam kalbine yaklaşmamıza neden olmuş olabilir. Sisin bu kararsızlığı, yön duygumuzu felç ederek bizi güvenli zemin ile kornişin boşluğu arasındaki o ince çizgiyi ayırt edemez hale getirmişti.

Zirve Yürüyüşü ve Zirve Kampına Dönüş
Suunto saati ile kayıt edilmiş Zirve Yürüyüşü ve Zirve Kampına Dönüş istatistikleri
Cilo Dağı Tırmanış Rotasını Gösteren Suunto Saat Animasyonu
Cilo Dağı 4000 metre platoda…

Zirveyle aramıza giren o aşılmaz sis perdesini arkamızda bırakıp, kendi izlerimizi takip ederek kamp alanına doğru inişe geçtik. Her adımda vücudumuzdaki yorgunluğun ağırlığı daha da artıyor, az önce verdiğimiz o zorlu kararın sarsıntısı sessizliğimize yansıyordu. 18 saattir ayakta ve hareket halindeydik; bu bizi fiziksel olarak oldukça yıpratmıştı.

Zirve kampına vardığımızda, sanki dağ bizimle hesabını o günlük bitirmiş gibiydi. Çadırlarımıza sığınıp derin bir sessizliğe ve dinlenmeye çekildik. Ancak o geceki istirahat, tırmanışın yorgunluğunu atmaktan ziyade, sabah bizi bekleyen ve planlarımızı tamamen değiştirecek olan o sürpriz sürece hazırlık gibiydi.

Beşinci Gün:
Bir Bardak Sıcak Çayın Kıymeti

Ertesi sabah, hayata ve ilk güneş ışıklarına yeniden uyanmanın sevinci içindeydik. Kamp alanında iki farklı ruh hali hâkimdi: İki arkadaşımızın akşam uçağına yetişme telaşı, bizim ise anın tadını geniş geniş çıkarma ve düşük tempo dönüş isteğimiz.

Onları, “Bu yorgunlukla yetişemezsiniz, risk almayın, yarın gidersiniz,” diye ikna etmeye çalışsak da iş sorumlulukları ağır basıyordu; bir an önce yola koyulmak için sabırsızlanıyorlardı. Sönmez, tartışmaların ardından sonunda gitmelerine izin verdi. Onlar hızla irtifa kaybederken, biz kampın geri kalanı olarak o eşsiz kahvaltının ve dumanı tüten sıcak çayın keyfini sürüyorduk.

Kahvaltının ve dumanı tüten sıcak çayın keyfini sürerken.
Kahvaltının ve dumanı tüten sıcak çayın keyfini sürerken.

Şehirde sıradan gelen bir bardak çay, dağda dondurucu bir gecenin ardından vücudunuza yayılan o ilk sıcaklıktır; değeri kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Acele etmeden, dağın sessizliğini dinleyerek o huzuru içimize çektik.

Karlı Patikada Karşılaştığımız O Devasa İzler

Kahvaltının ardından kampı toplayıp, yola koyulduk. Tırmanırken adeta bizi tüketen o meşhur Azap Kulvarı’nı, bu kez yer yer kayarak büyük bir keyifle geride bırakıyorduk. Henüz yarım saat olmuştu ki, hepimizin adımlarını bir anda donduran bir manzarayla karşılaştık. Bizim açtığımız taze izlerin tam üzerinde, kar kütlesinin içine derinlemesine gömülmüş devasa bir ayı ayak izi duruyordu.

O an, tırmanışın ilk günlerinde çok uzaklarda gördüğümüz o küçük karaltı adeta beynimde şimşek gibi çaktı. Dağın eteklerindeyken, beyazlığın ortasında nokta gibi hareket eden bir canlılık fark etmiş, kendi aramızda “kurttur herhalde” diye geçiştirmiştik. Gerçi kışın ortasında bir kurt sürüsüyle karşılaşmak da sanki hiç tehlikeli değilmiş gibi, ayı olmasındansa o an kurda razı gelmiş, aklımıza ayıyı getirmek bile istememiştik. Umut işte… Ama şimdi, tam önümüzde duran bu pençe izleri, o gün uzaktan izlediğimiz o gizemli noktanın asıl kimliğini yüzümüze vuruyordu.

Kış uykusunda olması gereken bu heybetli canlı, belli ki uyku problemi yaşıyordu ve tam da bizim yürüdüğümüz rotadan geçmişti. İzin büyüklüğü, sahibinin ne kadar cüsseli olduğuna dair tüyler ürpertici bir ipucu veriyordu. Gözlerim gayriihtiyari bu devasa pençelerin yanında daha küçük izler aradı; zira doğada uykusunu alamamış bir ayıdan daha tehlikeli tek bir şey varsa, o da yavrusunu koruyan uykusuz bir annedir. İçimden umarım karşılaşmayız dedim; ne me lazım, uykusunu alamamış ve yavrusunu kollayan bir anne, tahmin edilemez bir öfke demekti. Neyse ki izler tek bir bireye aitti ve oldukça derli toplu ilerliyordu. Bu bize, önden giden arkadaşlarımızın da ayı ile tatsız bir karşılaşma yaşamadığını düşündürdü.

Bir gece önce o korniş kopmasıyla yaşadığımız ölüm kalım mücadelesinin ardından, doğa bize bu coğrafyanın asıl ev sahiplerini ve bizim geçici misafirliğimizi bir kez daha hatırlatmıştı. O ana dek, dağın bize yaşatabileceği tüm sürprizleri tükettiğini ve bundan sonra daha tehlikeli bir karşılaşma beklemeyeceğimizi sanıyorduk; ancak taze ayı izleri, sürprizlerin henüz bitmediğini gösteriyordu.

Azap Kulvarı’nı, bu kez yer yer kayarak büyük bir keyifle inerken. Bu kontrollü kayışın dağcılık terminolojisindeki adı: Glissade

Helikopter Operasyonu: Bir Fırtınanın Ortasında

İlk kamp yerine yaklaşırken uzaktan helikopter sesi geldi. Üstümüzden geçip etrafımızda turluyorlar. Güvenlik amacıyla görev uçuşu yaptıklarını düşünüyoruz. Helikopter görünce genellikle yapılan şey el sallamaktır ya… Yanlış anlaşılmamak için herhangi bir el işareti yapmama konusunda birbirimizi uyardık. Bize yakın bir yerde inişe başlayınca meraklı gözlerle birbirimize baktık. Çekinerek helikoptere doğru ilerledik.

Helikopter Operasyonu: Bir Fırtınanın Ortasında
Helikopter Operasyonu: Bir Fırtınanın Ortasında

Pervanelerin ürettiği rüzgar o kadar güçlü ki ayakta kalmak zorluyor bizi. Helikoptere binince bizim için geldiklerini öğreniyoruz. Bölgedeki hareketliliğimizi anbean takip eden Mehmetçik, ekibin bir kısmının aceleyle önden ilerlediğini fark etmiş. Telsizle bize ulaşmaya çalışıp yanıt alamayınca, dondurucu dağ koşullarında bir terslik yaşanmış olabileceği ihtimaline karşı hiç vakit kaybetmeden havalanmışlardı. O an anladık ki; biz dağın ıssızlığında olduğumuzu sanırken, aslında birilerinin koruyucu gözleri hep üzerimizdeymiş.

Güçlü rüzgar altında helikoptere binmeye çalışırken
Güçlü rüzgar altında helikoptere binmeye çalışırken.

Helikoptere binerek havalandık. 10-15 dakikalık bir uçuşun ardından yüksek bir yamaca konuşlanmış bir karakola iniş yaptık. Ancak aklımız ana kampta bıraktığımız çadırlarda ve teknik malzemelerimizdeydi. Ekip karakolda emniyetli bir şekilde beklemeye koyulurken, Sönmez ve ben malzemeleri tahliye etmek için helikopterde kaldık. Ana kampa geri döndüğümüzde bizi zorlu bir manzara bekliyordu; helikopterin tam iniş yapabileceği düz bir alan yoktu. Pilot, helikopteri zemine yaklaşık 2-3 metre kadar yaklaştırıp havada asılı tuttuğunda, pervanelerin yarattığı o yapay kar fırtınasının içine, boşluğa atlayarak çadırları sökmeye koştuk.

Ana kampta sadece Husky marka çadırlar vardı. Yıllardır sadakatle kullandığım emektar Husky Felen, helikopter pervanelerinin ürettiği ve hızı en az 80 km/s olan o yapay fırtınanın karşısında adeta “fiyakasını” yitirmişti. Daha önce doğada pek çok sert hava koşulu görmüştüm ama bu kadar yıkıcı bir rüzgar şiddetine ilk kez tanık oluyordum. Husky’nin dikdörtgen ve yüksek yapısı normalde müthiş bir konfor sunsa da, o an bu tasarımın ekstrem fırtınalardaki dayanıklılığına dair zihnimde ciddi soru işaretleri belirdi.

Husky vs Northface çadır
Husky, Northface çadıra karşı.

O sırada Sönmez’in efsanevi, kubbe yapılı North Face çadırının orada olmasını çok isterdim; yüksek yapılı Husky ile alçak profil segmentindeki o “fırtına canavarı” North Face’in bu devasa rüzgar yükü altındaki performans farkını yan yana görmek eşsiz bir teknik ders olurdu. Ancak Sönmez o çadırı bir sonraki kamp alanına taşıdığı için bu karşılaştırma şansını kaçırmıştık.

Helikopter hafif eğimli bir noktada havada asılı kalırken, mürettebat pencerelerden sarkarak tıpkı bir valenin dar bir alana araba park etmesi gibi pilota komutlar veriyordu. Tekerleklerin zemine hafifçe dokunduğu o kritik saniyelerde, malzemeleri çalışan helikopterin içine hızla yükledik. Her şey bittiğinde biz de içeri atladık ve devasa bir toz ile kar bulutu eşliğinde havalandık.

Hani ‘bir helikopterden diğerine atladığım sırada şarjör değiştirirdim’ diye anlatılan o meşhur ve abartılı hikayeler vardır ya… İşte o an, bu hikayelerin tam ortasında ama kurguyu değil, gerçeğin kendisini yaşıyordum 🙂

Üs bölgesine vardığımızda, motoru çalışır vaziyetteki helikoptere diğer arkadaşlarımızı da bindirerek vakit kaybetmeden Yüksekova Garnizonu’na doğru havalandık.

Üs bölgesinden Yüksekova Garnizonu'na doğru havalandık
Üs bölgesinden Yüksekova Garnizonu’na doğru havalandık.

Ne yazık ki tahliye operasyonu sırasında derin vadilere girmiş olan diğer arkadaşlarımızı helikoptere alma imkânımız olmadı. Dağ ortamındayken birkaç dakika içinde uygarlığa ışınlanmış çaylarımızı içip gelen ikramları hüpletiyorduk. Mehmetçiğin ilgisi ve yardımları bizi mutlu etti. Değerli komutanlarımızla, tırmanışımız, bölgenin sorunları ve kış turizmine kazandırılması gibi birçok konuda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Bu unutulmaz anı, birlikte çektirdiğimiz bir hatıra fotoğrafıyla mühürledik.

Yüksekova 3'üncü Piyade Tümen Komutanlığı Toplu Fotoğraf
Yüksekova 3’üncü Piyade Tümen Komutanlığı Hatırası

Bu sırada ilçe merkezinden çağırdığımız helikopterle (ha ha ha tamam gerçek dünyaya dönüyorum 🙂 Buraya kadar tek kurgusal bir olay yok böyle bitireyim… Garnizon’daki o eşsiz misafirperverliğin ardından, o büyülü atmosferden çıkıp, gerçek dünyaya; yani bizi otele götürecek olan emektar minibüsümüze döndük.

İşin ironik yanı, önden giden 2 arkadaşımız yürüyerek tam tur faaliyeti tamamladılar. Biz öğleden sonra 14:30 gibi ilçe merkezine ulaşıp otelimizde dinlenirken onlar daha vadiden çıkamamışlardı. Uçaklarını da kaçırdılar. Birlikte yaptığımız akşam yemeğine ancak yetişebildiler.

Bu bahtsız arkadaşlar kim söylemiyorum fotoğraflardan belki tahmin edilebilir (Bir ipucu: Yerde kardan yansıyan ışınlara daha uzun süre maruz kaldıkları için yüzleri daha fazla yanmış olabilir 🙂

Faaliyet sonrası selfiler
Faaliyet sonrası selfiler

Altıncı Gün:
Beyaz Yolculukta Bir Ahmet Kaya Ezgisi

Dağın bize yaptıklarından sonra yolun bize yapacakları daha hafifti. Ekibin büyük çoğunluğu işlerinin başına dönmek için uçakla İstanbul’a uçarken, biz Sönmez’in kurduğu küçük bir grupla önce Van’a, oradan Bingöl’e yöneldik; daha önce gözümüze kestirdiğimiz donmuş şelaleye tırmanmak istiyorduk.

Tüm günümüz bembeyaz bir örtüyle kaplı yollarda, şehirlerarası bir minibüsün içinde geçti. Camdan donmuş dünyayı izlerken teypten Ahmet Kaya’nın sesi yükseliyordu: “Sensiz Yaşayabilmirem…” Sonraki şarkılarda minibüsün içinde yoğun hüzün ve sessizlik kaplarken, Sönmez bu durgun havayı dağıtmak istercesine birden hareketli bir türküye başladı. İlk anlarda “Acaba yolcular rahatsız olur mu, bir tatsızlık çıkar mı?” diye çekinmedim değil. Ancak Sönmez o kadar içten ve güzel söylüyordu ki, bırakın itiraz etmeyi, diğer yolcular hayranlıkla dinlemeye başladılar. Hatta telefonlarını çıkarıp video çekenler, sosyal medyada canlı yayın açanlar bile oldu.

Sönmez’in türküleriyle o soğuk ve mesafeli ortam bir anda ısındı; az önce birbirine yabancı olan insanlar, sanki kırk yıllık dostmuş gibi sohbete daldı. O küçük minibüsün içinde koca bir hayat saklıydı aslında. Sohbet derinleştikçe herkesin yüreğindeki dertler dökülmeye başladı: Kimisi hasta akrabasını görmeye, kimisi cezaevindeki eşini ziyarete gidiyordu. O an anladım ki dağlar sadece kar ve buzdan değil, insan hikayelerinden de örülüydü.

Yedinci Gün ve Sonrası:
Bingöl’de Şelale Avı

Ertesi sabah erkenden Bingöl Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ndeydik. Yetkililer ve TDF Bingöl İl Temsilcisi arkadaşımızın sıcak karşılamasıyla birlikte bölgede tam anlamıyla bir “şelale avına” çıktık. Keşif ruhuyla daldığımız vadilerde pek çok şelale inceledik; ancak doğanın kendi takvimi vardı. Hava dondurucu olsa da, bu şelalelerin tırmanışa uygun şekilde donması için Ocak ve Şubat aylarının o en sert ayazına ihtiyaç duyulduğunu, Mart güneşinin bu kristal yapıları çoktan yumuşattığını fark ettik.

Bingöl’de Şelale Avı

Son Söz: Dağın Çağrısına Kulak Verenlere

Bu kez zirveye dokunamadık. Reşko’nun o bembeyaz doruğuna ulaşamadık, Bingöl’ün donmuş şelalelerine tırmanamadık. Ama elimiz boş dönmedik. Heybemizde, kitaplarda yazmayan, sadece dağda öğrenilen paha biçilemez derslerle döndük.

Öğrendik ki dağcılıkta asıl zafer, zirveye ulaşmak değil; sağ salim, eksiksiz bir şekilde sevdiklerine geri dönebilmektir. Bazen en büyük cesaret, “devam edebiliriz” dediğin anda “dur” diyebilmektir. O gün, 4000 metrede, ölümle burun buruna geldiğimiz o anda aldığımız geri dönme kararı, belki de hayatımızın en doğru zirve hamlesiydi.

Dağ affetmez. Unutkanlığa, üşengeçliğe, aşırı özgüvene yer yoktur. Bir çift kuru eldiveni çantanın derinliğinde bırakmak, “biraz daha dayanırım” diye limitleri zorlamak veya sisin içinde rotayı kaybedip farkında olmadan uçuruma yaklaşmak… Bunların bedeli dağda çok ağır olabilir. Neyse ki biz bu dersi bir kayıpla değil, sadece derin bir ürpertiyle aldık; ancak bazıları o uyarının tam ortasında, ayaklarının altındaki kornişin çatırtısıyla yüzleşmek zorunda kaldı.

Ama en önemlisi şunu anladık: Dağ yalnız kar ve buz yığını değildir. O, aynı zamanda insan ruhunun en çıplak, en saf halini gösteren bir aynadır. Ölümün kıyısında “ana ipten çıkayım mı?” diye sorabilen bir fedakârlık, bitkin olmasına rağmen hâlâ soğukkanlılıkla istasyon kuran bir liderlik, çadırı fırtınada sökerken pervanelerin yarattığı kar kasırgasının içinde koşan bir ekip ruhu… İşte dağcılığın gerçek ödülü bunlar.

Cilo bize bir kez daha gösterdi ki, en zorlu coğrafyalarda bile sıcak bir çay, samimi bir misafirperverlik ve omuz omuza verilen bir mücadele, insana tarifsiz bir güç veriyor. Mehmetçiğin koruyucu bakışından, Yüksekova’daki gençlerin halayına, minibüsteki yabancıların Ahmet Kaya türküsüyle bir anda kırk yıllık dost oluvermesine kadar… Dağlar sadece irtifaların ölçüldüğü yerler değil, aynı zamanda insan hikâyelerinin buluştuğu yerlerdir.

Eğer bir gün bu çağrıya kulak vereceksen, yanına sarsılmaz bir disiplin, gerçekten güvenebileceğin bir ekip, doğaya derin bir saygı al. Ama en önemlisi, zirve hırsını dizginleyebilecek o geri dönebilme iradesini heybendeki en değerli ekipman gibi sakla. Çünkü dağ orada duruyor. Reşko hâlâ aynı heybetiyle bekliyor. Dilerim ki bir sonraki buluşmamızda, bu kadim zirvenin karşısına çok daha donanımlı, tecrübenin olgunlaştırdığı ve doğaya karşı daha derin bir saygıyla kuşanmış olarak çıkabiliriz.

Cilo’nun o uçsuz bucaksız beyazlığında; cesareti akılla, tutkuyu sabırla harmanlayarak yol alan tüm dostlara selam olsun.

Dip not 1: Tırmanışımız yerel ve ulusal yazılı basında haber olarak yayınladı.

Dip not 2: Cilo Dağlarıyla ilgili Fujifilm’in hazırladığı güzel bir film var, bu coğrafyayı merak ediyorsanız videoyu aşağıya ekliyorum izlemenizi öneririm.

Fujifilm ile Cilo Dağları’nın görkemli zirvelerine kısa bir bakış.

2 Comments

  1. İnanılmaz bir yazı ve unutulmaz bir yolculuk olmuş. Henüz yazmadıysanız, kesinlikle kitap yazmalısınız. Selamlar.

    • Ali Doğuyıldız Yanıtla

      Çok teşekkür ederim. Kitap fikri kulağa çok hoş geliyor, belki doğru zaman geldiğinde tüm bu anılar bir kapak altında toplanır. Selamlar ve güzel dilekleriniz için tekrar teşekkürler.

Bir Yorum Yazın