9 bin km uzakta yaşayan güleryüzlü kardeşlerimizin ülkesini ziyaret ettim. Endonezya birçok farklı dil, din ve kültüre sahip etnik gruplardan oluşuyor. Yogyakarta’da Borobudur ve Prambanan tapınaklarından Bali’de maymun ormanlarına kadar kendi gördüklerimi anlatıyorum. Bu bölümde Ijen yanardağındaki Blue Fire – Mavi ateş ve madencilerin görüntüleri var. Yeni bölüm çıktığında haberdar olmak için abone olmayı ve zil tuşuna basmayı unutmayınız!
9 bin km uzakta yaşayan güleryüzlü kardeşlerimizin ülkesini ziyaret ettim. Endonezya birçok farklı dil, din ve kültüre sahip etnik gruplardan oluşuyor. Yogyakarta’da Borobudur ve Prambanan tapınaklarından Bali’de maymun ormanlarına kadar kendi gördüklerimi anlatıyorum. Bu bölümde Jakarta ve Yogyakarta’dan görüntüler var. Yeni bölüm çıktığında haberdar olmak için abone olmayı ve zil tuşuna basmayı unutmayınız!
9 bin km uzakta yaşayan kardeşlerimizin ülkesini ziyaret ettim. İlk planım başkent Jakarta’dan trenle Yogyakarta’ya geçmek. Sonrası ikinci bölümde…
——
=== Videoda bahsedilen bazı linkler===
Ulaşım programı Grab:
https://www.grab.com
Ulaşım programı Gojek:
https://www.gojek.com
Resmi Taksi şirketi:
https://www.bluebirdgroup.com
GSM şirketi Telkomsel:
https://www.telkomsel.com
Endonezya kaplan heykeli haberi:
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39300156
Dağcılık – Tırmanış Ekipman ve Malzemelerim Envanteri:
Son Güncelleme: Mayıs 2026
Burada ekipmanlarımı görsel olarak listeledim. Aktiviteye çıkmadan önce göz atıp bir şey unutmadığımdan emin oluyorum. Ayrıca belki sizin alışverişlerinize de fikir olur diye kendi yorumlarımı ekledim.
Dış Giyim
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Mont | The North Face Himalayan Parka |
Gerçekten efsane bir mont. Tunç Fındık’ın dediği gibi “Sekiz binlik hırka”! Soğukta inanılmaz güven veriyor. Keşke birkaç tane edinip dönüşümlü giyebilsem. Benim için vazgeçilmez. |
| Pantolon | The North Face M Trekker Convertible |
Gerçek Bir Yol Arkadaşı. Boyunu paçalarından katlayarak ayarlayabildiğiniz, istediğiniz an fermuarlarıyla bir şorta dönüştürebildiğiniz o nadir tasarımlardan biri. Günümüzde bu kadar fonksiyonel detaylara rastlamak gerçekten zor. Zirve tırmanışlarının ardından bu pantolonu defalarca şorta çevirip kendimi serin sulara bıraktığım çok oldu. UPF güneş koruması ve Quickdry hızlı kuruma teknolojisiyle birleşince, benim için “mükemmel” tanımının karşılığı haline geldi. İki tane almıştım ama keşke çok daha fazla alsaydım; çünkü böylesine işlevsel modeller artık maalesef zor bulunuyor. |
| Teknik Ceket 1 | The North Face – Torre Egger Futurelight |
Gore-Tex yerine North Face’in kendi geliştirdiği Futurelight astar kullanılmış. Testlere göre üç kat daha iyi nefes alabilirlik sunuyor ve tamamen su geçirmez. Kol uçlarındaki velcro bantlar eskiden çabuk yıpranırdı, bu modelde onu da geliştirmişler, çok iyi olmuş. |
| Teknik Ceket 2 | The North Face Observatory |
Gore-Tex membranın yanı sıra, hardshell cekette olması gereken tüm özellikleri sunuyor. Kollarınızı kaldırınca yukarı toplanmıyor, kask uyumlu başlığı tek elle ayarlanabiliyor ve koltuk altı fermuarları sayesinde içerideki nem hızlıca tahliye edilebiliyor. |
İç ve Orta Katmanlar
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Üst İçlik 1 | The-North-Face-Hybrid |
Soğuk havalarda en çok zorlandığım konu, hem hareket ederken üşümemek hem de terledikten sonra üşütmemek oluyor. Bu içlikte kullanılan HyActive iplikler gerçekten fark yaratıyor. Tırmanış veya uzun yürüyüşlerde teri çok hızlı dışarı atıyor, buna rağmen sıcak tutmaya devam ediyor. Dikişsiz yapısı sayesinde uzun süre sırt çantasıyla hareket ettiğimde bile sürtünme ya da tahriş yaşamadım. Çok hafif, üzerimde yokmuş gibi hissettiriyor. Hızlı kuruma özelliği özellikle kamp alanında çok işime yaradı. Ayrıca koku tutmaması da uzun aktivitelerde büyük avantaj. Benim için orta ve üst katmanların altında güvenle giyebileceğim, neredeyse dört mevsim kullanabileceğim bir içlik oldu. O kadar rahat ki bazen evde bile giymek istiyorum. |
| Üst İçlik 2 | BlackSpade |
Yerli üretim bu termal içlik gerçekten başarılı. Hem sıcak tutuyor hem de teri hızla dışarı aktarıyor. Dağda yanınızda mutlaka olmalı. |
| Balaklava 1 | Marmot Super Hero |
Ürünün sıcak tutma performansı oldukça başarılı ve rüzgarı kesme konusunda harika bir iş çıkarıyor. Ancak ağız ve burun bölgesindeki kumaşın nem transferi (moisture-wicking) performansı beklentilerimin altında kaldı. Yoğun nefes alışverişi gerektiren aktivitelerde, bir süre sonra nefesle birlikte oluşan nem kumaşın içinde hapsoluyor. Bu durum, o bölgede ıslak ve soğuk bir his yaratarak genel kullanım konforunu ciddi manada düşürüyor. Ürünün bu kısmında hızlı kuruyan (fast-drying) özel bir kumaş yapısının ya da plastik hava tahliye panellerinin kullanılması çok daha iyi bir çözüm olabilirmiş. Satın alma aşamasında kendi araştırmanızı yaparken bu detayı göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim. |
| Balaklava 2 | Friendly Swede |
Kayak için oldukça konforlu. Dağcılık için tasarlanan Arctic modelini de aklımda tutuyorum. İsveçlilerin işi belli oluyor. |
| Polar Eldiven | The North Face Etip Pamir Windstopper |
Etip ismi, işaret parmağındaki dokunmatik ekran uyumunu ifade ediyor ama ben bu özelliği pek verimli kullanamadım. Telefonu eldiveni çıkarmadan kullanma fikri güzel olsa da bende pek çalışmadı. Onun dışında rüzgârı kesen Gore Windstopper teknolojisi ve yağışa dayanıklı DWR kaplama gayet başarılı. Avuç içi ile işaret ve orta parmaklardaki kaymaz paneller baton tutuşunu güvenli kılıyor ve telefonun elden kaymasını da azaltıyor. Genel olarak eldivenler rahat ve ele iyi oturuyor. |
| Dış Eldiven | The North Face Nuptse Mitt |
Nuptse Mitten hafif ama çok sıcak tutuyor. Rüzgârı kesmesi ve deri avuç kısmıyla sağlam tutuş sağlaması hoşuma gitti. İç astarı yumuşak, uzun süre kullanımda da rahat. |
| Kayak Eldiveni | Reusch Lech R-Tex XT Freeride |
Su geçirmeyen, kaliteli bir kayak eldiveni. Eli ev ortamındaki gibi sıcak tutuyor ama nefes alabildiği için terletmiyor. Aktivitelerde el becerimi kısıtlamadan hassasiyet sağlıyor. Doğru bedeni seçmek önemli. Ayrıca manşetteki tek elle ayarlanabilen kordon, bileği sıkılaştırarak eldivenin sabit kalmasını sağlıyor. O kadar rahat ki çıkarmak istemiyorsun. Alman kalitesi kendini belli ediyor. |
| Polar | The North Face Radium High-Loft |
Bu ürün, Polartec’in en sıcak kumaşlarından biri olan Thermal Pro® High Loft’tan üretilmiş. Maalesef artık piyasada bulmak oldukça zor. Bazen markalar böyle üst düzey parçaları “yanlışlıkla” çıkarıyor, sonra da üretimini durduruyor; nedenini gerçekten anlamıyorum. Kolların alt kısmı ve yakada kullanılan Polartec Power Stretch kumaş ise işin yıldızı. Vücudun en fazla ısı üreten bölgelerinden nemi hızlıca uzaklaştırarak hem aşırı terlemeyi önlüyor hem de istenen seviyede sıcak tutuyor. Diğer polarlara göre en büyük avantajı hafif olması ve katlandığında çantada çok az yer kaplaması. Hedef kitlesi dağcılar olduğu için bütün olumlu özellikler bu üründe bir araya gelmiş diyebilirim. Tabii diğer polarlar da sizi sıcak tutacaktır, ancak mutlaka nefes alabilirliğini sorgulayın. Eğer dış katman olmadan tek başına giymeyi düşünüyorsanız diğer modeller daha uygun olabilir. Ben genellikle teknik ceketin altına orta katman olarak tercih ediyorum. Bölmeli yapısı sayesinde nefes alması çok rahat ve konforlu. Faaliyete giderken tek başına giydiğimde ise tüylü haliyle resmen pofuduk ayı gibi görünüyorum, yolda herkes sarılmak istiyor 🙂 |
Ayakkabılar ve Botlar
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Dağ Botu | Scarpa Mont Blanc GTX |
6000m’lik dağlar için olan kendinden tozluklu Phantom modelini almak istiyordum ancak o model uzun ince boğaza sahip ve benim kalın baldırımlarıma uygun gelmedi, bacağımı sıktığı için istememe rağmen bu modeli tercih ettim, memnun kaldım. İtalyanlar ayakkabı konusunda hayal kırıklığı pek yaşatmıyor. Normal ayak numaranızdan 1 numara büyük almaya dikkat edin, gerçi istediğiniz numarayı stokta bulmak da hep mesele! |
| Hiking Botu | Salomon Quest 4D GTX |
Salomon gerçekten harika iş çıkarmış; adeta kayak malzemesi gibi sağlam! Markaya özgü Contagrip tabanı var. Kayalardan ayağı koruması, rahat yürüyüş sağlayacak esnekliği ve malzeme kalitesiyle beni fazlasıyla memnun etti. Uzun yıllar kullandım. Tek sıkıntım doğa yürüyüşlerinde fazlasıyla kayması. Altı aşındığı için mi böyle oldu diye düşündüm ama ilk zamanlarında da aynı sorun vardı. Vibram taban böyle değildi vibraam toprağam bu konuda daha başarılı sanki. |
| Tur Kayağı Botu | Roxa X-Face 120 |
Tur kayağı botunda en kritik nokta, ayağı tam olarak sarması ama asla sıkmamasıdır. Hani hep bir numara büyük alın tavsiyesi verilir ya burada geçerli değil bu. Eğer çok dar bir bot seçerseniz kan dolaşımını engeller; öte yandan en ufak bir boşluk kalması bile manevra kabiliyetini zorlaştırır ve sürtünmeye yol açar. Bu yüzden botu satın alırken mağazada acele etmeyip, en az 1-2 saat ayağınızda bekletmeniz önemlidir. Gün içindeki doğal ayak şişlikleri sizi yanıltabilir. Ben ilk botumu sabırsız davranıp biraz dar almıştım; dağda sadece bir saatlik kullanımdan sonra kan dolaşımım durma noktasına geldi ve botları ayağımdan acı içinde çıkarmak zorunda kaldım ve botu daha sonra değiştirdim. Ancak bunun tam tersi de kötü: Yani botun içinde kalan ufak bir boşluk, tırmanışta ve inişte kayış kontrolünü zorlaştırabilir ve çorapla sürtünmeden dolayı parmaklarda yaralar açabilir. Buradaki en büyük sır şu: Bu botu sadece kaymak için değil, saatlerce dik yamaçları yürüyerek tırmanmak için de alıyorsunuz. Yürüyüş süresi uzadıkça, kan akışından dolayı ayağınızın bir miktar şişeceğini asla unutmayın. Kağıt üzerinde küçük gibi görünen bu detaylar, dağda geçireceğiniz günün konforlu bir maceraya mı yoksa bir kabusa mı dönüşeceğini belirleyen en önemli unsurlardır. |
| Kaya Tırmanış Ayakkabısı | Scarpa Force X |
Alt tabanı alışıldık bombeli yapıda değil, daha çok düz bir formda. Performanstan ziyade konforu öne çıkaranlar için uygun bir model. Ayrıca uzun süre ayağınızda kalmayacaksa, örneğin tırmanış sonrası bir sonraki denemeye kadar cırt cırtları açarak ayaklarınızı hızlıca rahatlatma imkânı sunuyor. |
Çantalar
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Kamp Çantası | Deuter Air Contact Pro 60 + 15 Litre |
Deuter Air Contact Pro 60+15’in boş ağırlığı yaklaşık 3 kilo ve 30 kiloya kadar yük taşımaya uygun. Erkekler için en az 80 litre ya da 70+15 hacim tercih etmek daha avantajlı olabilir. Genel olarak memnunum ama zaman zaman daha fazla litreye ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. Eved. |
| Yürüyüş Çantası | Deuter Speed lite |
Sadece 500 gramlık boş ağırlığıyla inanılmaz hafif. Genelde aklimitizasyon tırmanışında, kamptan kampa veya son zirve çıkışında kullanıyorum. Yan tokalarına baton ya da kazmayı da fena sayılmayacak şekilde sabitlemek mümkün. |
| Transfer Çantası | The North Face Duffle Bag |
Small ve Large boylarını sıkça kullanıyorum. Small modeli 52×32,5×32,5 cm ölçülerinde, 50 litre hacimli ve gerektiğinde hacmi azaltılabiliyor. Normal seyahatlerde de kullandım, kabinde sorun yaşamadım ama tamamen dolduğunda bazı havayolları sıkıntı çıkarabilir. Balistik naylon malzemesi sayesinde yıpranması çok zor, üzerinde kırılacak toka, teker ya da tutamak olmadığı için tam anlamıyla evladiyelik. Kargocuların her türlü fırlatmasına dayanıklı. Severek kullandığım, uzun ömürlü bir çanta. |
| Tur Kayağı Çantası | North Face Patrol 34 |
Kayak turlarımda kullandığım bu model maalesef beklentimi karşılamadı. NorthFace’in yukarıda övdüğüm transfer çantasının aksine, bunda toka dişi var ve kısa sürede kırıldı, alt kısmından dikiş attı. Malzeme kalitesi düşük bir seriye denk geldim sanırım, ne yazık ki hayal kırıklığı oldu bende. |
| Tırmanış İp Çantası | Beal Combi Pro 80 Siyah İp Çantası |
Çantanın açılış şekli tam istediğim gibi, kullanımı çok pratik. 80 litrelik hacmiyle 80 metrelik ipi ve yanına birkaç malzemeyi de rahatlıkla alabiliyorum. Gerçekten işimi kolaylaştırıyor. |
Teknik Malzemeler
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Emniyet Kolonu | Black Diamond XENOS |
Ön dişli bel ve bacak tokalarını hızlıca ayarlayabilmek büyük kolaylık sağlıyor. Ekipmanımı güvenle taşıyabiliyorum. 460 gram ağırlığıyla taşınması kolay, uzman serisi olarak ciddi performans sunuyor. Kısacası, zorlu buz ve karma tırmanışlar için güvenilir ve rahat bir seçenek. |
| Ekspres Set | Black Diamond Posiwire |
Black Diamond Posiwire ekspres seti 6’lı. Genelde 2 set alıp 12 ve üzeri kullanma tercih edilmeli, ama bütçe kısıtlıysa 1 setle başlayıp zamanla en az 10 ekspresi tamamlamak da mantıklı. |
| Dinamik İp 60 metre | EDELRID Tommy Caldwell Eco Dry ColorTec 9.3mm |
Renk kodlu ColorTec sistemi, ipi düzgün ve güvenli bir şekilde kullanmayı kolaylaştırıyor. İki renkli, bu sayede ipin orta kısmı geldiğinde kolayca anlayabiliyorum. |
| Lanyard | Petzl Dual Connect Adjust Lanyard |
Ayarlanabilir kol sayesinde istasyona bağlanmak hem kolay hem de çok rahat. |
| İniş ve Emniyet Alma Aleti 1 | GriGri+ |
Şu an favori emniyet aletim bu. Geliştirilmiş kol tasarımı ip kontrolünü çok daha akıcı hale getiriyor ve anti-panik özelliği özellikle daha az deneyimli tırmanıcılarla emniyet alırken ekstra güvenlik sağlıyor. Klasik bir ATC’ye göre biraz daha ağır olsa da sunduğu konfor ve güven hissi buna kesinlikle değiyor. Kesinlikle tavsiye ederim! **Artıları:** * Çok akıcı ve hassas ip kontrolü * Anti-panik sistemi sayesinde yüksek güvenlik * Hem emniyet almada hem de inişlerde çok başarılı * Dayanıklı yapı kalitesi **Eksileri:** * Normal ATC’ye göre biraz daha ağır (ama benim için buna değer) * Özellikle hızlı boş ip verirken tamamen alışmak biraz zaman alabiliyor |
| İniş ve Emniyet Alma Aleti 2 | Black Diamond ATC |
Emektar dost! Şu an tırmanışlarımda ağırlıklı olarak GriGri+ kullansam da, Black Diamond ATC emniyet aletim her zaman kemerimdeki yerini koruyor. Yıllar süren maceralar ve binlerce metrelik tırmanıştan sonra beni bir kez bile yarı yolda bırakmadı. Özellikle gram hesabının yapıldığı yerlerde hala vazgeçilmezim. Sadelik ve hafiflik arayanlar için muazzam bir alet. Farklı ip kalınlıklarıyla uyumlu çalışıyor; ip verme ve indirme süreçleri oldukça akıcı. GriGri gibi destekli frenleme veya anti-panik özellikleri olmasa da, “yıkılmaz” yapısı ve hafifliği onu hem harika bir yedek hem de tecrübeli tırmanıcılar için birincil seçenek yapıyor. Artıları & Eksileri: Artıları: Ultra hafif, uygun fiyatlı ve bozulacak hiçbir parçası olmayan sağlam tasarım. Eksileri: Fren desteği olmadığı için emniyetçinin çok daha dikkatli olmasını gerektirir. Sonuç: BD ATC, her dağcının çantasında bulunması gereken gerçek bir klasik. Belki “yüksek teknoloji” değil ama sunduğu güven ve çok yönlülük onu eşsiz kılıyor. Bunca yıla ve yıpranmaya rağmen hala ilk günkü gibi çalışıyor. Tam bir efsane! |
| Krampon | Grivel G22 |
Adım garavel bul beni 🙂 Giymesi çin işkencesi gibi zor kramponlardan sonra bu ürünün giyme kolaylığı büyük konfor getiriyor. Çamur veya kar kalıntısıyla saklanan kramponların ömrü kısalır. Temizledikten sonra paslanmaması için kurulayarak saklamaya özen gösterilmelidir. |
| Yürüyüş Kazması | Black Diamond Raven |
Standart kazma… Bu ürün bana hep rahmetli Barış Manço’nun şarkısını hatırlatıyor: Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama Gün gelir sapın ucuna olursun kazma, kazmaaaa, kazmaaa |
| Kask | Petzl Elios |
Hafif ve hava deliklerinin açılabilmesiyle havadar bir kask. Çene tokasını ayarlamak çok rahat. Fiyatı da uygun olduğu için belediye dağıtmış gibi herkesin kafasında bundan var işte. |
Diğer Ekipmanlar
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Julbo Eris |
Tırmanışlarda oldukça konforlu bir kullanım sunuyor. Ancak Cat 3 modeli ışığı fazla kırdığından kayak sırasında görüşüm kararıyor. Bu nedenle kayak için düşünüyorsanız daha düşük kategori bir cam tercih etmek gerekiyor. |
|
| Kürek | Black Diamond Deploy 3 |
En çok katlanır sap özelliği güzel, bu sayede sırt çantasında kolay taşınıyor. |
| Tozluk | Black Diamond Frontpoint |
Kayalık, kar ve buzda ayağa tam oturuyor, kayma ya da açılma yapmıyor. Su geçirmemesi ve nefes alabilir yapısı da uzun faaliyetlerde büyük avantaj sağlıyor. Özellikle krampon ve sert botlarla uyumu çok başarılı, bileği sıkıca sarıyor ve fermuar/bağlama sistemi pratik. İlk başta biraz sert gibi dursa da kullandıkça ayakla uyum sağlıyor. |
| Baton | Black Diamond Trail Shock Compact |
Kompakt yapısıyla taşıması oldukça rahat. Ancak muadillerine göre fiyatı biraz yüksek. Trekking batonlarının çabuk yıpranan ekipmanlar arasında olduğunu düşününce bu kadar bütçe ayırmak konusunda kararsız kaldım. Belki de “nasıl olsa yenilemek gerekecek” diyerek daha uygun fiyatlı ve idare eder bir model tercih edilebilir. |
| Güneş Gözlüğü | Julbo Instinct |
Julbo Instinct, değişken ışık koşullarına hızlı uyum sağlayarak her ortamda ideal ışık geçirgenliği sunuyor. Böylece bulutlu, sisli ya da güneşli havalarda tek bir gözlükle her koşula uyum sağlamak mümkün. |
| Solar Enerji | Powermonkey Extreme |
Harici bataryalar çoğu faaliyetimde enerji ihtiyacımı karşıladığı için bu ürünü pek verimli kullanamadım. Çok uzun süre şehirden uzak kalınan durumlarda iş görebilir, ancak bataryasının dolması uzun sürüyor. Ne dağda taşımaya değecek kadar hafif ne de araçla götürüldüğünde kapasitesi yeterli. |
| Tur Kayağı | Völkl V-WERKS BMT |
Gerçekten çok yönlü ve etkileyici bir kayak. Ağırlığı son derece dengeli; ne aşırı hafif ne de fazla ağır. Bu sayede uzun turlarda yormadan, konforlu bir kullanım sunuyor. Derin karda ise oldukça stabil ve güven verici bir performans sergiliyor. Tek pişmanlığım, boyuma ve kayak stilime tam olarak uygun uzunluğu bulamamış olmam. Model şu anda 166 cm, 176 cm ve 186 cm olmak üzere üç farklı boy seçeneğiyle sunuluyor. Kişiye özel üretim veya kullanıcının mevcut modeli boy/kilo oranına göre modifiye edebileceği bir tasarım alternatifi henüz yok. Bu yüzden boyunuza ve kilonuza en uygun olanı stokta bulup denk getirmeniz gerekiyor. Eğer doğru boyu alabilseydim, benim için tam anlamıyla “tek kayakla her iş” diyebileceğim mükemmel bir seçenek olurdu. |
| Tur Batonu | LEKI – Haute Route Speed Lock Trekking & Tur Batonu |
Hem trekking hem de kayak turlarında kullanıyorum ve şimdiye kadar oldukça memnun kaldım. Katlanır özellikte değil. Ağırlık açısından ultralight bir model de değil ancak bu durum dayanıklılık tarafında avantaj sağlıyor. Özellikle yoğun kullanımda uzun ömürlü bir baton hissi veriyor. Genel olarak hem trekking hem de kayak turları için güvenilir ve uzun ömürlü bir baton arayanlara kesinlikle tavsiye ederim. |
| Pist Kayağı | Elan Amphibio 12 TI Erkek Kayak + ELS 11.0 Shift Bağlama |
Yumuşak bir kayış sağlıyor. Aynı zamada kenar tutuşu ve yüksek hızda stabilite açısından güçlü bir kayak. kullanımı kolay ve tüm seviyeler için erişilebilir hissettiriyor. Daha çok orta seviye kullanıcılar tercih edebilir diyebilirim. |
| GPS’li Saat | Suunto Ambit3 Peak Sapphire |
Saati inceleme videosu hazırladım izlemek için tıklayın. |
Kamp Malzemeleri
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Mat | Therm-a-Rest NeoAir XTherm |
Yüksek irtifa için ideal, şişirilebilir bir mat. Boşaltıldığında az yer kaplaması büyük avantaj, ısı yalıtımı da oldukça başarılı. Kafa kamplarında kullanmak için fazla değerli olduğundan genelde asker matı gibi daha uygun modelleri tercih ediyorum. Kış dağcılığı ve yüksek irtifa için kesinlikle çok iyi bir seçenek. Tek olumsuz yanı, dağda şişirirken ciddi nefes gerektirmesi; bu da yüksek irtifada baş döndürücü olabiliyor. Keşke bazı şişirilebilir matlarda olduğu gibi yastığı kıvırarak şişirmeye yardımcı olacak hafif bir çözüm ekleselerdi. |
| 5 Mevsim Kış Çadırı | Husky Felen 3-4 |
Ürün özelliklerine 3-4 kişilik yerine 3 oda 1 salon yazılsa sırıtmaz! Geniş iç hacim ve yüksek tavanı var. Tabii dezavantajı 5.5 kiloluk ağırlığı. Neyse ki iki kişiye bölüştürülebilir. 3 kiloluk çadırı bir kişi, 2 küsur kiloluk çubukları çadır arkadaşınız taşır, ben öyle yapıyorum şahsen. Bu camiada çoğu kişinin duyduğu bir söz vardır o da şu: “Katır gibi taşırım, kral gibi yaşarım” |
| 3 Mevsim Yazlık Çadır | Husky Boyard |
3 Mevsim Yazlık Çadır: Husky Boyard. Yaz aylarında güzel havalarda hafta sonu kaya tırmanış aktivitelerim için yeterli oluyor. |
| Yemek ve Pişirme Seti | GSI Pinnacle |
Jetboil pişirme setimi Ağrı Dağında kaybettikten sonra bunu aldım. Kaplaması sayesinde yemekler yapışmıyor, temizlemesi çok kolay. Malzeme kalitesi oldukça sağlam, hafif olmasına rağmen güven veriyor. Metal kaşık/çatal kullanılırsa çizilme riski var; bu yüzden plastik ya da tahta kaşıkla kullanmak daha iyi olur. |
| Kamp Ocak | Primus Powercook |
Katlanır yapısıyla taşıması kolay, güçlü aleviyle yemekleri hızlı pişiriyor. Rüzgârlı havalarda bile stabil çalışıyor, sağlam ve güvenilir bir kamp ocağı. |
| Kafa Feneri 1 | Led Lenser H14R.2 |
Alman yapmış, evladiyelik ürün. Teknik değerler vermeye gerek yok kamyon farı gibi mübarek! Kendi şarj edilebilir batarya paketi var ama aynı kap içine 4 adet kalem pil de konularak kullanılabiliyor. Oh ne güsel. |
| Kafa Feneri 2 | Petzl Tikka Kafa Feneri E93 |
Kendini ve bir de çadırda yemek yerken eh işte ağzımı aydınlatabiliyor, görebiliyorum. Dağa götürmüyorum diğer aktivetelerimde çadırda otururken kullanıyorum daha çok. |
| Kaz Tüyü Uyku Tulumu | Marmot Pinnacle |
800-fill kaz tüyü dolguya sahip olan tulum, 1.13 kg toplam ağırlığıyla öne çıkıyor (Dolgusunun 638 gramı kaz tüyü). Sıcaklık dereceleri; Comfort -5.4 °C, Lower Limit -12.2 °C ve Extreme -31.5 °C olarak verilmiş. Isı yalıtımı standart kış faaliyetleri için fazlasıyla yeterli. Bu ürünü tercih etmemdeki en büyük etken, sunduğu müthiş ağırlık-performans oranı. Ben gram hesabı yapan biriyim. Çantadan eksilen her gram, zirve yolunda hayati bir konfor sağlıyor. Şu an bu modelin üretimi durdu ve piyasada farklı daha ağır alternatifleri mevcut. Temizlik ve saklama koşullarına dikkat edildiğinde (arada bir havalandırma yapılmalı) ömürlük bir yatırım. |
| Uyku tulumu iç çarşaf | Quechua Silk Liner |
Decathlon’dan aldığım bu ürün sadece 110 gram ağırlığında. Hijyen açısından faydalı olur diye düşünerek tercih etmiştim. Planım, faaliyetten gece döndüğümde ayakkabılarımı çıkarmadan doğrudan uyku tulumuna girip hızlıca dinlenmekti. Ancak pratikte işler pek öyle yürümüyor. Birincisi, yorgun argın çadıra döndüğünüzde şişen ayaklarınızı dinlendirmek için ayakkabıyı mutlaka çıkarmak istiyorsunuz. İkincisi ise ıslak kıyafetlerle uyku tulumunun içinde geceyi geçirmek pek mümkün olmuyor. Çoğu durumda kuru kıyafet değiştirildiği için de bu ürüne ihtiyaç çok az kalıyor. |
| Çaydanlık | Optimus Terra |
Harika gurme çay yapar demek isterdim ama diyemem bu beklenti ile almadım tabii. Kar eritip hızlıca sıcak suya ulaşım sağlıyor. 0.7 litre hacmi var ve 153 gr’lık hafif bir ürün. Tasarımı az yer kaplayacak şekilde yapılmış. İçine başka malzemeleri de koyup sırt çantasında yerleştirmesi kolay. Kampta hedeflenen amacı yerine getiren bir araç. |
Yamaç Paraşütü Ekipmanları
| Image: | Name: | Model: | Description: |
|---|---|---|---|
| Yamaç Paraşütü Kanat | Apco Vista III |
Üretildiği yıllarda en iyi EN B sınıfı yamaç paraşütlerinden biriydi. “Shark nose” teknolojisinin nimetlerinden epey faydalandım. |
| Yamaç Paraşütü Harness | Apco Spark 2 |
Bir türlü şu harness’da sabit ve düz bir şekilde rahat oturamadım. Başka birisi kullandığında problem yaşamadı ama ben bir türlü memnun kalamadım bu harness’dan |
Bu liste benim kişisel deneyimlerime ve tercihlerime göre hazırlanmıştır. Ekipman seçimi bireyseldir. Kendi ihtiyaçlarınızı, vücut yapınızı ve tırmanış tarzınızı dikkate alarak seçim yapmanızı öneririm.
Cilo’ya Dönüş: 2019 Zirveye Değil, Hayata Uzanan Bir Tırmanış
Bu benim Cilo Dağları’ndaki ikinci kış tırmanışı serüvenimdi. Dağcılık camiasında özel bir yeri olan bu coğrafyada, daha önce 2013 yılında basında da yankı bulan bir tırmanışa imza atmış, Türkiye’nin ikinci büyük zirvesi olan Reşko (Uludoruk) zirvesine 32 yıl aradan sonra yapılan ilk kış tırmanışını başaran ekipte yer almıştım. Tırmanış öncesi basın toplantısı
Sembollerin Gölgesinde: Cilo’nun Saklı Görkemi
Dağcılık camiasında yıllardır kulaktan kulağa dolaşan, resmi ağızlarca pek dile getirilmese de hafızalara kazınmış bir iddia vardır: Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun (TDF) önceki, ikonik logosundaki yükselen silüet, aslında Türkiye’nin ikinci en yüksek zirvesi olan Cilo Dağları’na aitti.
Sembollerin diliyle konuşanlar için Cilo, tırmanışın en saf, en teknik ve en zorlu halini temsil ediyordu. Ancak zamanla bazı şeyler değişti. O eski sembol yerini, Türkiye’nin en yüksek noktası Ağrı Dağı’nın politik ve coğrafi ağırlığına bıraktı. Yeni logoda Ağrı’nın tercih edilmesi, belki de bir “bir numara” vurgusu yapma çabasıydı. Fakat bizim için Cilo, hâlâ o eski logodaki gizli, mağrur ve dimdik duran silüet olarak kaldı.
İşte o eski logonun ruhuna sadık kalarak; sembollerin ötesindeki gerçek heybetin peşine düştük. Türkiye’nin en teknik, en hırçın ve en unutulmaz zirvelerine, Cilo’nun kalbine doğru bir yolculuğa çıktık. Bu, yalnızca bir tırmanış değil, aynı zamanda o eski silüetin peşinde bir hak arayışıydı…

Mart 2019’da üç dağcı arkadaşımla birlikte İstanbul Sabiha Gökçen’den Van’a uçtuk. Planımız Van’dan Yüksekova’ya saat başı kalkan şehirlerarası araçla geçmekti. Ekibimizin diğer sekiz üyesi Avrupa yakasındaki havalimanından doğrudan Yüksekova’ya uçmayı tercih ederken, biz evimize olan yakınlığı nedeniyle Sabiha Gökçen’i seçmiştik. O tarihlerde Sabiha Gökçen’den Yüksekova’ya doğrudan uçuş bulunmaması bizi bu alternatif rotaya yönlendirse de, izlediğimiz güzergâh hem bütçe dostuydu hem de ulaşım kolaylığı sağlıyordu. Artık İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsanız, hangi yakada oturduğunuz, bir seyahat rotası belirlerken en az bütçe kadar kritik bir rol oynuyor.

Uçuş günü geldiğinde heyecanla uçağa bindim, el çantamı yerleştirip yerime oturdum. Son kimlik kontrolünden sonra körükten uçağa binene kadar telefona bakarak dalgın dalgın yürümüştüm. Elimde telefon, polar, cüzdan ve kabin bileti vardı. Kabin biletini cüzdanın içine koyarken dalgınlıkla cüzdanı açtım: Kimlik yoktu. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
Kimliksiz Cilo’ya Doğru, İlahi Uyarı mı, Unutkanlık mı?
Herhalde el çantasına koydum diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Koltukta rahatça oturuyor gibiydim ama tüm düşüncelerimin önüne geçen ve beni rahat bırakmayan bir sıkıntı vardı kafamda. Bütün ceplerimi kontrol ettim. Sanırım son kimlik kontrolünden sonra uçağa binerken düşürdüm. Ya da çantada bir yerlere sokuşturdum. Uçak Van’a indiğinde el çantamı daha dikkatli kontrol ettim ama orada da değildi. Herkes uçaktan indikten sonra durumumu kabin amirine anlattım. Bagaj alımı kısmında beklememi ve uçak içinde bulunursa bagaj alımı kısmına kimliğimi getireceklerini söyledi. Bir süre bagaj alımı kısmında bekledim ama kimse gelmedi. Bu sırada Sabiha Gökçen Havalimanı’nın yer hizmetleri telefon numarasını da bir şekilde buldum. Kayıp eşya ofisini aradım ve kimlik bulunup bulunmadığını sordum. Olumsuz yanıt verdiler…
Van’a Varış ve Taksicinin Haklı Endişesi
Van’daki havalimanında yapacak bir şey kalmayınca 3 arkadaşımla şehir merkezine gitmek için taksiye bindik. Taksici Doblo aracının geniş bagajına çantalarımızı koyduğunda dağcı olduğumuzu hemen anladı. Cilo’ya çıkacağımızı söyledik. Taksici,
“Bu havada ne işiniz var orda abi başınıza bir şey gelir.”
diyerek endişelendi ve yol boyunca bizi caydırmaya çalıştı. Van’ı gezdirebileceğini söyledi ve evine davet ederek misafiri olmamızı istedi. Bir dahaki sefere inşallah deyip samimi daveti için teşekkür ettik.
OHAL bölgesinde kimliksiz yolculuk
Van’a varır varmaz aklımızda tek bir şey vardı: bir an önce Yüksekova’ya ulaşmak. Yanımda arkadaşlarım da vardı ama cebimde kimlik yoktu; birkaç gün önce yaşanan olaylar nedeniyle bölgeye OHAL ilan edilmişti ve yolda sık sık kimlik kontrolü olacağını biliyorduk.
Çözüm bulmak için birlikte önce şehir merkezindeki İl Nüfus Müdürlüğü’ne gittik. Durumu anlattım; yanımda sadece TDF dağcılık lisansım vardı. Şef, tahkikat gerektiğini söyleyerek geçici kimlik veremeyeceğini belirtti. Boş ellerle ayrıldık.
Ardından aramızda konuşurken aklımıza karakola gitmek geldi; belki bir tutanak işimize yarardı. Karakol kapısında uzun bir kuyruk vardı. Sıraya girdim ve beklemeye başladım. Baktım kuyruk milim ilerlemiyor; önümdeki kişiye Kemal Sunal şaşkınlığıyla yanaşıp, “Kardeş, burası ne kuyruğu?” diye sordum. Adli kontrol şartıyla serbest bırakılanlar gelip imza veriyormuş, karakol öğle tatilinde olduğu için bekliyorlarmış. Sıradan ayrıldım, arkadaşlara durumu işaret edip kapıdan içeri girmek için ilerledim. Sırt çantam X-ray’den geçerken drone’u gören polis memuru iyice tedirgin oldu. Kısa bir sorgudan sonra nüfus işlemlerinin artık il müdürlüklerine devredildiğini söyleyip 199’u aramamı tavsiye etti. Oradan da eli boş çıktık.
OHAL bölgesine kimliksiz girmeyi daha önce deneyimlememiştim ama artık geri dönüşümüz yoktu. İçimizdeki dağcı inadıyla ve arkadaşlarımın da desteğiyle, cebimde sadece o lisansla, hep beraber Yüksekova yoluna devam ettik.
Yüksekova Yolculuğu Başlıyor: Doğu’nun Sıcak Misafirperverliği
Van sokaklarında gezerken, Yüksekova’ya son sefer saati olan 16:00 yaklaşmakta olduğu için çaresizce yazıhaneye döndük. Son sefere bilet alıp 3 arkadaşımla beraber şehirlerarası yolculuğumuza başladık. Araç içinde yolculuğumuz sohbetle çabuk geçti. Hava kararıyordu, bir tesiste dinlenmek için durduk. Tesisin içinden genç bir adam koşturarak buz gibi soğuk havada üstünde mont olmadan dışarı çıktı ve aracımızın kapısını açarak hoş geldiniz dedi. Garip kıyafetler giymiş batıdan gelen yabancılar olarak dinlenme tesisine girdik. İçerideki insanlar ilgiyle futbol maçı izliyorlardı. Ama bizimle sohbet etmekten geri durmadılar. Çay parasını ödemek istediğimizde siz misafirsiniz deyip ücret almadılar. Batıda alışık olmadığımız şeyler.
Bir Hayat Kurtarıcı Olarak Dağcılık Lisansı
Yüksekova’ya yaklaştığımızda beklediğim gibi jandarma ve polisin kimlik kontrolü başladı. En ufak sorun, ekibe yetişememek ve benim için faaliyetin iptal olması anlamına gelirdi.
Aslında bu “kaynar sular dökülmesi” hissi bana yabancı değildi. Hayatımda ne zaman gerçekten büyük bir tehlike yaklaşsa, içimde hep aynı sarsıcı uyarı yükselirdi. Bu kez de o his çok güçlüydü. Sanki görünmez bir el omzuma dokunup kulağıma fısıldıyordu: “Kardeş, o dağda seni nelerin beklediğini bilmiyorsun, belki de evde kalıp bir dağcılık filmi izlesen daha iyi olur.” Evren adeta “dur” düğmesine basmıştı.
Fakat içimdeki dağcı inadı bu kadar güçlü bir uyarıya bile boyun eğmedi. Cebimde sadece TDF dağcılık lisansımla, OHAL bölgesinin güvenlik önlemlerinin uygulandığı Yüksekova’ya doğru ilerlemeye devam ettim.
Her kontrol noktasında lisansımı çıkarıp memura uzatırken kendimi biraz James Bond gibi hissediyordum. Ama “007” yerine “Dağcı 001 – Kimliksiz Versiyon”.
“Acaba bu sefer gerçekten alıkoyacaklar mı?” düşüncesi her kontrolde mideme yumruk gibi iniyordu. Adrenalin meraklısı biri için bile bu doz biraz fazlaydı. Pes etmedim tabii. Asıl cesaret zirveye tırmanmak değil; evren tüm engelleriyle üzerine gelirken dahi kendi yolundan dönmemektir.
Neyse ki her seferinde yolumuza devam ettik ve sorunsuz Yüksekova’ya ulaştık. Bu macera bana çok değerli bir ders verdi: Bundan sonra yedek kimliğimi, pasaportumu, ehliyetimi, hatta annemin nüfus cüzdanını bile ayrı ayrı çantalarda taşıyacağım.
Dönüş uçağı için de riske girmedim. İstanbul’daki ailemden ehliyetimi otele kargolamalarını istedim. Faaliyet bittiğinde ehliyetim resepsiyonda tertemiz beni bekliyordu. En azından bu plan, dağın bana oynadığı oyunlardan daha kusursuz işlemişti.
Ekiple Buluşma ve Yüksekova’da Moral Gecesi
Diğer havalimanından gelen arkadaşlar çoktan otele yerleşmişlerdi. Yürüyüş mesafesinde bir mekanda Yüksekova Doğa Tutkunları ekibinin düzenlediği karşılama yemeğine katılmışlardı. Eşyalarımızı otelin lobisine bırakıp arkadaşlarımızın yanına gittik. Klos Dağcılık Başkanı Sönmez Erkaya, İstanbul’dan diğer tırmanış arkadaşlarımız ve Yüksekova Doğa Tutkunları ekibi ile bir araya geldik. Akşam yemeğinden sonra birlikte şarkı türkü söyledik. Harika gençlerle saz çalıp, türkü söyleyip, halay çekerek güzel bir akşam geçirdik.
Birinci Gün:
Yeşiltaş Karakolu ve Karakurum’u Aratmayan Çığ Etapları
Sabahın ilk ışıklarıyla iki minibüs dolusu ekip olarak Yeşiltaş karakoluna vardığımızda, Mehmetçik bizi o dondurucu soğukta sıcacık bir ilgiyle karşıladı. Komutanın destekleyici konuşması, içimizdeki tırmanış ateşini daha da harladı. 2013’te geldiğimde bambaşka bir prosedürle karşılaşmış, her birimize “kendi isteğinle mi geldin?” diye sorulmuştu. Güvenlik önlemlerini anlıyordum elbet ama sırtında dağ yükü taşıyan bir ekip için motivasyon her şeydi ve bu komutan tam da ihtiyacımız olan morali vermişti. Askerlerle omuz omuza verdiğimiz o hatıra fotoğrafından sonra, içimizi dolduran yüksek enerjiyle ağır sırt çantalarımızı sırtlanıp yola koyulduk. Yüksekova’dan aramıza katılanlarla birlikte 16 kişilik bir ekip olarak, göz alabildiğine uzanan beyaz sonsuzluğa doğru ilk adımlarımızı attık.

Ancak doğa bize gülümsemiyordu. Serpel Yaylası’na ulaşana kadar, boyumuzu aşan yoğun batak karda ve amansız bir kar yağışı altında ilerledik. Gözümüzün alabildiğine uzanan çığ etaplarından geçerken, ekibin üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Manzara, Nepal veya Pakistan’daki o acımasız Karakurum sıradağlarından farksızdı. Eğer ilk etap böyleyse, yukarılarda bizi nasıl bir cehennem bekliyordu?

Cilo Dağları sadece Türkiye’nin ikinci yüksek zirvesi değil, aynı zamanda devasa Himalaya Dağ Kuşağı’nın en batıdaki temsilcisidir. Bu yüzden tırmanırken hissettiğimiz o ‘Karakurum havası’ aslında bir tesadüf değil, coğrafyanın genetik bir mirası. Bölge, genel görünümüyle Alpler’i andırsa da Türkiye’nin en büyük buzullarına ev sahipliği yapıyor.
Dağda Küçük Hataların Büyük Bedelleri: Donan Parmaklar
Yanımda iç, orta ve dış katman olmak üzere üç çift eldivenim vardı. Yola çıkarken sadece orta katman eldivenin yeteceğini düşünmek, dağın affetmeyeceği türden bir kibirdi. Akşama doğru ıslanan eldivenlerim parmaklarımı dondurmaya başladığında, kaz tüyü kuru eldivenler çantamın ulaşılması zor bir köşesinde beni bekliyordu. “Ha kampa vardık, ha varacağız” diyerek üşengeçlik edip eldiven değiştirmeyi erteledikçe, rüzgarın şiddetiyle ellerimdeki o hafif uyuşma yerini bıçak gibi kesen bir acıya bıraktı. Neredeyse parmak uçlarımı dondurarak ödeyeceğim bu hata bana hayati bir kış tırmanışı dersi vermişti: Dağda üşengeçliğe yer yoktur ve hayati ekipmanlar her zaman el altında olmalıdır! Ayrıca Cilo’nun dondurucu buzullarında ekipman seçimi bir tercih değil, hayatta kalma stratejisidir.

Yaz tırmanışlarında malzemeleri belirli bir noktaya kadar taşıtmak için yerel katır desteği bulmak mümkün olsa da, kışın dondurucu şartlarında böyle bir imkan bulunmuyor. Tüm kamp yükü ve teknik ekipman sadece bizim omuzlarımızdaydı. 6,5 kilometrelik o yıpratıcı parkuru tam 10 saatte geride bırakarak, 2100 metredeki Serpel Yaylası kamp alanına ulaştık. Ancak bölgenin genel topografyası, mutlak bir güvenlik sunmaktan uzaktı; her yamaç potansiyel bir çığ riski barındırıyordu. Stratejik bir kararla, daha önce çığ düşmüş ve üzerindeki kar yükünü büyük oranda boşaltmış bir hattı seçerek, hava kararırken çadırlarımızı kurduk. O gece kaz tüyü montla yine kaz tüyü tulumun içine girdiğimde hissettiğim o konfor; sadece bir sıcaklık değil, hayatta kalmanın verdiği o en ilkel ve en saf huzurdu.
İkinci Gün:
3 Metrelik Kardan Su Çekmek ve Tüketen “Azap Kulvarı”
Ertesi sabah uyandığımızda güneş henüz çadırlarımıza vurmamıştı ama derenin karşısındaki yamaçta parlıyordu. Dağda güneş size yakın olup da üzerinize vurmuyorsa, buzdolabının kapağı açılıp kapanıyormuş gibi ani ve dondurucu ısı değişimleri hissedersiniz. Gözümüz o ilk güneş ışığındayken kahvaltı hazırlıklarına giriştik.
Su için dereye inmek gerekti ama 3-4 metrelik kar duvarı yüzünden bu imkansızdı. Boş bir pet şişeyi ipe bağlayıp dereye saldım. Pet şişe hafif olduğu için batmıyor ve içine su dolmuyordu. Şişeyi yarım kesip tekrar saldım ama yukarı çekerken ip, kuyu gibi dümdüz aşağıya inmediği için hep yolda takılıp suyu dökülüyordu. Belki orada bir istasyon kurup ip inişi yapmayı deneyebilirdik ancak aç ve susuzken bu yöntem çok zahmetli olurdu. İhtiyaç, icatların anasıdır derler. Termosumu getirip ipi bağladım ve tıpkı buz deliğinden balık avlayan Eskimolar gibi dereye salladım. Termos ağır olduğu için suya kolayca batıyordu; ağzındaki o ufacık karabina yuvası ise o an dünyanın en hayati tasarım harikasıydı. Ağız kısmındaki bu ince yapı ve karabina deliği sayesinde bir damla bile dökmeden yukarı çektiğimiz o tertemiz sular, tüm kampın kurtarıcısı oldu. Aksi halde o değerli gaz kartuşları israf edilecek ve ekip; içine hazır toz içecekler eklemeden yutulması bile zor olan, o tadı berbat kar suyuna mahkum olacaktı.

İradenin Çelikleştiği 800 Metrelik Tırmanış
Dünkü çığ etapları ve acımasız hava şartları, ekibin bir kısmının direncini kırmıştı. Teknik toplantıda bazı arkadaşlarımız dönme kararı aldı. Ocak kartuşlarını ve fazla yiyeceklerini aldık ve vedalaştık. Onları uğurladıktan sonra, kalanlar olarak sırtımızda taşıyacağımız yük daha da ağırlaştı.

2900 metredeki Horkedim yaylasına ulaşmak için önümüzde “Azap Kulvarı” adını verdiğimiz dik ve acımasız bir 800 metre vardı. İçinde 5,6 kilogramlık çadırın da bulunduğu sırt çantam bir kurşun kadar ağırdı. Diz boyu kara saplanıp adım atmaya çalışmak, adeta bir petrol kuyusuna sondaj vurmak gibiydi. Sırttaki o korkunç ağırlıkla karda iz açmak, parayla çekilecek bir eziyet değildi. Bu ancak sarsılmaz bir inanç ve müthiş bir takım ruhuyla yapılabilirdi. Gece 22:00 sularında, hedefimizden 100 metre aşağıda ikinci kampımızı kurabildiğimizde tükenmiştik ama irademiz hala ayaktaydı.


Üçüncü Gün:
Zirve Planı ve Gece Yarısı Kalkışı
Bugün kamp hayatının tadını çıkardığımız bir dinlenme günüydü. Kahvaltı sonrası çamaşır ve kamp lojistiğiyle uğraşırken, Sönmez fotoğraflarımız için objektif karşısına geçti. Dağ güneşinin şakası olmadığını bir kez daha tecrübe ettik; 50 faktörlü krem sürmeden dışarı çıkmak, solaryumdan çok daha riskli. Sönmez’in 20 dakikalık ‘mankenlik’ macerası, kendisine hatıra olarak güneş yanıkları bıraktı. Konfor alanımızı genişletmek için kar bloklarından alaturka tuvaletler inşa etmeyi de ihmal etmedik. Doğada büyük bir lüks olan bu yapılar, güvenlik ve konfor sağlasa da İHA’ların görüş alanından kaçamadık 🙂

Öğlen Sönmez’in çadırına geçip teknik toplantı yaptık ve kritik kararı verdik: Zirve taarruzu gece yarısı 00:00’da başlayacaktı. Hava karardığında herkes enerji toplamak için çadırına çekildi. Fakat uyku benim için hiçbir zaman komutla gelen bir şey olmadı. Çadır arkadaşlarım kısa sürede derin uykuya dalarken, ben tulumun içinde gözlerim açık, karanlıkta öylece bekliyordum.

Zirve öncesinin o ağır gerginliğine, başımızın üzerinde dönüp duran İHA’ların mekanik vızıltısı eşlik ediyordu. 2013’teki tırmanışımda kampın neredeyse üzerinden geçen bu araçlar geceleri uykumu tamamen kaçırırdı. Aradan geçen yıllarda teknoloji epey ilerlemiş olmalı ki, bu sefer çok daha yüksekten uçuyorlardı. Sesleri eskisine göre daha cılız olsa da, o ince ve kesintisiz vızıltı dağın ıssızlığında hâlâ varlığını hissettiriyordu.
Tabii mesele sadece dışarıdaki İHA’lar değildi. Çadırın içinde de bambaşka bir cephe açılmıştı. Yüksek irtifada uykuyla aram her zamanki gibi kötüydü. Ama asıl eğlence, dağcıların asla kabul etmediği ama hepimizin çok iyi bildiği o gizli yarıştı: Horlama Senfonisi başlamadan önce uykuya dalma yarışı.
Kural basitti: Rakiplerinden önce derin uyku limanına ulaşamazsan, gece boyunca sürecek olan o çok sesli ve acımasız konsere mecburen dinleyici olurdun. O gece de tam beklendiği gibi gelişti. Arkadaşlarım yarışı kazanmış, senfoniye çoktan başlamışlardı. Ben ise dışarıdaki pervaneler ve içerideki horlama nameleri arasında dağın sessizliğini dinlemeye devam ettim.
Dördüncü Gün:
4000 Metrede Ölümle Yaşam Arasındaki İnce Çizgi
Gece 01:00’da zirve yolundaydık. Gün ağarana kadar soluksuz yürüyüş yaptık. Öğleye doğru zirve tırmanışlarının en büyük psikolojik işkencesi başladı: “Sahte zirveler” bizi tüketiyordu. Her tepeyi aştığımda “Tamam, zirve burası” diyor, ardından bir yenisiyle karşılaşıyordum. 3700-3900 metre arası dik etap oldukça yorucuydu. Üstümüzde masmavi bir gökyüzü, altımızda beyaz bir cehennem varken, sanki ufuksuz bir çölde susuz kalmış gibiydim. Bir ara tepemizde turlayan şu İHA’lar keşke soğuk su atsa diye sayıkladım.

Öğle vakitleri 4000 metrelik platoya vardığımızda önümüzde sadece 135 metrelik bir irtifa ve en fazla 1-2 saat sürecek teknik bir kılçık hattı kalmıştı. Kısa bir moladan sonra ip birliğine girdik. En öndeki Sönmez, “Dikkat diye bağırırsam herkes yere kapanıp kazmasını saplasın, düşüş tatbikatı yapacağız” dedi.

Birkaç dakika sonra o bağırış geldi ve hepimiz refleksle yere kapandık. Hoca reflekslerimizi överken, az sonra doğanın bize kendi tatbikatını çok daha acımasız bir şekilde yaptıracağından habersizdik.

Eğer Everest filmini izlediyseniz, hikayenin ikinci yarısında devasa kara bulutların gelmesiyle birlikte gerilimin birden patladığı o kırılma anını hatırlarsınız. İşte bizim için de o an tam olarak böyle başlıyordu. Üzerimize çöken yoğun sis bulutları, görüş mesafesini bir anda 30-40 metreye düşürdü, yer yer ise tam bir beyaz belirsizliğe mahkûm etti.

Çatırtı, Uçurum ve O Korkunç Soru: “İpten Çıkayım mı?”
Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştık ki, kar tabakasının o keskin ve derinden gelen çatırtısı koptu. Deprem gibi kısa bir sarsıntıyla birlikte yamaçtaki devasa kar kütlesi büyük bir gürültüyle uçuruma doğru kaydı. Hemen ön sıradaki iki kadın arkadaşımız — 10 kişilik ekibimizin ilk iki sırasında, kuzey yamacına bakan konumda — kopan kornişle birlikte boşluğa düştüler. Hepimiz çığlıklar arasında sola atlayıp kazmalarımızı buza sapladık. Sürüklenme durduğunda kimse yerinden hareket etmedi. Kendimi bir film setindeymiş gibi hissettim. Ancak yaşananlar gerçekti.
Biri bağırdı. “Düştü!” Sonra başka bir ses, daha tiz: “Düştüler!” Her kafadan bir ses çıkıyordu ama kelimeler birbirinin üstüne biniyor, anlamsızlaşıyordu. Korkudan kimse uçurum kenarına yaklaşamıyordu. Beyaz, düz bir tabaka halinde uzanan kornişin neresinin sağlam, neresinin boşluk olduğunu kestiremiyorduk. Tekrar bir kopma olur, bu kez hep birlikte aşağı uçarız diye titriyorduk. İşte ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgi. Alttan beyaz, üstten mavi. İki adım ötemde. Hep o çizginin üstünde yürüyorduk, ama şimdi içindeydik. İçinde, ötesinde, arasında.
Hâlâ oradalar mıydı, yoksa sonsuz bir boşluğa mı bırakmışlardı kendilerini? Herkes gibi ben de olduğum yere yapışmış, nefesimi tutarak neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Kafamı kaldırıp etrafa baktım. Kimler eksik? Kar her an yeni bir pusu kurabilirdi. Nefesimi tuttum. Mevzisinde bir sonraki hamleyi bekleyen askerler gibi tetikteydik; ama bu kez düşmanımız görünmezdi, altımızdaki beyaz sessizliğin kendisiydi.
İpte hafif bir gerginlik vardı ama emin değildik. Bir oltanın ucundaki ağırlığı yoklar gibi değil de, o ipin ucunda çarpan bir kalbin titreşimini duymaya çalışır gibiydik. İlk şokun ve bağrışmaların ardından gelen o dehşet anında herkesin dili tutulmuştu. Sessizliği bozan, aşağıdan gelen o cılız ve rüzgarda parçalanan anlamsız sesler oldu. Hayatta olduklarının tek kanıtı, o anlaşılmaz hecelerdi.
Sönmez’in ‘Susun!’ nidasıyla her şey sustu. Dağın o sağır edici sessizliğinde aşağıya seslendi: ‘İyi misiniz?’ Gelen cevaplar boğuk ve derindendi. Uçurumun kıyısında, sadece bir ipe asılı halde gökyüzünü izliyorlardı. Kazmaları ve çantaları çoktan boşluğa karışmıştı. Haykırıyorlardı ama sesleri bize ulaşana kadar rüzgarda eriyordu. Onların yerinde olsam ne hissederdim diye düşündüm. İnsan, hayatının bir film şeridi gibi akışını mı izler, yoksa yarım kalan hayallerin, yaşanmamış bir aşkın sızısını mı duyar göğsünde? Bilmiyorum… Ama o saniyelerin her biri, bir ömür kadar ağır ve uzundu.

O kargaşanın ortasında Sönmez, profesyonel bir soğukkanlılıkla kazmasını buza gömüp bir istasyon kurmaya başladı. İpteki o korkunç ağırlığı istasyona aktararak emniyeti sağladı ve nihayet ip birliğinden ayrıldı. Hemen arkasında Recep Abi (Kulaber) uçurumun kıyısında yüzüstü yatıyordu; boğazının üzerinden geçen ve onu kara hapseden gergin ip, nefes almasını zorlaştıran amansız bir baskıya dönüşmüştü. İstasyonun kurulmasıyla birlikte serbest hale geçen Sönmez, yamaca en yakın kişinin yanına kadar gelip aşağıdakilerle ilk hayati teması kurdu.
Tam o sırada, şokun ve adrenalinin etkisiyle önümdeki arkadaşım iki kez ‘İpten çıkayım mı?’ diye sordu. Zihninde, kendi emniyet aletiyle (ATC) bir şeyler yapabileceğine dair bir plan vardı; ancak o dik yamaçta, ipten ayrılması demek, geri kalanlara yükün aktarımı demekti. İkinci bir kişinin ipten ayrılmasıyla ipteki ağırlığı taşıyabilir miyiz kestiremiyorduk. Bu nedenle hepimiz bir ağızdan, buz gibi bir kararlılıkla ‘Hayır!’ diye itiraz edince duraksadı. Ben ise hemen arkasında, Recep Abi’nin boğazındaki o ölümcül gerilimi hafifletebilmek için yanıp tutuşuyor, ancak ipteki en ufak bir sarsıntının aşağıdakileri boşluğa bırakabileceği bilinciyle her kasımı germiş, heykel gibi bekliyordum.
Sönmez’in komutuyla yavaşça sola doğru süründük; bu küçük hamleler, aşağıda asılı kalan arkadaşlarımızı yamaca bir nebze daha yaklaştırdı. Artık seslerini net seçebiliyorduk. Boşluğa ucu karabinalı bir yardımcı ip salladık. İlk iki denemede rüzgar ipi savurdu, ulaşmadı…
İşte tam o saniyelerde, insan ruhunun en sarsıcı ve en saf yanına şahitlik ettim. Ölümün kıyısında sallanan arkadaşımız o tüyler ürpertici soruyu sordu: ‘Bağlı olduğum ana ipten çıkayım mı?’ Bu, yüzlerce metrelik boşluğa kendini bırakmak demekti. O an bize akıl dışı gelen bu sorunun ardında destansı bir fedakarlık yatıyordu: Ana ipin kornişe sıkıştığını fark etmiş, ikisinin birden çekilemeyeceğini anlayınca, diğer arkadaşı yaşasın diye kendi canından vazgeçmeyi göze almıştı. İnsanın içindeki o bencil dürtünün yerini, saniyeler içinde devleşen bir kahramanlığa bıraktığı andı bu. Elbette böyle bir şeye izin vermedik.
Nihayet, sonraki denemelerden birinde yardımcı ipi yakaladı, kemerine bağladı ve ana ipten ayrıldı. Uçurumun o karanlık sessizliğinden yukarıya doğru yükselen ilk elin belirmesi, adeta devasa bir senfoninin en şiddetli ve görkemli kreşendo anı gibiydi. Hepimiz, o derinlikten arkadaşlarımızın eksiksiz yükselmesi için dilsiz bir duaya durmuştuk.
Onları yeniden gün ışığında, yanımızda kanlı canlı görmek; göğüs kafesimizi sıkıştıran muazzam bir rahatlama yarattı. Ölümün kıyısından dönen arkadaşlarımızın birbirine sarıldığı o ilk an, kelimelerin bittiği, sadece hıçkırıkların ve kenetlenen ellerin konuştuğu bir teslimiyet anıydı. O an hissettiğimiz şey süslü cümlelerin çok ötesindeydi: Biri ağlıyordu, ama gülüyordu da. Sönmez’in eli titriyordu, hâlâ kazmayı bırakmamıştı. Recep Abi yere çöktü, elleriyle yüzünü kapadı. Kimse konuşmuyordu ama herkes birbirine dokunuyordu; omuz, kol, sırt… Dokunmak, o an konuşabilen tek dildi. O gün orada sadece iki hayatı değil, ekibimizin parçalanmış ruhunu da uçurumun kenarından çekip çıkarmıştık. Fiziksel bir yaramız yoktu ama ruhumuz o kornişin çatırtısıyla derinden sarsılmıştı.

En Büyük Cesaret?
Olayın ardından karların üzerine çöküp bir daire olduk. Herkesin görüşü tek tek soruldu. Bazılarımız bu noktaya kadar emek verdik, devam edebiliriz dedi. Haksız da sayılmazlardı. Belki dağcılık içinde olmayan bir okuyucu için bu ısrarın ardındaki mantığı anlamak güç olabilir.
Her denemenin faturası: Bir zirve denemesinin gerçek faturası, aslında dağın eteklerine varmadan çok önce kesilmeye başlar. Aylar süren disiplinli kondisyon antrenmanları, vücudu yüksek irtifaya hazırlayan sabırlı aklimatizasyon tırmanışları, iş yerinden alınan zorlu izinler ve resmi makamların bürokratik onay süreçleri… Buna uçak biletleri, sürekli yenilenmesi gereken teknik ekipmanlar ve karmaşık lojistik masrafları da eklenince, o zirve fotoğrafının arkasında devasa bir hazırlık piramidi görülebilir.
Cilo gibi bir kış tırmanışı için kişi başı harcama, orta sınıf bir ailenin aylık bütçesini zorlayabilir. Zirveye yaklaştıkça her yeni metre gökyüzüne yaklaşırken, masraflar da aynı hızla gökyüzüne tırmanır. Üstelik tüm bu külfete rağmen hava şartları el vermeyebilir, izin çıkmayabilir, ekip tam oluşmayabilir. Bir dağcı, hayatının belirli bir döneminde bu koşulların tamamının aynı anda yeşil ışık yakmasını kaç kez umabilir ki? Everest filmindeki postacıyı hatırlayın. Ah postacı ah.
İşte o dairenin içinde oturup “devam mı, tamam mı?” sorusunu tartışırken, herkesin zihninde dönen hesap yalnızca bugünün riski değildi. Aylarca süren hazırlık, harcanmış para, alınan izinler, ertelenen hayatlar… Bunların tamamı, o an kornişin kıyısında “bir adım daha” dedirten görünmez bir ağırlık oluşturuyordu. Buna “zirve ateşi” denir; zirveden sadece 135 metrecik aşağıda, harcanan her şeyin geri çağırdığı o tehlikeli his. Tam bu durumlarda “Artık dönmek olmaz” psikolojisi oluşur. Ve işte tam bu yüzden geri dönme kararı, tırmanma kararından çok daha fazla cesaret ister.
Önümüzde her adımda benzer bir riskle yüzleşeceğimiz o zorlu sırt hattı duruyordu. Kar ve sisin yarattığı beyaz körlükte, attığımız adımın rotadaki sert bir kayaya mı yoksa boşluğa asılı duran bir kornişe mi denk geleceğini kestirmek imkansızdı. Beyaz güzel olduğu kadar ölümcül de olabilirdi. ‘Kara Dağ’ anlamına gelen Reşko, bembeyaz bir kefene bürünmüş haliyle bizi çağırıyordu; ama bu davetin bedeli çok ağır olabilirdi.
Fiziksel ve mental enerjimizin büyük bölümünü kurtarma operasyonunda tüketmiştik; kısıtlı yiyecek stokumuz ve sarsılan moralimiz bir gün daha beklemeye izin vermiyordu. O an anladık: Dağla pazarlık olmazdı. Harcanan paranın, heba olan izinlerin ya da sızlayan kasların hiçbir hükmü yoktu; eğer o ‘yaşam dairesinden’ bir kişi bile eksik çıkacak olsaydı, geriye kalan hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı. Çoğunluğun kararıyla tırmanışı orada noktaladık. Biliyorduk ki dağ orada duruyordu; bütün heybetiyle, başka bir kış sezonunda, daha hazırlıklı ve daha güçlü bir şekilde geri dönmemizi bekleyecekti.
İp Birliği Bir Kurtarıcı mı, Yoksa Felaket mi?
Dağda alınan her karar, bir sonraki adımın faturasını keser; bazen “hatalı” görünen bir hamle, çok daha büyük bir facianın önleyicisi olabilir. Şimdi iğneyi kendimize batıralım:
Bu noktada, dağcılık camiasından bir okuyucu pek tabii ip birliğine giriş kararımızı teknik açıdan eleştirebilir. Ancak madalyonun iki yüzü var: Eğer o an sadece 3-4 kişilik küçük gruplar halinde hareket ediyor olsaydık, korniş koptuğunda muhtemelen düşen 2 kişiyi 1-2 kişi tutamaz 3-4 kişilik grup hep birlikte uçuruma sürüklenirdi. Öte yandan, aynı ipe çok daha fazla dağcının bağlanması, kontrol edilemez bir kütle yaratıp felaketin boyutunu büyütebilirdi. Bu, her tırmanışta üzerinde titizlikle durulması gereken, bıçak sırtı bir karardır.
Bizim durumumuzda, ip birliği sıralamasında hafif arkadaşların öne ve aralıklı yerleştirilmesi bilinçli ve hayati bir seçimdi. Eğer ön sırada ağır dağcılar olsaydı, düşüş anında oluşan momentum hepimizi uçuruma çekebilirdi. Hafif kişilerin öncü olması, ipin gerginliğini ve düşüş etkisini yönetmemizi sağlayan doğru bir stratejiydi.
Ancak özeleştiri yapmamız gereken bir nokta var: Tam o kritik bölgede, tüm ekibin aynı anda yere kapanarak düşüş tatbikatı yapması riskli bir karardı. Statik yükün tek bir noktada toplanması, kar kütlesinin zayıflayarak kopmasını tetiklemiş olabilir; bu prova çok daha güvenli bir bölgede yapılmalıydı. Yine de doğanın garip bir matematiği var: Belki de bu kopmanın tırmanış sırasında yaşanması “şanslı” bir ihtimaldi. Eğer kütle biz zirve dönüşü yaparken, yani aynı yorgun izlerden inişe geçtiğimiz sırada kopsaydı, tepki süremiz çok daha kısıtlı olabilir ve içinden çıkılması imkansız bir durumla yüzleşebilirdik.
Bir diğer kritik faktör ise sisin yarattığı o aldatıcı atmosferdi. Dağcılıkta sisin “dur” demek olduğunu hepimiz biliyoruz; ancak Cilo zirve hattı bize stabil bir sis bulutu değil, sürekli değişen bir oyun sundu. Beyaz karanlık bir anda gelip görüşü sıfıra indiriyor, birkaç dakika sonra ise sanki hiç yokmuş gibi dağılıp yolu açıyordu. Bu değişken ve kararsız hava durumu, farkında olmadan yamacın o ölümcül kenarına, kornişin tam kalbine yaklaşmamıza neden olmuş olabilir. Sisin bu kararsızlığı, yön duygumuzu felç ederek bizi güvenli zemin ile kornişin boşluğu arasındaki o ince çizgiyi ayırt edemez hale getirmişti.

Zirveyle aramıza giren o aşılmaz sis perdesini arkamızda bırakıp, kendi izlerimizi takip ederek kamp alanına doğru inişe geçtik. Her adımda vücudumuzdaki yorgunluğun ağırlığı daha da artıyor, az önce verdiğimiz o zorlu kararın sarsıntısı sessizliğimize yansıyordu. 18 saattir ayakta ve hareket halindeydik; bu bizi fiziksel olarak oldukça yıpratmıştı.
Zirve kampına vardığımızda, sanki dağ bizimle hesabını o günlük bitirmiş gibiydi. Çadırlarımıza sığınıp derin bir sessizliğe ve dinlenmeye çekildik. Ancak o geceki istirahat, tırmanışın yorgunluğunu atmaktan ziyade, sabah bizi bekleyen ve planlarımızı tamamen değiştirecek olan o sürpriz sürece hazırlık gibiydi.
Beşinci Gün:
Bir Bardak Sıcak Çayın Kıymeti
Ertesi sabah, hayata ve ilk güneş ışıklarına yeniden uyanmanın sevinci içindeydik. Kamp alanında iki farklı ruh hali hâkimdi: İki arkadaşımızın akşam uçağına yetişme telaşı, bizim ise anın tadını geniş geniş çıkarma ve düşük tempo dönüş isteğimiz.
Onları, “Bu yorgunlukla yetişemezsiniz, risk almayın, yarın gidersiniz,” diye ikna etmeye çalışsak da iş sorumlulukları ağır basıyordu; bir an önce yola koyulmak için sabırsızlanıyorlardı. Sönmez, tartışmaların ardından sonunda gitmelerine izin verdi. Onlar hızla irtifa kaybederken, biz kampın geri kalanı olarak o eşsiz kahvaltının ve dumanı tüten sıcak çayın keyfini sürüyorduk.

Şehirde sıradan gelen bir bardak çay, dağda dondurucu bir gecenin ardından vücudunuza yayılan o ilk sıcaklıktır; değeri kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Acele etmeden, dağın sessizliğini dinleyerek o huzuru içimize çektik.
Karlı Patikada Karşılaştığımız O Devasa İzler
Kahvaltının ardından kampı toplayıp, yola koyulduk. Tırmanırken adeta bizi tüketen o meşhur Azap Kulvarı’nı, bu kez yer yer kayarak büyük bir keyifle geride bırakıyorduk. Henüz yarım saat olmuştu ki, hepimizin adımlarını bir anda donduran bir manzarayla karşılaştık. Bizim açtığımız taze izlerin tam üzerinde, kar kütlesinin içine derinlemesine gömülmüş devasa bir ayı ayak izi duruyordu.
O an, tırmanışın ilk günlerinde çok uzaklarda gördüğümüz o küçük karaltı adeta beynimde şimşek gibi çaktı. Dağın eteklerindeyken, beyazlığın ortasında nokta gibi hareket eden bir canlılık fark etmiş, kendi aramızda “kurttur herhalde” diye geçiştirmiştik. Gerçi kışın ortasında bir kurt sürüsüyle karşılaşmak da sanki hiç tehlikeli değilmiş gibi, ayı olmasındansa o an kurda razı gelmiş, aklımıza ayıyı getirmek bile istememiştik. Umut işte… Ama şimdi, tam önümüzde duran bu pençe izleri, o gün uzaktan izlediğimiz o gizemli noktanın asıl kimliğini yüzümüze vuruyordu.
Kış uykusunda olması gereken bu heybetli canlı, belli ki uyku problemi yaşıyordu ve tam da bizim yürüdüğümüz rotadan geçmişti. İzin büyüklüğü, sahibinin ne kadar cüsseli olduğuna dair tüyler ürpertici bir ipucu veriyordu. Gözlerim gayriihtiyari bu devasa pençelerin yanında daha küçük izler aradı; zira doğada uykusunu alamamış bir ayıdan daha tehlikeli tek bir şey varsa, o da yavrusunu koruyan uykusuz bir annedir. İçimden umarım karşılaşmayız dedim; ne me lazım, uykusunu alamamış ve yavrusunu kollayan bir anne, tahmin edilemez bir öfke demekti. Neyse ki izler tek bir bireye aitti ve oldukça derli toplu ilerliyordu. Bu bize, önden giden arkadaşlarımızın da ayı ile tatsız bir karşılaşma yaşamadığını düşündürdü.
Bir gece önce o korniş kopmasıyla yaşadığımız ölüm kalım mücadelesinin ardından, doğa bize bu coğrafyanın asıl ev sahiplerini ve bizim geçici misafirliğimizi bir kez daha hatırlatmıştı. O ana dek, dağın bize yaşatabileceği tüm sürprizleri tükettiğini ve bundan sonra daha tehlikeli bir karşılaşma beklemeyeceğimizi sanıyorduk; ancak taze ayı izleri, sürprizlerin henüz bitmediğini gösteriyordu.
Helikopter Operasyonu: Bir Fırtınanın Ortasında
İlk kamp yerine yaklaşırken uzaktan helikopter sesi geldi. Üstümüzden geçip etrafımızda turluyorlar. Güvenlik amacıyla görev uçuşu yaptıklarını düşünüyoruz. Helikopter görünce genellikle yapılan şey el sallamaktır ya… Yanlış anlaşılmamak için herhangi bir el işareti yapmama konusunda birbirimizi uyardık. Bize yakın bir yerde inişe başlayınca meraklı gözlerle birbirimize baktık. Çekinerek helikoptere doğru ilerledik.

Pervanelerin ürettiği rüzgar o kadar güçlü ki ayakta kalmak zorluyor bizi. Helikoptere binince bizim için geldiklerini öğreniyoruz. Bölgedeki hareketliliğimizi anbean takip eden Mehmetçik, ekibin bir kısmının aceleyle önden ilerlediğini fark etmiş. Telsizle bize ulaşmaya çalışıp yanıt alamayınca, dondurucu dağ koşullarında bir terslik yaşanmış olabileceği ihtimaline karşı hiç vakit kaybetmeden havalanmışlardı. O an anladık ki; biz dağın ıssızlığında olduğumuzu sanırken, aslında birilerinin koruyucu gözleri hep üzerimizdeymiş.

Helikoptere binerek havalandık. 10-15 dakikalık bir uçuşun ardından yüksek bir yamaca konuşlanmış bir karakola iniş yaptık. Ancak aklımız ana kampta bıraktığımız çadırlarda ve teknik malzemelerimizdeydi. Ekip karakolda emniyetli bir şekilde beklemeye koyulurken, Sönmez ve ben malzemeleri tahliye etmek için helikopterde kaldık. Ana kampa geri döndüğümüzde bizi zorlu bir manzara bekliyordu; helikopterin tam iniş yapabileceği düz bir alan yoktu. Pilot, helikopteri zemine yaklaşık 2-3 metre kadar yaklaştırıp havada asılı tuttuğunda, pervanelerin yarattığı o yapay kar fırtınasının içine, boşluğa atlayarak çadırları sökmeye koştuk.
Ana kampta sadece Husky marka çadırlar vardı. Yıllardır sadakatle kullandığım emektar Husky Felen, helikopter pervanelerinin ürettiği ve hızı en az 80 km/s olan o yapay fırtınanın karşısında adeta “fiyakasını” yitirmişti. Daha önce doğada pek çok sert hava koşulu görmüştüm ama bu kadar yıkıcı bir rüzgar şiddetine ilk kez tanık oluyordum. Husky’nin dikdörtgen ve yüksek yapısı normalde müthiş bir konfor sunsa da, o an bu tasarımın ekstrem fırtınalardaki dayanıklılığına dair zihnimde ciddi soru işaretleri belirdi.

O sırada Sönmez’in efsanevi, kubbe yapılı North Face çadırının orada olmasını çok isterdim; yüksek yapılı Husky ile alçak profil segmentindeki o “fırtına canavarı” North Face’in bu devasa rüzgar yükü altındaki performans farkını yan yana görmek eşsiz bir teknik ders olurdu. Ancak Sönmez o çadırı bir sonraki kamp alanına taşıdığı için bu karşılaştırma şansını kaçırmıştık.
Helikopter hafif eğimli bir noktada havada asılı kalırken, mürettebat pencerelerden sarkarak tıpkı bir valenin dar bir alana araba park etmesi gibi pilota komutlar veriyordu. Tekerleklerin zemine hafifçe dokunduğu o kritik saniyelerde, malzemeleri çalışan helikopterin içine hızla yükledik. Her şey bittiğinde biz de içeri atladık ve devasa bir toz ile kar bulutu eşliğinde havalandık.
Hani ‘bir helikopterden diğerine atladığım sırada şarjör değiştirirdim’ diye anlatılan o meşhur ve abartılı hikayeler vardır ya… İşte o an, bu hikayelerin tam ortasında ama kurguyu değil, gerçeğin kendisini yaşıyordum 🙂
Üs bölgesine vardığımızda, motoru çalışır vaziyetteki helikoptere diğer arkadaşlarımızı da bindirerek vakit kaybetmeden Yüksekova Garnizonu’na doğru havalandık.

Ne yazık ki tahliye operasyonu sırasında derin vadilere girmiş olan diğer arkadaşlarımızı helikoptere alma imkânımız olmadı. Dağ ortamındayken birkaç dakika içinde uygarlığa ışınlanmış çaylarımızı içip gelen ikramları hüpletiyorduk. Mehmetçiğin ilgisi ve yardımları bizi mutlu etti. Değerli komutanlarımızla, tırmanışımız, bölgenin sorunları ve kış turizmine kazandırılması gibi birçok konuda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Bu unutulmaz anı, birlikte çektirdiğimiz bir hatıra fotoğrafıyla mühürledik.

Bu sırada ilçe merkezinden çağırdığımız helikopterle (ha ha ha tamam gerçek dünyaya dönüyorum 🙂 Buraya kadar tek kurgusal bir olay yok böyle bitireyim… Garnizon’daki o eşsiz misafirperverliğin ardından, o büyülü atmosferden çıkıp, gerçek dünyaya; yani bizi otele götürecek olan emektar minibüsümüze döndük.
İşin ironik yanı, önden giden 2 arkadaşımız yürüyerek tam tur faaliyeti tamamladılar. Biz öğleden sonra 14:30 gibi ilçe merkezine ulaşıp otelimizde dinlenirken onlar daha vadiden çıkamamışlardı. Uçaklarını da kaçırdılar. Birlikte yaptığımız akşam yemeğine ancak yetişebildiler.
Bu bahtsız arkadaşlar kim söylemiyorum fotoğraflardan belki tahmin edilebilir (Bir ipucu: Yerde kardan yansıyan ışınlara daha uzun süre maruz kaldıkları için yüzleri daha fazla yanmış olabilir 🙂

Altıncı Gün:
Beyaz Yolculukta Bir Ahmet Kaya Ezgisi
Dağın bize yaptıklarından sonra yolun bize yapacakları daha hafifti. Ekibin büyük çoğunluğu işlerinin başına dönmek için uçakla İstanbul’a uçarken, biz Sönmez’in kurduğu küçük bir grupla önce Van’a, oradan Bingöl’e yöneldik; daha önce gözümüze kestirdiğimiz donmuş şelaleye tırmanmak istiyorduk.
Tüm günümüz bembeyaz bir örtüyle kaplı yollarda, şehirlerarası bir minibüsün içinde geçti. Camdan donmuş dünyayı izlerken teypten Ahmet Kaya’nın sesi yükseliyordu: “Sensiz Yaşayabilmirem…” Sonraki şarkılarda minibüsün içinde yoğun hüzün ve sessizlik kaplarken, Sönmez bu durgun havayı dağıtmak istercesine birden hareketli bir türküye başladı. İlk anlarda “Acaba yolcular rahatsız olur mu, bir tatsızlık çıkar mı?” diye çekinmedim değil. Ancak Sönmez o kadar içten ve güzel söylüyordu ki, bırakın itiraz etmeyi, diğer yolcular hayranlıkla dinlemeye başladılar. Hatta telefonlarını çıkarıp video çekenler, sosyal medyada canlı yayın açanlar bile oldu.
Sönmez’in türküleriyle o soğuk ve mesafeli ortam bir anda ısındı; az önce birbirine yabancı olan insanlar, sanki kırk yıllık dostmuş gibi sohbete daldı. O küçük minibüsün içinde koca bir hayat saklıydı aslında. Sohbet derinleştikçe herkesin yüreğindeki dertler dökülmeye başladı: Kimisi hasta akrabasını görmeye, kimisi cezaevindeki eşini ziyarete gidiyordu. O an anladım ki dağlar sadece kar ve buzdan değil, insan hikayelerinden de örülüydü.
Yedinci Gün ve Sonrası:
Bingöl’de Şelale Avı
Ertesi sabah erkenden Bingöl Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ndeydik. Yetkililer ve TDF Bingöl İl Temsilcisi arkadaşımızın sıcak karşılamasıyla birlikte bölgede tam anlamıyla bir “şelale avına” çıktık. Keşif ruhuyla daldığımız vadilerde pek çok şelale inceledik; ancak doğanın kendi takvimi vardı. Hava dondurucu olsa da, bu şelalelerin tırmanışa uygun şekilde donması için Ocak ve Şubat aylarının o en sert ayazına ihtiyaç duyulduğunu, Mart güneşinin bu kristal yapıları çoktan yumuşattığını fark ettik.
Son Söz: Dağın Çağrısına Kulak Verenlere
Bu kez zirveye dokunamadık. Reşko’nun o bembeyaz doruğuna ulaşamadık, Bingöl’ün donmuş şelalelerine tırmanamadık. Ama elimiz boş dönmedik. Heybemizde, kitaplarda yazmayan, sadece dağda öğrenilen paha biçilemez derslerle döndük.
Öğrendik ki dağcılıkta asıl zafer, zirveye ulaşmak değil; sağ salim, eksiksiz bir şekilde sevdiklerine geri dönebilmektir. Bazen en büyük cesaret, “devam edebiliriz” dediğin anda “dur” diyebilmektir. O gün, 4000 metrede, ölümle burun buruna geldiğimiz o anda aldığımız geri dönme kararı, belki de hayatımızın en doğru zirve hamlesiydi.
Dağ affetmez. Unutkanlığa, üşengeçliğe, aşırı özgüvene yer yoktur. Bir çift kuru eldiveni çantanın derinliğinde bırakmak, “biraz daha dayanırım” diye limitleri zorlamak veya sisin içinde rotayı kaybedip farkında olmadan uçuruma yaklaşmak… Bunların bedeli dağda çok ağır olabilir. Neyse ki biz bu dersi bir kayıpla değil, sadece derin bir ürpertiyle aldık; ancak bazıları o uyarının tam ortasında, ayaklarının altındaki kornişin çatırtısıyla yüzleşmek zorunda kaldı.
Ama en önemlisi şunu anladık: Dağ yalnız kar ve buz yığını değildir. O, aynı zamanda insan ruhunun en çıplak, en saf halini gösteren bir aynadır. Ölümün kıyısında “ana ipten çıkayım mı?” diye sorabilen bir fedakârlık, bitkin olmasına rağmen hâlâ soğukkanlılıkla istasyon kuran bir liderlik, çadırı fırtınada sökerken pervanelerin yarattığı kar kasırgasının içinde koşan bir ekip ruhu… İşte dağcılığın gerçek ödülü bunlar.
Cilo bize bir kez daha gösterdi ki, en zorlu coğrafyalarda bile sıcak bir çay, samimi bir misafirperverlik ve omuz omuza verilen bir mücadele, insana tarifsiz bir güç veriyor. Mehmetçiğin koruyucu bakışından, Yüksekova’daki gençlerin halayına, minibüsteki yabancıların Ahmet Kaya türküsüyle bir anda kırk yıllık dost oluvermesine kadar… Dağlar sadece irtifaların ölçüldüğü yerler değil, aynı zamanda insan hikâyelerinin buluştuğu yerlerdir.
Eğer bir gün bu çağrıya kulak vereceksen, yanına sarsılmaz bir disiplin, gerçekten güvenebileceğin bir ekip, doğaya derin bir saygı al. Ama en önemlisi, zirve hırsını dizginleyebilecek o geri dönebilme iradesini heybendeki en değerli ekipman gibi sakla. Çünkü dağ orada duruyor. Reşko hâlâ aynı heybetiyle bekliyor. Dilerim ki bir sonraki buluşmamızda, bu kadim zirvenin karşısına çok daha donanımlı, tecrübenin olgunlaştırdığı ve doğaya karşı daha derin bir saygıyla kuşanmış olarak çıkabiliriz.
Cilo’nun o uçsuz bucaksız beyazlığında; cesareti akılla, tutkuyu sabırla harmanlayarak yol alan tüm dostlara selam olsun.
Dip not 1: Tırmanışımız yerel ve ulusal yazılı basında haber olarak yayınladı.
Ölüdeniz’in turkuaz sularına 1.900 metreden bakmak her zaman büyüleyicidir; ancak bu kez durum çok daha özeldi. Bu yıl, 19. Ölüdeniz Hava Oyunları Festivali’ne ilk kez katılarak hayatımın en heyecan verici deneyimlerinden birini yaşadım.
Gökyüzü Hiç Bu Kadar Kalabalık Olmamıştı
Babadağ, festival boyunca adeta bir “hava panayırına” dönüştü. 50’den fazla ülkeden gelen 900’ü aşkın pilotla gökyüzünü paylaşmak inanılmaz bir duyguydu. Günde yaklaşık 2000 uçuşun gerçekleştiği bu dev organizasyonda yamaç paraşütünün yanı sıra Base Jump, Skydiving, Wingsuit ve nefes kesen akrobasi gösterileri de izleyebildik. Kalkış ve iniş trafiğinin yarattığı o tatlı sert stres bile, dünyanın en iyi ilk 5 uçuş rotasından birinde olmanın verdiği keyfi gölgeleyemedi.
Eski Dostlar ve Anlamlı Tesadüfler
Festivalin en güzel sürprizlerinden biri de başlangıç eğitimimi aldığım Fenomen Sports ekibinden Tuğcan ve Abdullah Yıldız hocalarımla karşılaşmak oldu. Temelleri attığınız insanlarla, bu denli profesyonel bir atmosferde buluşmak hem anlamlı hem de mütevazı bir vefa anıydı.
“P3” Odasından “P4” Hedefine
Festivalle hiçbir ilgisi olmayan tamamen tesadüf eseri konakladığım otelde resepsiyondaki arkadaşlar beni tanımıyorlardı ama ince bir şakalarıyla karşılaştım: Nasıl denk getirdiler bilmiyorum havuz yanında güzel bir oda verdiler. Yamaç paraşütünde sertifikalar P1’den P5’e kadar sıralanıyor. “Orta seviye deneyimli pilot” anlamına gelen P3 tabelasını kapımda görünce gülümsemeden edemedim. Hedefim belli: Seneye “P4” odasında kalmak! 😋
Plajın yanında belediyenin ring minibüslerini beklerken…Kısa bir yolculukla 1.900 metre pistine çıkmak için bekliyoruz.
Sabrın Sınandığı An: “Parawaiting”
Babadağ’da uçmak sadece cesaret değil, aynı zamanda sabır işi. 1.900 metre Patara pistinde rüzgar gelmesini beklerken… Buna Parawaiting deniyor. Paragliding’e gönderme yapan bu tabir, pilotun doğayla inatlaşmayıp o doğru anı beklemesini anlatıyor. Bekleye bekleye derviş mertebesine erişen pilotlar olduğu söyleniyor, haksız da değiller! 🙂
Babadağ: Konfor ve Gelişim Potansiyeli
Babadağ’da şu an üç ana pist aktif olarak kullanılıyor. 1.700 metre pisti, tertemiz parke taşları ve hemen yanı başındaki seyir teraslı kafe-restoranıyla gerçekten büyük bir konfor sunuyor. Ancak gönül istiyor ki; 1.900 metre kuzey zirve pisti de benzer bir yatırımla düzenlensin. Kalkış pistinin iyileştirilmesi, rüzgar hızı ve yönünü aşağıdan takip edebileceğimiz kamera sistemlerinin kurulması, Babadağ’ın dünya markası olma yolunda önemli bir adım olurdu. 1.900 metre kuzey zirve pistinde rüzgar olmadığı zaman 1.700 metre güney pistine iniyoruz veya tam tersi.
Gökyüzünden Kayıtlar
Lafı daha fazla uzatmadan, 1.700 metre pistinden havalandığım o unutulmaz anları sizinle paylaşmak istiyorum. Keyifli seyirler!
– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – [email protected]
Plazaların gri koridorlarında 3500 kişiyle aynı havayı soluyoruz. Hemen herkesi tanımak mümkün değil. Her yeni tanışma, yeni bir dünyanın kapısını aralıyor. Benim insan tanıma yöntemim oldukça basit: Karşımdakine hayallerini ve sporla ilişkisini soruyorum. Çünkü hayaller, paylaşıldıkça bulaşan ve ilham veren eşsiz bir yakıttır. Başkalarının tutkularını ‘çalmak’ için değil, kendi rotama yeni renkler eklemek için dinlerim onları. Tıpkı bir müzisyenin yeni beste yaparken farklı türlerden beslenmesi gibi, ben de başkalarının tutkularından ilham alarak kendi maceramı zenginleştiriyorum.
İlk Kıvılcım: Ömerli Barajı’nda Huzur Kaçamağı


Harekete geçmekte gecikmedim. Başka bir iş arkadaşım Hakan’la ortaklaşa kanoya girdim 😉 Maliyeti ve taşıma yükünü paylaşmak hem ekonomik hem de çok daha pratik olacaktı. Araştırma yaparken şunu net öğrendim: Mutlaka 2 kişilik alın. Tek kişilik alsanız bile yanınızda misafir çıkma ihtimali yüksek; o zaman hem para hem de taşıma açısından zarar edersiniz. İki kişilik modeller hem daha konforlu hem de sosyal bir deneyim sunuyor. Tek başına kullanmanın verdiği zevk farklı olabilir belki ama 2 kişi kullanım çok daha konforlu olur.
Cumartesi: Decathlon Macerası ve “Hay Bin Kunduz!” Anları

Ancak kaderin bizim için başka planları vardı. Otoparkta kutuyu açtığımızda o klasik “Decathlon Laneti” ile yüzleştik: Pompa kutusundaki hayati adaptör kayıptı! Kanoyu ağzımızla şişiremeyeceğimize göre bir çözüm lazımdı. Görevli arkadaş “Elimizde kalmamış ama Ataşehir şubesinde var, ayırtıyorum” dediğinde, İstanbul trafiği bize gülümsüyordu.
Vakit nakitti. Hakan’la hemen motora atladık; bir yandan kaskın içinden “Hay bin kunduz!” diye söylenirken, diğer yandan Ataşehir trafiğinde slalom yaparak eksik parçanın peşine düştük. Pompayı nihayet eksiksiz teslim aldığımızda, kendimizi bir kutsal kaseyi kurtarmış şövalyeler gibi hissediyorduk. Artık önümüzde hiçbir engel kalmamıştı; istikamet yeniden Ömerli Barajı!
Göl kenarına vardığımızda malzemeleri serdik. Elektrikli pompa şişirmeye başladı, ben de “İyi ki bunu almışız, yoksa manuel pompayla amele gibi basacaktık” diye seviniyordum. Tam o sırada pompanın sesi kısıldı. Hay bin kunduz! Şarj bitmişti. Pompa kutusunda araç şarj kablosu vardı ama motorla geldiğimiz için işe yaramadı. Hakan pompayı yakındaki köy kahvesine götürüp şarj ettirdi.
Bir saat sonra döndüğünde pompa hâlâ tam şişiremiyordu. Kano üç ayrı parçadan oluşuyordu ve tamamen şişmeden suya indirilemiyordu. Böyle saçma bir sebepten ilk denememiz başarısız oldu. Kös kös eve döndük.
Pazar: Caddebostan’dan Kınalıada’ya “Kürek Mahkumları”
Ertesi gün içimiz hırs doluydu. Önceki günün tecrübesiyle, şarjlı pompanın her an “satış koyabileceğini” öngörüp yanımıza bir de manuel pompa aldık. Bu sefer rota Ömerli değil, Caddebostan. Hem şehre yakındı hem de bir aksilik olursa “lojistik” daha kolay olurdu. Caddebostan’da daha önce Hakan’la rüzgar sörfü kursu alırken denize girdiğimiz Marmara Yelken Kulübü’nü biliyorduk. Kulübün yanına motoru park edip çimenlere yayıldık. Temmuz sıcağı ve motor yolculuğu bizi biraz yormuştu; kısa bir mola verip denizin dinginliğini izledik.
Dinlenme faslı bitti, sıra operasyona geldi. Kanoyu sırt çantasından çıkardık; şarjlı pompa bu kez bizi şaşırtıp tıkır tıkır çalıştı. Manuel pompayı da “ne olur ne olmaz” diye yanımıza aldık ve denize açıldık. Sabah deniz çarşaf gibiydi diyen amca gibi olacak ama deniz gerçekten çarşaf gibiydi. Kısa bir süre ilk sorun çıktı: Kano bir türlü laf dinlemiyor, sürekli kafasına göre yön değiştiriyordu. “Allah Allah, bu kadar zor olmamalıydı!” diye söylenirken acı gerçekle yüzleştik: Meğer salmaları (dümen görevi gören aparatları) takmayı unutmuşuz! Aceleden, o hayati üç aparatı motorun bagajında bırakmıştık. Kıyıdan çok uzaklaşmadan geri dönüp salmaları taktık. İşte şimdi dünya varmış; kano artık bir ok gibi düz gidiyordu. Hah şöyle, şimdi keyif almaya başladık.
– Çek kürekleri çek çek!
– Valla gidiyoruz yahu!
Yanımızdan süzülen rüzgar sörfçülerine imrenerek bakarken, merakımız güvenliğimizin önüne geçti. Kılavuzda “kıyıdan 300 metreden fazla açılmayın” yazdığını hayal meyal hatırlıyordum ama biz o sınırı çoktan ihlal etmiştik. Bir an birbirimize baktık ve o meşhur soru patladı: “Adalara gidebilir miyiz?” Cevap basitti: “Gidiyoruz, gerekirse döneriz!” Hakan önde ben arkada kürek çekiyoruz.
Kıyıdan uzaklaştıkça manzara değişti. Apartmanlar küçüldü, deniz ise o “çarşaf” halini terk edip gerçek yüzünü gösterdi. Dalgalar, akıntı ve yoğun boğaz trafiği devasa bir probleme dönüştü. Vapurlar ve yatlar paralel giderken, biz onlara dik kesişen bir rotadaydık. Her yaklaşan teknede matematiksel hesaplar yapıyorduk: “Bekleyelim mi, asılalım mı?” Kesin denizcilikte bununla ilgili yöntemler, kurallar vardır. Ama biz sadece kerteriz almayı biliyoruz. Onun dışında bir bilgimiz yok. Genelde kesişme ihtimali olduğunda beklemeyi seçtik. Bu sefer bizi geçen teknelerin ve vapurların yarattığı dev dalgaları dengeyi bozmasın diye dikey karşılamaya çalışırken, Marmara’nın ortasında birer kağıttan gemi gibi devrilmemek için her türlü akrobatik hareketi yapıyorduk.
İki saatlik epik bir mücadelenin ardından Kınalıada plajına ulaştık. Kıyıdaki çocuklar, “Bunlar da nereden çıktı?” der gibi uzaylı görmüşçesine bizi izliyordu. Kanoyu kumsala çekip bir ağacın gölgesine attık kendimizi. Temmuz güneşi tepemizde, şapkasız ve hazırlıksız bir şekilde adayı fethetmiştik ama fethin bedeli ağırdı.
Yanımızdaki 2 adet 1.5 litrelik pet şişe su çabucak bitmişti. Yanımıza ne yiyecek ne cüzdan ne de bir kuruş para almıştık. Dönüşü tarifeli vapurla yapma hayalleri, boş ceplerimize çarparak suya düştü. Tek çaremiz vardı: Seve seve o küreklere asılmak.
Dönüş yolunda yer değiştirdik; bu kez ben öne, Hakan arkaya geçti. İlk dakikalarda dinlenmiş olmanın verdiği gazla hızlıydık ama kıyıdan bir-iki kilometre uzaklaşınca gerçek ızdırap başladı. Akıntı tersine dönmüş, trafik artmıştı. O sırada “Cemal Kaptan” isimli bir tekneden seslendiler:
“- Bir sorun var mı gençler, yardım ister misiniz?”
Gururumuz açlığımızdan büyüktü:
“- Yok sağ olun!”
dedik ama içimizden bir ses “Alın bizi buradan!” diye bağırıyordu.
Susuzluktan dilimiz damağımıza yapışmış, güneş beynimizi yakmaya başlamıştı. Hakan, kürek çekerken üzerine su sıçrattığım için bana patladı. Denizdeyiz yahu ıslanmaktan daha doğal ne olabilir diyip tartışma başlatasım var. Ama anladım ki Survivor’daki o anlamsız kavgalar kurgu değilmiş; insan sınırlarına dayandığında sudan sebeplerle birbirine giriyormuş. Kanonun dengesi yüzünden yer de değiştiremiyorduk. Arkadan gelen söylenmeler eşliğinde kürek mahkumlarından beter bir haldeydik.
Karşı kıyıdan kerteriz alıp oraya kürek çekmeye çalışıyorum. Düzgün kürek çekemiyorum çünkü dalga nedeniyle kanonun burnu kerteriz aldığım noktadan sürekli sapıyor. Bir defa soldan kürek çekerken 2-3 defa sağdan kürek çekiyorum. Doğal olarak Hakan ile senkronize olamıyorum. Ayrıca, su sıçramasını önlemek için küreği denize fazla sokmadan yavaş ve dikkatli bir şekilde kürek çekiyorum. Hakan bu sefer ben kürek çekemiyorum diye sinirleniyor. Yok kürek çekmiyor muşum yok kendisi beni taşıyormuş falan filan. Başına güneş mi geçti nedir? Kürekle kafasına kafasına vurasım var! Kürek mahkumlarından beter oldum yahu! Dilim damağım kurudu. Tepemde akbabaların dönmeye başladığını hayal ediyordum…
O sırada yanımıza çok şık, pahalı bir yelkenli yaklaştı. İçindeki şık giyimli kızlı erkekli bir grup halimize acımış olacak ki yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordular. Bizde kibarlık bitmiş, takat tükenmişti. Kısa bir “hayır” ile onları savuşturduk. Geldikleri gibi hızlıca uzaklaştılar. Dışarıdan halimizi görenler acıyorlar demek ki. Ya da Hakan çok arkaya yaslanarak, hatta yatarak kürek çekiyor. Belki de bu yüzden bir sorun olduğunu düşünüyorlar, bilmiyorum. Bir ara fark ettim ki kanonun içinde su birikmeye başlamıştı. Popom suyun içindeydi, kano ağırlaşmıştı. Su geçirmez çantamız olmadığı için telefonlarımızı korumaya çalışmak ayrı bir dertti. 2 saat geçti ama yolun yarısındaydık. Hala karşı kıyıyı seçemiyoruz. Allah’ım kıyıya ulaşmak mümkün olacak mı?
Biraz önceki yelkenli tekrar yanımıza geliyor. Yine “-Sorun var mı?” diye sordular. Gururumuzdan “Her şey yolunda” dedik ama içimiz “Alın bizi” diye bağırıyordu. Hayreti mucip. Batana kadar yardım istemeyeceğiz, pes etmeyeceğiz. Gururumuzun dibi boylaması kanonun batmasından daha kötü hissettiriyor.
Akşam serinliği ve sert rüzgar başlıyor. Kanodaki ortam gerginliğini koruyor. Bana kanoyu tanıtan iş arkadaşım, rüzgar sörfü gibi gitmeye yarayan çok basit bir yelken aparatı olduğunu söylemişti. AliExpress’den almış çok ucuz bir fiyata, keşke yanımızda olsaydı diyorum. Kanonun ucuna takar rüzgardan da faydalanabilirdik.
Sonunda Caddebostan kıyıları seçilebilir oldu. Yaklaşık 5 saatlik o unutulmaz mücadelenin sonunda karaya ayak bastığımızda, ayakta duracak halimiz kalmamıştı. Kanoyu bir hortumla yıkayıp havasını söndürdük ve motorun heybesine tıktık.
Günün sonunda, üstümüz başımız perişan halde sahilde bir restorana kendimizi attık. Bir yandan yemek yiyor, bir yandan gülerek yaşadığımız bu “hazırlıksız kahramanlığın” kritiğini yapıyorduk. Akşam karanlığında evin yolunu tutarken aklımızda tek bir cümle vardı: Hazırlıksız çıkılan maceralar unutulmaz oluyor…ama bir o kadar da zor.
Bir dahaki sefere mutlaka yanımıza alacağımız şeyler:
- Bolca su ve enerji veren atıştırmalıklar
- Su geçirmez bir çanta (telefon, cüzdan vs. için).
- Kanoya takılabilir küçük bir yelken (AliExpress’de uygun fiyatlı modeller var)
- Şapka, güneş kremi ve güneş gözlüğü
- Can yeleği (Kanonun oturma kısmı can yeleği olarak kullanılabildiği için biz ekstra almadık)
- Ve kesinlikle, gururumuzu evde bırakıp yanımıza biraz nakit para!
diye not aldık.
Şimdilik bu kadar. Bir sonraki macerada görüşürüz!
Kim korkar doğada yalnız dolaşmaktan!
Eskiden ormanda kaybolmamak için dalları kırar, ağaca bez bağlar, işaretler bırakırdık. Teknoloji geliştikçe her şey çok daha kolay ve güvenli hale geldi.
Bu videoda doğada yön bulma teknikleri hakkında konuşuyorum ve favori GPS saatim Suunto’yu tanıtıyorum.
Piyasada iki güçlü rakip var: Suunto ve Garmin. Daha uygun bütçe arayanlar ise Amazfit T-Rex 3 veya Coros Pace 4 modellerini inceleyebilir. Kısa bir süre test ettiğim Amazfit T-Rex 3, fiyat/performans oranıyla oldukça başarılı, öneririm.
Selamlar masa tenisi dostları! 👋
Oyunun kaderini belirleyen o “spin” etkisini artırmak için raketimde bir güncellemeye gittim. Yeni lastiği uygulamayı kendimiz hallediyoruz, değişim sürecindeki heyecanı ve kullandığım malzemeleri aşağıda sizinle paylaştım. Kendi raketini hazırlayanların o titizliğini bilirsiniz; milimetrik bir işçilikle en iyi performansı hedefliyoruz.
Sorularınızı ve raket kombinasyonu önerilerinizi yorumlarda bekliyorum!
| Kategori | Marka | Model | Satın Alma Linki |
|---|---|---|---|
| Su Bazlı Yapıştırıcı | Butterfly | Free Chack Pro | Ürüne Git ↗ |
| Raket Lastiği | Stiga | Calibra LT Spin | Ürüne Git ↗ |
Aladağlar’ı gerçekten özlemişim. O sert ve heybetli dağ silsileleriyle yeniden göz göze gelmek, yıllardır görmediğim kadim bir dostla kucaklaşmak gibiydi. Hatta Mehmet Abi’nin o her çukurda adamı yerinden hoplatan, “konforsuzluk abidesi” traktör yolculuğunu bile özleyeceğimi hiç düşünmezdim. İşin ilginç yanı şu: Tırmanış bitip o yorgunluk bedene çöktüğünde, o sarsıntılı traktör römorku insana dünyanın en konforlu limuzini gibi gelmeye başlıyor.
Yolculuk esnasında teknolojiyle doğanın buluşmasına da şahitlik ettik. Yanlarında drone getiren bir grup, traktör ilerlerken tepelerinden bizi takip eden cihazla sinematik kayıtlar alıyordu; Aladağlar’ın vahşi doğasını yukarıdan izlemek eminim harika sonuçlar verecektir. Ayrıca yaklaşık 45 kişilik, enerji dolu bir üniversite grubuyla karşılaştık. İlk tırmanış faaliyetlerinin heyecanı gözlerinden okunuyordu. Dağcılığa yeni adım atan bu gençleri görmek, bölgenin o hiç bitmeyen eğitim okulu ruhunu bir kez daha hatırlattı.

Peki, Nedir Bu MRE ve Neden Bu Kadar Pratik?
Aslında bu sistem ilk olarak sahadaki askerlerin yüksek kalori ve besin ihtiyacını karşılamak için geliştirilmiş. İçeriğinde ana yemekten yan ürüne, tatlıdan içecek tozuna kadar günlük tüm ihtiyacı karşılayan zengin menüler barınıyor. Bugün ise kullanım alanı avcılıktan yelkenliye, ekstrem kamplardan doğal afet gibi acil durum hazırlıklarına kadar inanılmaz genişlemiş durumda.
Neden Konserve Yerine Rasyon Paketleri?
- Taşıma Kolaylığı: Konserve kutularının aksine, bu paketler geniş yüzey alanına sahip ve oldukça ince. Sırt çantamın en dar gözlerine bile birkaç günlük yemeği rahatlıkla sığdırabiliyorum.
- Alevsiz Isıtıcı: Ocak kurma, rüzgar koruma veya gaz bitme derdi yok. Sadece bir miktar su ile kimyasal tepkime başlatan ısıtıcı paketler, yemeğinizi dakikalar içinde buharı üstünde bir ev yemeği kıvamına getiriyor.
- Lezzet: Elbette damak tadı kişiden kişiye değişir ancak benim deneyimime göre lezzet anlamında ev yemeğini aratmıyor.
Doğada pratiklikten yana olan her dağcının çantasında en azından bir “acil durum” menüsü olarak bulunması gerektiğini düşünüyorum.
Satın Alma Rehberi
Bu pratik yemek paketlerini temin ederken dikkat etmeniz gereken en önemli konu stok durumu. Piyasada zaman zaman stok sıkıntısı yaşanabiliyor, bu yüzden kamp sezonu öncesi sıkı takip etmekte fayda var. Ben, raf ömürleri oldukça uzun (1-2 yıl) olduğu için ana üreticiden toplu sipariş vermeyi tercih ettim.
Nereden Alınır?
- Üretici Firma: Unifo
- Tada Markası ve Satış Yerleri: tada! Store
| Ürün Adı | Fiyat (Haziran 2016) | Dolar Karşılığı ($) |
|---|---|---|
| Salsa / Beyaz Soslu Tavuk | 4.80 TL | $1.64 |
| Kıyma Soslu Makarna | 3.70 TL | $1.26 |
| Barbunya Pilaki | 3.85 TL | $1.31 |
| Üzüm Hoşafı | 1.65 TL | $0.56 |
| Isıtıcı Kimyasal | 2.50 TL | $0.85 |
| Isıtıcı Poşet | 2.00 TL | $0.68 |
* Hesaplamalarda Haziran 2016 ortalama Dolar kuru 2.92 TL olarak baz alınmıştır.
Önemli Notlar:
- Raf Ömrü: Toplu alımlarda paketlerin üzerindeki son kullanma tarihlerini mutlaka kontrol edin. Uzun süreli saklamaya uygun olmaları, evde acil durum stoğu yapmak için de büyük avantaj sağlıyor.
- Isıtıcı Seti: Yemeği ısıtmak için hem kimyasal tablete hem de bu tepkimenin gerçekleşeceği özel ısıtıcı poşete ihtiyacınız olduğunu unutmayın.
Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Kürek, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık gece en düşük -8 ile öğlen +2 derece aralığında, az rüzgârlı (5-10 km/s)
Kamp Yeri: Dağ Evi
Rota: Şeytan rotası
İrtifa: 3916 m
Tırmanış: 8 saat, İniş: 3 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 20
Öneriler: Şeytan Rotası, barındırdığı yüksek taş düşmesi ve çığ riskiyle hata kabul etmeyen bir kulvar. Öyle ki, bu rota ve Erciyes ismi, hafızalarımıza eski TDF Başkanı Abdülmecit Doğru’nun kaybıyla kazınmıştır; dağcılık tarihimizin bu en acı kazası nedeniyle Erciyes, daima onun aziz hatırasıyla birlikte anılır.
Erciyes Dağı: İç Anadolu’nun Zirvesine Yolculuk
Bu yazıda, İç Anadolu’nun zirvesi Erciyes’e Şeytan Kulvarı üzerinden yaptığımız tırmanışın lojistik detaylarını, teknik zorluklarını ve rota notlarını bulabilirsiniz.
7 Mayıs 2016, Cumartesi: Heyecan ve Hazırlık:
Dağcılık filmlerinde her zaman heyecanlı şöyle sahneler olur ya, kahramanın ayağı kayar ve düşer son anda bir yere tutunur, yukarılardan bir şey düşer ve zor durumda kalır, bunlara benzer mutlaka bir aksilik çıkar, bu dağ o heyecanı size kesinlikle sağlıyor. Yerli bir Everest filmi çekilirse, herhalde bu dağ o filmin konusu olurdu. Çünkü Erciyes, kazaların son derece muhtemel olduğu bir dağ. Ben burda çoğu yerde kendimi Everest filmi sahnelerinde gibi hissettim. Bu dağ Everest’in yarısı kadar olan, zirvesi 3916 metrelik İç Anadolu’nun en yüksek dağıdır, ve sönmüş bir volkandır.
Lojistik ve İlk Adımlar
Cuma akşamı saat 23:00’te İstanbul İncirli’den başlayan yolculuğumuz, cumartesi öğle saatlerinde Kayseri merkezine ulaşmamızla son buldu. Dağa girmeden önce Cumhuriyet Caddesi’nde meşhur Kayseri mantısı ile enerji depolayıp, marketten temel gıda ve su alışverişimizi tamamladık.
Hedefimiz, 2200 metre rakımdaki Erciyes Kayak Merkezi Tekir Yaylası ana giriş kapısıydı. Saat 16:00 sularında, teleferiklerin kapanmasına dakikalar kala biletimizi alıp gondol ile 2400 metreye yükseldik.

Dağ Evine Yükseliş ve Gece Hazırlığı
Üst istasyona ulaşan diğer teleferik hattı 15:30’da kapandığı için, 2400 metreden itibaren kamp yükümüzle yürüyüşe geçmek zorunda kaldık. Yaklaşık 1,5 saatlik bir tırmanışla 350 metre irtifa alarak 2750 metredeki Dağ Evi bölgesine ulaştık.
Burada Gebze Doğa Sporları Kulübü’nden (GEDOSK) 7 sporcu dostumuzla karşılaşıp tanıştık. 20 kişilik grubumuz için dağ evi dar gelince, ekibimizin bir kısmı dışarıda çadır kurmayı tercih etti. Akşam yemeğinin ardından saat 21:00 gibi erkenden uykuya daldık. Gece saat 01:00’de uyanıp son hazırlıklarımızı ve kahvaltımızı tamamladık; saat 02:00’de karanlığın içinde zirveye doğru ilk adımlarımızı attık.

8 Mayıs 2016, Pazar: Şeytan Kulvarı’nda Zamana Karşı Yarış
Gecenin karanlığında, sırayla iz açarak ve yavaş bir tempoyla gün ağarana dek ilerledik. Şeytan Rotası’nın başlangıcına vardığımızda Sönmez Hoca, ekibin performansını düşük bulduğu için geri dönmemiz gerektiğini söyledi. Birkaç gün önce yağan taze kar, çığ riskini artırdığı için hocanın endişesi yerindeydi. Kısa bir oylama yaptık; ekibin çoğunluğu devam etmekten yanaydı. Hoca da grubu geri döndürmedi, tırmanışa devam etme kararı aldık.

Şeytan Kulvarı: Çığ ve Taş Yağmuru Altında
Şeytan rotasına tek sıra halinde girdik. Burası sadece çığ değil, aynı zamanda ciddi bir taş düşmesi riski de barındırıyor. Sönmez Hoca, “En geç 10:00’da zirvede olmalıyız, yoksa döneriz” diyerek net bir sınır çizdi. www.mountain-forecast.com üzerinden kontrol ettiğimiz hava raporu, öğleden sonra ciddi bir bozmaya işaret ediyordu.

Güneş yükselip hava ısındıkça, yukarıdaki “çürük” kayalardan kopan taşlar birer mermi gibi aşağı süzülmeye başladı. İlk büyük tehlikeyi fark etmemizle taşın bize ulaşması arasında sadece 3-4 saniye vardı. İki yumruk büyüklüğündeki bir taş, inanılmaz bir hızla tam üzerimize geldi. Bowling labutları gibi bir kenara devrildik ve taş bizi kıl payı sıyırdı. O hızdaki bir taşın vücuda çarpması, kemiklerin kırılması için yeterliydi. Şeytan rotasında kask takmanın ve tek sıra (iz) halinde ilerlemenin neden hayati olduğunu o an bir kez daha anladık. Buraya gelecekseniz kesinlikle buna hazırlıklı olun.

İrtifa ve Yorgunlukla Mücadele
Sürekli yukarıdan taş gelip gelmediğini kollamaktan konsantrasyonum dağılmıştı. Adımlarımı atmakta zorlanıyordum. Rotanın dikliği mi yoksa yediğim Kayseri mantıları mı beni bu kadar tıkadı bilemiyorum ama performansım ciddi şekilde düşmüştü. Ekibin genelinde de benzer bir tempo kaybı vardı. Gece alınan 3-4 saatlik uyku belli ki kimseye yetmemişti.
Sönmez Hoca, “son 1 saat”, “son yarım saat” hatırlatmalarıyla üzerimizde tatlı bir stres yaratırken acı çekerek tırmanmaya devam ediyorduk. Önümde iz açan Berk’in adımlarını takip ederek fiziksel sınırlarımızı zorluyorduk.

Zirveye Son Adımlar ve Diyafram Nefesi
Zirveye metreler kalmıştı ama batak toz karda bata çıka boğuşmak tam bir irade savaşına dönüştü. Attığınız her bir adımda geriye kaymak hem fiziksel hem zihinsel olarak insanı bitiriyordu. Son metreleri, içimden dağa sitem ede ede geçtim.
O sırada Sönmez Hoca hayati bir tavsiye verdi: “Diyafram nefesi alın!”. Bu noktada yerinde bir tavsiye!. Tüm sporcuların ve sesi ile iş yapanların kullanması gereken bir şey diyafram nefesi. Aslında bebekken doğal olarak yaptığımız birşey bu ama sonra vücut tembelliğe meyilli olduğundan unutuyormuşuz. Çeşitli egzersizler var diyafram nefesini öğrenmek için, İnternette bulabilirsiniz.

Saat 10:10 geçe, 8 kişilik ekibimizle nihayet zirveye ulaştık! Zirve sırtındaki (kılçık) geçiş sırasında Sönmez Hoca’nın uyarısı manidardı: “Sağ taraf Adana tarafı, uçurum; sol taraf Kayseri tarafı, ulaşım kolay. Düşerseniz Kayseri’ye doğru düşmeye çalışın!”. İronik bir şekilde, bu cümleden saniyeler sonra hocamızın ayağı takıldı ve Kayseri tarafına doğru sendeleyip son anda dengesini sağladı.

Zirve oldukça dardı, en fazla 10-15 kişi bir arada durabiliyordu. Toplu fotoğraf çektirirken yanımıza 3 kişilik başka bir grup yanaştı. Kar kornişine (rüzgarla biriken asılı kar kütlesi) dikkat etmelerini söyledik. Anlamadıklarını görünce yabancı olduklarını fark ettik; Ukraynadan geliyorlarmış. Onları da tebrik ettik.
Herkes fotoğraf çekme telaşında… Sönmez hoca acele ettirince fotoğraf çekmek için pek fırsat bulamıyoruz. Kara bulutlar ve sis geliyor diyor. Hava bir anda dönebilir. Gedosk klübüne bağlı arkadaşlar da zirveye ulaşıyor. Onları da tebrik ediyoruz.Sönmez hocanın ısrarlı dönelim istekleri ile birlikte zirve kalabalıklaşınca inişe başlıyoruz.

İniş: Dar Boğazda Trafik ve “Postacı” Korkusu
Aşağıdan başka bir grup dağcı ekibi daha geldiğini görüyoruz. Zirvenin altında dar bir boğaz var. Burada trafik kilitleniyor. Önce aşağıdakilerin tırmanışını bekliyoruz. Hava bozmak üzere. Gözümde Everest filmi sahneleri canlanıyor. Aha ikinci yarı kara bulutlar geliyor aksilikler başlamak üzere diyorum içimden. Bu sırada iniş için arka arkaya beklediğimiz Ukraynalı dağcılara dönüp nereden geldiklerini soruyorum. Kharkiv’den geliyorlarmış. Yanımızdan geçenlere dönüp aranızda postacı var mı diye sormak istiyorum ama korkuyorum. Ah postacı ahhh! Hem kendini yaktın hem başkalarını!

İniş yolunda, ekibin gerisinde kalan ve çekinen bir arkadaşıma yardımcı oldum. Sis bastırmış, görüş azalmıştı. Ona verdiğim tavsiye aslında dağcılığın özetiydi: “Elinde kazma olduğu sürece korkmana gerek yok; bir dağcının en sadık silahı kazmasıdır.”
İnişin En Keyifli Yolu: Kontrollü Kayış
İnişi en hızlı ve eğlenceli hale getirmenin yolu kuşkusuz “glissade” yani kar üzerinde kaymaktır. Kazma emniyetimizi alarak, kontrollü bir şekilde karın üzerinde süzüldük. Tırmanırken saatlerimizi alan Şeytan Kulvarı’nı, kayarak sadece birkaç dakika içinde indik. Kulvarı kazasız belasız geride bırakmanın huzuru içindeyken, Erciyes bizi taze bir kar yağışıyla uğurlamaya başladı. Dağ evinde verdiğimiz kısa bir molanın ardından malzemelerimizi toplayıp, kayak merkezi girişinde bizi bekleyen aracımıza doğru yola koyulduk.
Kar Körlüğü: Bir Anlık İhmalin Bedeli
Araca bindiğimizde bir arkadaşımızın gözünü açamadığını ve iğne batar gibi bir acı çektiğini fark ettik. İniş sırasında bir süreliğine goggle (kar gözlüğü) kullanımına ara vermiş ve farkında olmadan kar körlüğüne (fotokeratit) yakalanmıştı. Soluğu Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde aldık. Hastaneye uğradığımızda yapılan müdahale ve verilen göz damlalarıyla neyse ki durumu biraz rahatladı.

Bu tırmanışı anlamlı kılan bir diğer detay ise tarihin Anneler Günü’ne denk gelmesiydi. Zirveye ulaştığımızda ilk işimiz annelerimizi arayıp bu zorlu tırmanışı onlara armağan ettiğimizi söylemek oldu. Bizim için her zorlukta yanımızda olan, dualarıyla bize güç veren başta kendi annelerimiz olmak üzere, bu zirveyi tüm dünya annelerine armağan ediyoruz.
Dedegöl Dağı ile olan hikayem aslında 2013 yılının Mayıs ayına dayanıyor. O dönem zirveye çok az bir mesafe kala patlayan sert fırtına, doğanın “bugün değil” demesine neden olmuş ve bizi geri dönmek zorunda bırakmıştı. Aradan geçen yılların ardından nihayet bu yarım kalan hikayeyi tamamladım. Neyse ki bu kez hava oldukça cömertti; hem keyifli bir zirve yaptık hem de benim için harika bir antrenman faaliyeti oldu.
Eğitim İçin Biçilmiş Kaftan: Dedegöl Kamp Alanı
Isparta’nın incisi Dedegöl Dağı, özellikle kamp alanı manzarasıyla insanı büyüleyen bir yer. Burası sadece profesyoneller için değil, dağcılık kulüpleri ve spora yeni başlayanlar için de tam bir okul niteliğinde. Gerek rotaları gerekse lojistik imkanlarıyla gerçek bir eğitim sahası diyebilirim.
Ancak madem burayı yeni başlayan dostlarımıza önerdik, dağcılığın sadece manzaradan ibaret olmadığını hatırlatmakta fayda var. Bu spor, doğası gereği riskler barındırdığı gibi, dikkat edilmediğinde uzun vadede kronik sağlık sorunlarına da yol açabiliyor.
Dağcıların Ortak Sorunu: Menisküs ve Diz Sağlığı
Yıllar içinde çevremde gözlemlediğim en yaygın şikayet, diz kapağı ve çevresinde yaşanan problemler oldu. Genellikle “sporcu hastalığı” olarak bilinen menisküs yırtıkları, sadece ani hareket gerektiren futbol veya golf gibi branşlarda değil, dağcılık gibi uzun süreli dayanıklılık ve dize yük binen sporlarda da sıkça karşımıza çıkıyor.
Dizdeki iki kemik arasında süspansiyon görevi gören kıkırdak yapının (menisküs) zarar görmesi, başlangıçta küçük sızılarla başlasa da ilerleyen evrelerde dizde kilitlenme ve şiddetli ağrılara neden olabiliyor. Aslında çoğumuzun dizinde zamanla küçük yırtıklar oluşur; ancak bu yırtıkların seviyesi kritik eşiği aştığında hayat kalitesini ciddi şekilde etkiliyor.
Dizlerinizi Nasıl Koruyabilirsiniz?
Zayıf kaslarla ve antrenmansız bir şekilde bu spora girişmek, menisküs veya fıtık gibi sorunlara davetiye çıkarmaktır. Diz sağlığını korumanın altın kuralı, güçlü kaslardır.
- Egzersiz Şart: Squat, düzenli diz hareketleri veya bisiklet sürmek, bacak kaslarını (özellikle quadriceps) güçlendirerek yükün eklemden kaslara dağılmasını sağlar.
- Kademeli Gelişim: Ayak bileğinizden belinize kadar tüm kas grubunu bilinçli ve yavaş bir şekilde geliştirmelisiniz.
- Destekleyici Ekipmanlar: Ben genellikle iniş sırasında dize binen yükü hafifletmek için dizlik kullanıyorum. Ayrıca bazen diz çevresini desteklemek amacıyla Kinesiology (kinezyo) bantlarından yardım alıyorum.
Eğer bir sorun yaşarsanız da hemen pes etmeyin; tıp çok ilerledi. Artroskopi veya proloterapi gibi yöntemlerle tekrar “sahalara” dönmek mümkün. Ancak en iyi tedavi, hiç sakatlanmamaktır.
Uzun vadeli planlar yapan her dağcının sermayesi dizleridir; onlara iyi bakın dostlar. Dağda kalın, sağlıklı kalın!

Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık -5 ile -9 derece aralığında, az rüzgârlı (10-15km/s)
Kamp Yeri: Karbeyaz Otel Yanı (1890m)
Rota: Dağın kuzey yüzü, Yılankar adlı rota
Tırmanış: 6 saat, İniş: 5 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 26
Öneriler:– Kış tırmanışı için kar yağış durumu takip edilmeli, kar yağışından sonra havanın uygun olduğu bir zaman dilimi seçilmelidir.
İç Anadolu’nun ortasında, bir deniz feneri gibi yükselen o heybetli karaltı: Hasan Dağı. 3268 metrelik yüksekliğiyle hem kış dağcılığına yeni başlayanlar için eşsiz bir okul hem de tecrübeli dağcılar için keyifli bir antrenman rotası. Bu yazımda, İç Anadolu’nun bu sönmüş volkanına yaptığımız tırmanışın detaylarını ve rotaya dair notlarımı paylaşacağım.
İstanbul’dan Ayrılış ve Yolculuk Heyecanı:
Minibüsümüz cuma akşamı 23:00’da İncirli’den hareket etti. Arkadaşlarımızı önceden belirlenen duraklardan alarak devam ettik. Aramızda ilk kış tırmanışını yapacaklar vardı. Herkesin keyfi yerinde ve pozitif enerjiliydi. İlk molamızı Bolu’da yaptık.
Aksaray’a Varış ve Son Lojistik Hazırlıklar
Aksaray’a sabah 07:00 gibi vardık. Sıkı bir kahvaltının ardından şehirde market alışverişi yaptık. Çadır gruplarına göre ortak yemek alışverişi organize ettik. Ancak faaliyet sonrasında gözlemlediğim kadarıyla, miktar ayarlanması konusunda gruptan gruba ciddi farklılıklar oluştu. Kimi çadır grupları 2 günlük aktivite için porsiyonları biraz az tutarken, kimileri ise tedbiri fazla kaçırıp 3-4 gün yetecek kadar erzak yüklenmişti. Su takviyelerimizi de eksiksiz tamamladıktan sonra GPS cihazımızda Helvadere yolunu işaretleyip yola koyulduk. Helvadere kasabasına vardığımızda meydandaki kahvede oturup mola verdik. Yerel insanlar dost canlısıydı oturup keyifli bir sohbet ettik.
Bize Hasan Dağı ile ilgili dilden dile aktarılan şu hikayeyi anlattılar. Hikayeyi dinledikten ve çaylarımızı bitirdikten sonra kahvedekilerle vedalaştık. Bu arada Sönmez hoca, yolun kapanması ihtimaline karşı traktörü olan bir kişinin iletişim bilgilerini aldı. Karbeyaz otelin yanında kamp yapacağımız bölgeye gitmek üzere hareket ettik. Kamp alanına vardık ve çadır kurulumlarına başladık. Yerleşim işleri bittikten sonra ekip halinde kulvar girişine doğru keşif yürüyüşü yaptık. Ayrıca kısa bir kazma, krampon eğitimi gerçekleştirildi. Eğitimin ardından kamp alanına döndük. Kamp alanının etrafında taş barakalar var. Nispeten rahat sayılabilecek bir şekilde sıcak ve korunaklıydı. Burada ocaklarımızı açtık ve yemeğimizi pişirdik. Bu sırada Ereğli Dağcılık Kulübü’ne (ERDAK) bağlı büyük bir grup Karbeyaz Otel ve yanında kamp kurdular. Akşam 18:00 gibi uyku tulumlarına girdik. Birkaç saat çadır içi sohbet vb. ile geçti. Saat 22:00’den sonra mutlak sessizlik istendi.
Zirve Günü: Gece Yarısı Başlayan Zorlu Tırmanış
Sabah 03:00’da kalktık. Yemek yedik ve malzeme hazırlıklarına başladık. Önde ve arkada yürüyecek arkadaşlarımızı belirledik ve 04:30 gibi tek sıra halinde yürüyüşe başladık. Dolunay olduğu için etraf aydınlıktı. Havanın açık olması ve sisli olmaması bizim için iyi oldu. Yürüyüş sırasında toz kar olan bölgeler ile çoğunlukla kar olmayan yerlerden geçtik. Kayda değer kar ve buz olmadığı için krampon takmaya gerek olmadı. Yılankar rotasının kulvar başlangıcına kadar rahat bir şekilde vardık.
Yılankar Kulvarı ve Dik Çarşak Etapları
Bu arada aklımdan şu düşünceler geçmeye başladı; dağa yaklaşma mesafesi çok kısa, herhalde terlemeden faaliyetin biteceğini düşünmeye başladım. Bu volkanik dağların klasik yapısıdır. Kulvar girişinden itibaren dik eğim başlayınca bu düşüncem değişti. Tabii etap boyunca düz bir zemin bulunmuyor. İrili ufaklı birçok çarşak denilen taşlar ile büyük kaya bloklarının üzerinden geçmek için mücadele ettik. Takımın en çok güç tükettiği yer burasıydı. Birkaç taş düşme tehlikesi atlattık ancak ciddi bir aksilik yaşamadık.

Zirve Çanağı ve 3268 Metrede Muhteşem Manzara
Volkanik krater çanağına ulaştığımda, sırttan batıya döndüm. Karşımda gördüğüm ilk tepeye doğru yürümeye başladım. Birkaç dakikalık uzaklıkta önümde ilerleyen Sönmez hoca beni gördü ve seslenerek kendisini takip etmemi istedi. Gittiğim yer Hasan Dedenin mezarının olduğu söylenen küçük zirve (3235m) imiş. Saat 10:00 gibi birkaç dakikalık aralıklarla bütün ekiple birlikte büyük zirveye (3268m) ulaştık. Birbirimizi tebrik edip fotoğraf çektik. Manzarada Erciyes ve Aladağlar Demirkazık’ın zirvesini net bir şekilde görebiliyorduk. Zirve defterini bulamadık. Küçük zirvede olduğunu sanıyorduk. Gidip oradan getirmeyi düşündük ama nerden baksan 1 saat alırdı.
İniş Yolculuğu ve Faaliyetin Sonu
Aktivite sonunda Ihlara vadisi turu yapmayı planladığımız için vazgeçtik. Türk bayrağı zirveden 2 metre daha aşağıda bir yerdeydi. Direkle birlikte bayrağı alıp tam zirveye yerleştirdik. Aynı rotadan inişe geçtik. Yan basarak, yer yer kontrollü kayarak, yüzüstü dönüp merdiven iner gibi ilerleyerek her türlü iniş yaptık. Çıkarken iz açabilecek miktarda kar olmayınca inişte de topuk basarak inme rahatlığı yaşayamadık (Dönüş bana görece daha uzun geldi. En iyisi yamaç paraşütü ile iniş yapmak ama bakalım ne zaman yapabileceğim bunu). Kampa dönüş 16:00-17:00 saatleri arasında tamamlandı. Çadırları topladık ve faaliyeti bitirdik. Sonra dönüş yolculuğuna başladık.
Hasan Dağı’nın Tarih Öncesi Geçmişi ve Çatalhöyük Duvar Resmi


Cevabı yamaç paraşütünde buldum. Bu yazıda sıfırdan başladığım eğitimi, ilk uçuşumdaki o karışık heyecanı, korkuyu ve özgürlüğü tüm samimiyetimle paylaşıyorum.
Aslında gökyüzüyle olan geçmişim oldukça kısıtlıydı; birkaç uçak yolculuğu ve bir askeri helikopter deneyimi dışında ayaklarım hiç bu kadar yerden kesilmemişti. Yükseklik tutkumun kökenini ben de tam olarak bilmiyorum ama emin olduğum tek bir şey var: Bu tutku kesinlikle babamdan miras değil. Kendisi balkon kenarına dahi yaklaşamaz, 2-3 metrelik bir yükseklikten aşağı bakamaz; hatta benim tırmanış fotoğraflarıma bakmaya bile tahammül edemez. Neyse ki doğa bu konuda cömert davranmış; yükseklik korkusu babadan oğula geçmemiş.
Her Şey Bir “Hadi Gidiyoruz!” ile Başladı
Her şey, iş arkadaşım Hakan’ın bir sabah “Yamaç paraşütü eğitimi başlıyor, hadi gidiyoruz!” diyerek çıkagelmesiyle başladı. Hakan çoktan uçmaya başlamıştı bile; ben ise doğal olarak duraksadım. “Önce bir tandem uçuş yapıp havayı koklasak mı?” diyerek süreci biraz frenlemeye çalıştım. Aklımda işi zamana yaymak ve daha fazla araştırma yapmak vardı.(Tandem uçuş, tecrübeli bir pilotla aynı kanatta yapılan iki kişilik uçuştur. Spora başlamadan önce “tadına bakmak” için ideal bir yöntem.)
Hakan’ın sürekli espriyle karışık kucakta mı uçacaksın dokundurmalarına daha fazla direnemeyince birlikte eğitime katılmaya karar verdik. Böylece kendimizi bir anda evrak işlerinin içinde bulduk. Bu sporun ilk ciddi sınavı, 5 uzman doktordan oluşan heyetin karşısına çıkıp sağlık raporu almaktı. Hastane işleri hep sıkıcı olmuştur. Hastane koridorlarında vakit öldürürken muayene sırasında aklıma hep “Peki uçabilecek miyim doktor bey” esprisi yapmak geldi ama yanlış anlaşılıp pisikolojik sorunları var herhalde diye düşündürmek istemedim. Sonunda, üzerinde gururla “Paraşütle uçuşa ve atlayışa elverişlidir” yazan o değerli raporu cebimize koyduk. İfadenin bu kadar spesifik olması yerinde olmuş; aksi halde neye elverişli olduğum konusu ucu açık kalıp espri konusu olurdum 🙂
Eğitim Süreci ve İlk Günler
Eğitimin ilk günü uçuş yapılan tepede bizden önceki dönem eğitimi tamamlamış sporcuları izlemeye gittik. İlk defa böyle bir ortam görüyorduk. Biraz korktuk açıkçası. Burada bu iş bana göre değil diyen ve eve dönen arkadaşlarımız oldu. Doğal olarak bende de bir korku oluştu. Ancak bu gibi durumlarda etrafa korku yayan iç ve dış seslerden uzaklaşmak en iyisi. Yoksa beyin, bahaneler üretip vazgeçirmeye çok meraklı bir organ. Eğitimin en önemli kazanımı belki de bu oldu. Daha önce hiç bilmedeğimiz bir konuda bize cesaret aşıladı. Yamaç paraşütü, kendi başına deneme yapılma yöntemiyle veya bir arkadaş yardımıyla öğrenilen bir spor değil. Mutlaka bu işi bilen, profesyonellerden yardım alınması gerekiyor.

Haftasonu Kırantepe’ye yerel halk da geliyor, uçuşları seyrediyorlar ve tandem uçuş yapabiliyorlar. Bu tepenin güzel bir özelliği var. Kalkış noktasından havalandıktan sonra aynı yere iniş yapılabiliyor. Tandem uçmak isteyenleri kalkış yaptıktan sonra 20-30 dakika uçurup sonra tekrar aynı yere iniş yapıyorlar. Böylece tepenin aşağısındaki iniş alanına inip oradan tekrar araçla gelme gibi bir zaman kaybı olmuyor. Güzel bir uçuş ekosistemi kurulmuş. Şenlik havasında geçiyor haftasonları…
“Vecihi” Anları ve AVM İnişi
Abdullah Hocanın telsizden yankılanan “Siz yola çıkın, ben uçarak size yetişirim!” anonsu önce hepimizi gülümsetti; güzel bir espri yaptığını sanmıştık. Ancak AVM’ye vardığımızda, tam arkamızdan gökyüzünde bir kanadın süzüldüğünü gördük. Hoca, yamaç paraşütüyle yanımıza kadar gelip otoparkın hemen yanındaki boşluğa tereyağından kıl çeker gibi iniş yaptı.

Gökyüzü Ehliyeti: Eğitim Süreci ve Sertifikasyon
Yamaç paraşütü eğitimi, disiplin ve sabır isteyen birkaç kritik aşamadan oluşuyor. Başlangıç sertifikasına giden yol şu adımlardan geçiyor:
- Teorik Eğitim ve Sınav: Her şey yaklaşık 20 saatlik kapsamlı bir teorik dersle başlıyor. Aerodinamikten meteorolojiye kadar pek çok hayati bilgiyi öğrendikten sonra, bu bilgileri test eden bir sınavı geçmeniz gerekiyor.
- Yer Çalışmaları: Teoriyi pratiğe döktüğümüz ilk aşama, eğitimin belki de fiziksel olarak en yorucu kısmı. Sırtınızda devasa bir kanatla (havacılık dilinde paraşüt değil, genellikle kanat veya kanopi ifadesi kullanılır) rüzgara karşı direnç göstermeyi öğreniyorsunuz. İlk başta ona bir at gibi hükmedebileceğimi sanmıştım ama rüzgarın gücünü hissedince, meseleyi “hükmetmek” değil, “uyum sağlamak” olduğunu anladım.
- Küçük Tepe ve İlk Havalanış: Yer çalışmalarında kanat kontrolünü kazandıktan sonra, ayakların yerden hafifçe kesildiği 6-7 metrelik alçak tepelerde küçük denemeler başlıyor. Eğer burada her şey yolunda giderse, asıl uçuşlar için Kırantepe’nin yolunu tutuyorsunuz.
- Yalnız Uçuşlar: Sertifika alabilmek için en az 7 adet telsiz kontrollü yalnız uçuşu başarıyla tamamlamanız şart. Uçuş boyunca eğitmeninizle telsiz bağlantınız her zaman açık oluyor ve her manevranız yerden gelen talimatlarla yönlendiriliyor.
Süreci başarıyla tamamlayanlar, uluslararası geçerliliğe sahip FAI (Uluslararası Havacılık Federasyonu) ve THK onaylı Yamaç Paraşütü Başlangıç Sertifikası’nın sahibi oluyor.
İlk Uçuşun Heyecanı ve Beklenmedik Bir Sınav: Telsiz Sessizliği
İlk uçuşum öncesinde, bilinmeyenin verdiği o kaçınılmaz gerginliği iliklerime kadar hissettim. Ancak ayaklarım yerden kesilip rüzgarın sesini duyduğum andan itibaren, o gerginlik yerini saf bir adrenalin ve bitmek bilmeyen bir uçma isteğine bıraktı. Gökyüzüyle baş başaydım ama asıl sınavın henüz başlamadığından habersizdim.

Daha birkaç dakika önce komutlara fiziksel olarak yanıt vermişken, uçuşun ortasında bir anda “dönüş yap” çağrılarını duymazdan gelmem, tepedeki ekipte panik havası yaratmış. Benim sadece sessizliğin tadını çıkardığımı sananlar, rotadan sapıp iniş alanından epey uzaklaşarak tehlikeli bir bölgedeki trafolara doğru ilerlediğimi görünce heyecan seviyeleri doruğa çıkmış.
Ben aşağıda rüzgarla süzülürken, tepede beni izleyen hocaların yaşadığı o büyük endişeyi sonradan öğrendim. Bir süre sonra telsizin sessizliğini ve bulunduğum noktanın riskini fark ettiğimde, o ana kadar aldığım eğitimler refleks olarak devreye girdi. Paniklemek yerine, derslerde defalarca üzerinden geçtiğimiz temel bilgilere ve pist yaklaşma prosedürlerine odaklandım. Kendi kararlarımı vererek, rüzgarı doğru hesaplayıp o kritik trafo hattından sıyrıldım ve iniş alanına sorunsuz bir yaklaşma yaptım.
Telsiz yardımı olmadan gerçekleştirdiğim bu iniş, bana sadece bir sertifika değil; gökyüzünde en zor anlarda bile kendi bilgime ve soğukkanlılığıma güvenebileceğim en büyük kanıtı kazandırdı.
Malzeme Dünyası
Eğitim boyunca kanat, harnes, kask ve yedek paraşüt gibi tüm hayati malzemeler okul tarafından sağlanıyor. Ancak bu başlangıç aşamasından sonra spora bağımsız bir pilot olarak devam etmeye kararlıysanız, kendi kanat setinizi kurmanız bekleniyor. Gökyüzünde kendi malzemelerinle süzülmek, bu özgürlüğü kişiselleştirmenin ilk adımı.
Gökyüzü kartalların evi olabilir, ancak o mavilikte süzülmenin büyüsünü en iyi, ayakları yerden kesilen bir insan anlar. Eğitim sürecimizin en keyifli sürprizlerinden biri, gökyüzündeki o eşsiz anlarımızın profesyonel bir vizyonla ölümsüzleşmesiydi. Sahada bulunan başka bir ekip, Abdullah Hocadan izin alarak drone ile özel bir prodüksiyon gerçekleştiriyordu. Tam o esnada iş arkadaşım Hakan’ın süzülüşü, harika bir kompozisyonla onların kadrajına dahil olmuş. Görüntüleri rica ettiğimizde sağ olsunlar bizi kırmayıp paylaştılar. Ortaya çıkan sonuç sadece bir eğitim kaydı değil; yüksek çözünürlüklü, adeta profesyonel bir belgeselden fırlamışçasına büyüleyici sahnelerdi.

Serdivan, konsept mekanlar açısından gerçekten şaşırtıcı bir çeşitliliğe sahip. Bir akşam uğradığımız, dekorasyonundan çalışanların kıyafetlerine kadar her detayıyla Red Kit ve Daltonlar evrenini yaşatan restoran, bizi çocukluğumuzun çizgi roman dünyasına götürdü. Gökyüzündeki adrenalin dolu saatlerin ardından, yerdeki bu keyifli ve tematik molalar eğitimin en güzel tamamlayıcıları oldu.
Hike & Fly: Bir Dağcının Hayali
Yamaç paraşütüne başladığım günden beri en büyük hayalim, dağlarda zirveye tırmandıktan sonra kanadımı açıp aşağıya süzülmek. Yabancıların “Hike & Fly” dediği bu tarz, aslında yamaç paraşütünün ilk doğuş amacına da çok yakın. Zirveye çık, kanadını sırtla, uç ve in. Hem macera hem de inanılmaz bir özgürlük hissi…
Ancak bu hayali gerçekleştirmek o kadar da kolay değil. Özellikle dağ koşullarında uçmak oldukça zorlayıcıdır. Rüzgar hızı 30 km/s üzerine çıktığında uçuş limitlerini aşmış sayılırsınız. Yüksek irtifada, değişken ve stabil olmayan hava koşullarında uçmak için ciddi deneyim, hava okuma yeteneği ve karar verme becerisi gerekir.

- Kanat + ipler
- Yedek (kurtarma) paraşütü
- Kask
- Harness (uçuş koltuğu)
Benim asıl hedefim ise şu: Tırmanışta zaten yanımda taşıdığım emniyet kemeri ve tırmanış kaskını uçuş harness’i ve kaskı olarak da kullanabilmek. Hafif ekipman (lightweight gear) dünyasında artık sadece 1.5 – 2 kg gelen ‘string harness’lar (ip harnes) var. Tırmanış kemeriyle entegre çalışan bu sistemler, tam da benim hayal ettiğim dikey maceraların anahtarı. Bu sayede benim için ekstra ağırlığı 4 kiloya kadar indirmek mümkün olabilir. İlerleyen yıllarda hem daha hafif hem de daha uygun fiyatlı Hike & Fly ekipmanlarının üretilmesini heyecanla bekliyorum. Bu gelişmeler, dağcıların zirveden uçma hayalini çok daha ulaşılabilir kılacak.
Başlamak İsteyenlere Tavsiyeler:
- Profesyonel Destek: Bu spor, asla “deneme-yanılma” yöntemiyle veya “arkadaş tavsiyesiyle” öğrenilebilecek bir hobi değildir. Havacılıkta hataların telafisi zordur. Bu nedenle eğitime mutlaka lisanslı, tecrübesi tescilli profesyonel bir kulüple başlayın.
- Sabır ve Limitlerin Bilinci: Eğitim sürecinde sabırlı olun. İlk uçuşların kısa ve kontrollü olması, kas hafızanızın ve reflekslerinizin gelişmesi için şarttır. Gökyüzünde kendi limitlerinizi bilmek, en büyük yeteneğiniz olacaktır.
- Ekipman Seçiminde Stratejik Yaklaşım: Başlangıç seviyesinde ekipman (kanat, harnes, yedek paraşüt, kask) kulüp tarafından sağlanır. Kendi setinizi kurma aşamasına geldiğinizde ise acele etmeyin. Ben bu yola çıktığım 2015 yılında başlangıç setleri 2.500 – 4.500 Euro bandındayken; 2026 itibarıyla kaliteli bir giriş seviyesi setin maliyeti 3.800 – 6.000 Euro seviyelerine yükseldi. Bu ciddi bir yatırım olduğundan, tecrübeli eğitmenlerin yönlendirmesiyle doğru ekipmanı seçmek hayati önem taşır.
- Eğitim Sonrası Kritik Evre: Sertifikanızı aldıktan sonraki ilk 10-15 uçuşunuzu mutlaka bir eğitmen gözetiminde veya deneyimli bir pilot eşliğinde gerçekleştirin. Okuldan ayrıldıktan sonraki bu geçiş süreci, en çok gelişeceğiniz dönemdir.
- Meteoroloji ve “Yerde Kalma” Bilgeliği: Hava tahmin uygulamalarını (Windy, XC Skies gibi) ustalıkla kullanmayı öğrenin. Rüzgar hızı 30 km/s üzerine çıktığında veya hava kararsızlaştığında, limitleri zorlamak yerine yeryüzünde kalmanın huzuruna güvenin. Unutmayın; “Bugün uçmuyorum” diyebilmek, bir pilotun alabileceği en cesur ve güvenli karardır.
- Kaynakları İnceleyin: Türk Hava Kurumu’nun hazırladığı Yamaç Paraşütü Pilot Kitabı, aerodinamikten meteorolojiye kadar dağcılıkta da işe yarayan pek çok bilgiyi barındırıyor. Eğitime başlamadan önce göz atmaya değer.
Ek Bilgi: Yamaç Paraşütünde Güvenlik

- EN-A → Başlangıç seviyesi (en pasif, en toleranslı)
- EN-B → Orta seviye
- EN-C / EN-D → Performans ve yarış seviyesi
Özellikle başlangıç seviyesindeki kanatlar, pilotaj hatalarını büyük ölçüde tolere edebilecek şekilde tasarlanmıştır. Küçük bir hata yaptığınızda bile kanat, kendi aerodinamik yapısı sayesinde hatayı düzeltebilir.
Ne yazık ki Wingsuit’te durum çok daha farklıdır. Orada en küçük bir hata bile telafisi olmayan sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle yamaç paraşütündeki gibi “hata payı” sağlayan akıllı güvenlik sistemlerinin Wingsuit için de geliştirilmesi, bu sporun geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.
Yamaç paraşütü benim için sadece bir spor değil, hayata yukarıdan bakma ve kendimi aşma fırsatı oldu. Sizin de yükseklik korkunuz var mı yoksa gökyüzü sizin için de bir tutku mu? Hangi kulüpte eğitim aldınız? İlk uçuşunuz nasıldı? Deneyimlerinizi paylaşın, yorumlarda buluşalım, belki bir gün bulutların üzerinde karşılaşırız! 🪂
– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – [email protected]

Rota: Yenikapı’dan Balat’a Uzanan Bir Şehir Serüveni
Yarış, Yenikapı Miting Alanı’ndan büyük bir enerjiyle başladı. 10 km koşucuları için rota Sirkeci’den dönüş yaparken, biz 21 km tutkunları Balat’ın tarihi sokaklarına kadar uzandık. Haliç’in kıyısında, bir yanımızda deniz diğer yanımızda Bizans surları varken koşmak, sadece bir spor faaliyeti değil; adeta bir zaman yolculuğu gibiydi. Aynı güzergahı takip ederek başlangıç noktası olan Yenikapı’da finali yaptık.

Kusursuz Bir Organizasyon ve Yarış Kiti
Başından sonuna kadar tıkır tıkır işleyen bir organizasyon vardı. Yarış kitlerimi bir gün önceden Forum İstanbul AVM’den teslim aldım. Çantanın içinden çıkan teknik Adidas forma kalitesiyle beni şaşırttı. Ayrıca çipli göğüs numarası ve enerji takviyesi için eklenen çikolatalı sandviç de ince düşünülmüştü. Madalya’yı koşu bitince verdiler he he önceden almadım, hakettim.
Kenyalılar mı, Konyalılar mı?
Yarışın elit atletler kısmında ise tam bir Kenya rüzgarı esti. Kenyalı atletler 21 kilometreyi 1 saat gibi inanılmaz bir sürede bitirdi. Türk sporcularımız arasında en iyi derece 12. sıra oldu ve liderin yaklaşık 6 dakika gerisinde kaldı.
Kenyalıları geçmek için onları önce bir süre “Konyalı” mı yapsak diye düşünmedim değil… Meşhur etli ekmeklere hayır diyemezler; aldıkları o fazladan 10 kilo ile belki biz amatör koşuculara bir şans doğardı! Şaka bir yana, katılımın her geçen yıl katlanarak artması (geçen yıla göre iki kat katılım vardı) ülkemizdeki spor kültürü için umut verici.
Biz giderken dönen Kenyalı atletler! Göğüs numaraları da anlamlı verilmiş.Farkındalık İçin Koşmak
Bu yıl yaklaşık 8 bin kayıtlı sporcu parkurdaydı. Düşünsenize, her koşan arkadaşı bir kişiyi spora davet etse, her yıl binlerce yeni sporcu kazanırız. Sporla ilgili bu farkındalığı artırmak hepimizin elinde. Yakınlarımızı, tanıdıklarımızı hareket etmeye ve bu muazzam atmosfere ortak olmaya teşvik etmeliyiz.
Bu güzel organizasyon ve spora verdikleri destek için Vodafone ve İBB ekiplerine teşekkürlerimi sunuyorum. Koşu bittiğinde boynuma takılan o madalyayı sonuna kadar hak ettiğimi bilmenin huzuru paha biçilemez!
Süphan Dağı (4058 m), Ağrı ve Cilo’dan sonra Türkiye’nin en yüksek üçüncü zirvesidir. Van Gölü’nün kuzeyinde yükselen bu sönmüş volkan, özellikle kışın hem teknik zorluğu hem de muhteşem manzarasıyla dağcıların gözdesidir. Mart 2015’te Adem Gül Hoca liderliğinde gerçekleştirdiğimiz doğu rotası tırmanışımız, sadece karlı yamaçlarla mücadele etmek değil, aynı zamanda 1959 yılındaki gizemli uçak kazasının izlerini de keşfetmek oldu.
Kışkılı: Bulutlara Komşu Bir Mahalle
Bitlis ili Adilcevaz ilçesi sınırları içinde, Van gölünün kuzeyinde olan Süphan Dağına tırmanış için genellikle doğu ya da güney yamacı tercih ediliyor. Bizim rota tercihimiz, Adem Gül hocanın liderliğinde klasik doğu rotası oldu. Aydınlar beldesine bağlı Kışkılı‘ya minibüsle geldik. Köy yolu kenarları yer yer 1-2 metre karla kaplıydı. Alışkanlıktan köy dedim belki köy mü kaldı kardeşim diyorsunuzdur haklısınız. 2300 m rakımlı bir mahalle burası. Türkiye’nin en yüksek rakımlı yerleşim yerlerinden biri.
Patinaj yapan minibüsü birkaç kişi iterek yolda tutmak zorunda kaldık; ama yol tamamen kapalı değildi. Sonradan öğrendiğimize göre belediye, yılın altı ayını bu yolu açık tutmak için kısıtlı kaynaklarıyla karla mücadeleye harcıyor. Takdire şayan bir çaba. Allah kolaylık versin; zor iş.
Kışkılı’ya ulaştığımızda bizi okuldan dağılan çocukların pırıl pırıl gülümsemeleri karşıladı. Belki okuldan çıkmanın sevinciydi bilemiyorum. Yabancılara karşı son derece cana yakın olan bu küçük dostlarımızla selamlaştıktan sonra hazırlıklarımızı tamamlayıp kamp yükümüzle yola koyulduk. Sırtımızda kamp yükü ile yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşün ardından 2700 metredeki At Yaylası denilen kamp alanına vardık.
Süphan tırmanışında stratejimizi, 2700 metrede tek bir kamp kurup buradan doğrudan zirveye, yani yaklaşık 1300 metrelik bir irtifa kazanımına odaklanarak belirledik. Normalde yol kapalıyken Kışkılı’da ve ardından 3100 metredeki “Ayna Altı” mevkisinde iki ayrı kamp kurulabiliyor; ancak biz tek kampın hızıyla hareket etmeyi tercih ettik.
Çadırlarımızı kurup dinlenmeye çekildiğimizde, dağda beslenme konusunda önemli bir ders aldım. Yanıma aldığım kavurmalı ve yeşil zeytin ezmeli sandviçler, dondurucu soğukta öyle tuhaf bir koku yaymaya başlamıştı ki iştahım tamamen kapandı. Dağda, özellikle iştahın kesildiği yüksek irtifalarda, hurma veya kuruyemiş gibi hem yemesi kolay hem de gerçekten iştah açıcı gıdalar taşımanın önemini bizzat tecrübe ettim.
Dağda Su Meselesi: Kar Suyu Neden Yetmez?
Ancak benim için gıdadan daha kritik bir mesele var: Su ve mineral dengesi. Dağda her zaman bir su kaynağı bulmak mümkün olmuyor; çoğu zaman kar eriterek bu ihtiyacı gideriyoruz. Fakat kar suyu, tadının kötülüğünün ötesinde büyük bir eksikliğe sahip: İçinde vücudumuzun kaybettiği sodyum, potasyum ve magnezyum gibi mineral tuzları barındırmıyor. Kar eritip içtiğimizde, ne kadar su tüketirsek tüketelim hücrelerimiz tam anlamıyla doymuyor çünkü o su henüz toprakla temas edip mineralleri bünyesine katmamış oluyor.
Bu sorunu çözmek için bir süredir elektrolit tabletleri araştırıyorum. Bu pratik tabletler hem hafif hem de kar suyunu işlevsel bir sıvıya dönüştürüyor. Eğer elinizde tablet yoksa, en azından toz içecekler katmak hem tadı iyileştiriyor hem de vücuda ihtiyaç duyduğu elementleri bir nebze olsun geri kazandırıyor.
Araştırdığımda “Tang” veya “Nazo” gibi toz içecekler olduğu gibi koşuculara yönelik içinde yapay tadlandırıcı olmayan daha sağlıklı elektrolit tablet ürünler buldum.
İçeriklerinde temel olarak sodyum, potasyum ve magnezyum barındıran bu elektrolit tabletler, spor esnasında kaybedilen mineralleri yerine koymanın en pratik ve ekonomik yolu. Akla ilk gelen o meşhur mavi-sarı sporcu içecekleri de aslında aynı işi görüyor; ancak bu içecekler hem gereksiz katkı maddesi ve koruyucu içeriyor hem de hacim ve ağırlıkları nedeniyle sırt çantasında taşımaya hiç uygun değiller.
Türkiye’de bu tabletleri bulamayınca şansımı yurt dışında denemeye karar verdim. İngiltere merkezli bir site bulup, kargo dahil 30 sterlin ödeyerek iki kutu sipariş ettim. Normalde bilmediğim sitelerden alışveriş yapmam ama bu kez mecburiyetten “gözümü karartıp” ödemeyi yaptım. Birkaç saat sonra stokta görünmesine rağmen “ürün kalmadı” mesajı aldım. Ücret iadesi istediğim andan itibaren ise tam bir sessizlik başladı; bir ay boyunca ne bir yanıt ne de bir iade alabildim. İngilizlerin mesafeli olduğunu bilirdim ama bu kadarına pes! Son çare olarak kredi kartı harcamasına itiraz sürecini başlattım.
Bu talihsizlikten sonra seçeneklerimi tekrar tarttım. Ya hırs yapıp evde bir elektroliz kabıyla metal çubukları çözündürerek kendi mineral takviyemi üretecektim ya da araştırmaya devam edecektim. Neyse ki zamanım kısıtlıydı; lise kimya kitabımı yavaşça rafa geri bırakıp macera aramaktan vazgeçtim ve piyasadaki diğer hazır alternatiflere odaklandım. Ve aradığım mineralleri içeren şu ürünü buldum. WUP Elektolit Efervesan Tablet. Fitness ya da koşu maraton yapanlara yönelik ürün satan yerlerde çeşitli alternatifler bulunabilir.
Zirve Günü: Rüzgarın Sert Yüzü
Çadırlarımızı kurup içine yerleştik. Çadır arkadaşım Hakan ile akşam yemeği faslını geçtikten sonra çantalarımızı son bir kez kontrol edip uykuya daldık. Hareket saati sabah 04:30 olarak belirlenmişti ancak heyecandan olsa gerek, gece bize epey uzun geldi.
Saat 04:00 sularında kalkıp hızlıca kahvaltımızı yaptık. Akşamdan hazırladığım çantamı kapıp dışarı fırladığımda, henüz kimsenin çadırından çıkmadığını fark edip bir süre içeride beklemek zorunda kaldım. 22 kişilik kalabalık bir grubun toparlanması tahmin ettiğimizden uzun sürdü; yola koyulduğumuzda hava çoktan ağarmaya başlamıştı. Normalde zifiri karanlıkta kafa lambasıyla başlamaya alışkındım ama bu sefer buna gerek kalmadı. Yürüyüşün henüz başındayken durup, Van Gölü’nün üzerinden süzülen o eşsiz gün doğumunu seyrettik. Süphan, sunduğu bu görsel şölenle kesinlikle manzara tutkunu dağcıların favorisi olmayı hak ediyor.
3100 metre irtifadan itibaren “Ayna” olarak bilinen o meşhur dik yamaca vurduk. Gökyüzü açık olduğu için 3600 metreye kadar uzanan bu zorlu etabı nispeten kolay geçtik. Tırmanış sırasında birkaç noktada karın zemine oturduğunu haber veren o karakteristik sesleri duyduk; ancak Adem Gül hocanın dağı ve çığ kulvarlarını avucunun içi gibi bilmesi içimizi rahatlatıyordu.
3800 metreden sonraki son düzlüğe geldiğimizde ise bizi bambaşka bir Süphan karşıladı. Şiddetli rüzgarın devreye girmesi, kamp yerinin zirveye uzaklığı ve kendi antrenman eksikliğim birleşince, fiziksel olarak limitlerimi zorlamaya başladım. Tüm faaliyet boyunca önümüzde karı yararak iz açan Adem hocanın performansı ise tek kelimeyle takdire şayandı. 22 kişiyi güvenle zirveye taşımak için kendi enerjisini son damlasına kadar harcadı.
3900 metrede, dağın “külah” olarak adlandırılan krater yamacına ulaştığımızda hava şartları iyice sertleşti. Rüzgar hızı saatte 60 kilometreye ulaşınca grup ikiye bölündü: Bir kısım zirveyi denemek isterken, diğer kısım iniş kararı aldı. Ancak doğa son sözü söyledi; şartların iyice tehlikeli bir hal alması üzerine zirve denemesi tamamen iptal edildi ve güvenlik gerekçesiyle topluca dönüşe geçtik.
Tırmanışa başlamadan önce www.mountain-forecast.com üzerinden yaptığım kontroller, öğlen 12:00’den sonra rüzgarın saatte 50 kilometrenin üzerine çıkacağını açıkça gösteriyordu; nitekim dağ bizi yanıltmadı. O anki rüzgarın şiddetini şöyle tarif edeyim: Ayaktayken vücudunuzu rüzgara yan dönmeden ilerlemek imkansızdı. Eğer zemine tam ve dengeli basmıyorsanız, esinti sizi olduğunuz yerden bir adım yana fırlatacak kadar güçlüydü.
Bu rotayı planlayanlara en büyük tavsiyem; eğer kampı 2700 metreye kuracaksanız, en geç saat 11:00’de zirvede olmayı hedefleyerek yola çıkmanızdır. Adem Hoca, sabahın dondurucu ayazından bizi korumak adına hareketi 04:30’a planlamıştı ancak bu durum, rüzgarın en sertleştiği öğle vaktinde zirve hattına ulaşmamıza neden oldu. Eğer sadece iki saat daha erken yola çıksaydık, muhtemelen tüm grup zirve yapıp güvenle geri dönmüş olacaktı. Her ne kadar hava sert olsa da kış dağcılığına uygun tam donanımımız sayesinde soğuk bizi çok sarsmadı. Öyle ki, çantamda termostan ayrı duran yedek pet şişedeki su bile donmamıştı; ki bu, kış faaliyetlerinde pek rastlanan bir durum değildir.
Süphan’ın Zirvesindeki Gizem: 1959 İngiliz Uçağı Kazası

İlginç bir hikaye, sayfanın altına ek bilgi olarak ekledim okumanızı öneririm. Bu hikayeden bir film bile çıkar…Tırmanış sırasında bu kazanın izlerini görmek mümkün. Dağın belirli noktalarında enkaz parçalarına rastlanabiliyor. Kışkılı’ya döndüğümüzde hava açıktı. Mineral hapları benim açımdan iş görmüştü. Hiç baş ağrısı yaşamadım. Termosumdaki su bitmemişti. Kışkılı’nın Güler Yüzlü Çocukları:
Kışkılı köyünden geçerken evlerinin önünde neşeyle oyun oynayan bir grup çocukla karşılaştık. Meraklı bakışları ve içten gülümsemeleriyle bir anda turun tüm yorgunluğunu unutturdular. Bu güzel anı ölümsüzleştirmek için onlarla yan yana gelip bir hatıra fotoğrafı çektirdik; Kışkılı’nın neşesi kadrajımıza doldu.
Van’da Tatlı Bir Son

Süphan Dağı Tırmanışı İçin Pratik Tavsiyeler
– Kondisyon: En az 1300-1400 metre irtifa kazanımı olan kış tırmanışlarına alışkın olun.
– Ekipman: Krampon, kazma ve uygun kış kıyafetleri şart.
– Beslenme: Kar eritecekseniz mutlaka elektrolit tableti ya da en azından toz içecek alın. Hurma, kuruyemiş ve enerji jelleri iştahınızın kesildiği anlarda kurtarıcı olur.
– Zamanlama: Zirveye en geç 11:00-12:00’e kadar ulaşmayı hedefleyin. Süphan’da öğleden sonra hava çok hızlı bozabiliyor.
– Hava tahmini: Tırmanıştan bir gün önce mountain-forecast.com üzerinden rüzgar hızını mutlaka kontrol edin.
– Rehberlik: Özellikle kış koşullarında deneyimli bir rehberle gidin. Adem Gül Hoca gibi dağı bilen birinin varlığı hem güvenliğiniz hem de motivasyonunuz için hayati önem taşıyor.
Süphan Dağı, hem manzarasıyla hem de zorluğuyla unutulmaz bir deneyim sunuyor. Eğer siz de bu zirveye tırmanmayı düşünüyorsanız, yorumlarda deneyimlerinizi veya sorularınızı paylaşın. Hangi rotayı tercih ettiniz? En zorlandığınız kısım neresiydi?
Güncelleme Notu: Bu yazı Mart 2015’teki tırmanışa dayanmaktadır. Rota koşulları, ekipman önerileri ve fiyatlar zamanla değişmiş olabilir. Güncel bilgi için son faaliyet raporlarını veya yerel rehberleri kontrol etmenizi öneririm.
Ek Bilgi:
Hafta sonu öğlen saatlerinde, herkesin ezbere bildiği o meşhur dev spor mağazasının önünde iş arkadaşım Hakan’la buluşmak üzere sözleştik. Ben her zamanki gibi tam vaktinde oradaydım. Hakan’ı aradığımda, “On dakikaya yanındayım hoca,” dedi. Telefonu kapattım ve mağaza girişinin kalabalığında beklemeye başladım.
Bir süre sonra telefonum titredi; Hakan gelmişti. Ancak o andan itibaren aramızda absürt bir komedi filmini aratmayan o diyalog başladı:
Hakan: Hoca ben geldim, neredesin?
Ben: Tam kapının önündeyim, bekliyorum.
Hakan: Tamam ben de kapı önündeyim.
Ben: Allah Allah göremiyorum, nerdesin?
Hakan: Başka kapısı mı var acaba buranın sorayım dur bir dakika…
Etraftaki kalabalığın arasından seçilmek için kolumu çılgınca sallamaya başladım. “Allah Allah, elimi sallıyorum Hakan, nasıl görmezsin?” desem de karşı tarafta derin bir sessizlik ve kafa karışıklığı vardı. Hakan, “Dur bir dakika, birilerine sorayım,” diyerek telefonu kapattı.
Beş dakika sonra telefon tekrar çaldı, bu sefer ikimizin de sesi biraz daha yükselmişti:
Hakan: Hoca başka kapısı yokmuş buranın neredesin?
Ben: Kapının önündeki geniş boşlukta sergilenen çadırlar var ya, tam oradayım. Çadırın dibindeyim!
Hakan: Evet çadırı görüyorum ama sen yoksun.
Ben: Allah Allah! Ben çadırın oradayım.
Hakan: Ya hoca şaka yapıyorsan yeter hadi çık ortaya.
İkimiz de aynı noktayı tarif ediyor ama birbirimizi bir türlü “göremiyorduk.” Sinirler gerilmeye, sabırlar taşmaya başlamıştı. En sonunda, “Tamam, pes! İkimiz de danışmaya gidiyoruz, orada buluşacağız!” diyerek telefonu birbirimizin suratına kapattık. Aynı koordinatta olup birbirini bulamayan iki yabancı gibiydik.
Büyük Aydınlanma: İsim Benzerliğinin Azizliği
Danışmaya gidip durumu sorduğumuzda trajikomik gerçek ortaya çıktı: Ben Bayrampaşa’daki Forum İstanbul’un önünde beklerken, Hakan Merter’deki Marmara Forum’un kapısında nöbet tutuyormuş! Ben o mağazanın sadece Bayrampaşa’da olduğunu sanıyordum. AVM isimlerinin birbirine bu kadar yakın olması yetmezmiş gibi, her iki şubenin de kapı önüne tıpatıp aynı teşhir çadırlarını kurmuş olması, bizi “aynı yerdeyiz” yanılgısına sürükleyen gerilimi yaratmış.
Neyse ki mesafeler çok uzak değildi. Hakan’ı arayıp yerinden kıpırdamamasını söyledim ve yola koyuldum. Nihayet buluştuğumuzda, az önceki sinirimiz yerini kahkahalara bıraktı ve kendimizi sporun her dalına hitap eden o devasa dünyanın içine bıraktık. Yüzmeden biniciliğe kadar onlarca branş arasında kaybolmak, reyonlar arasında uzun bir keşif turuna çıkmak gerçekten keyifliydi.
Yüzmeden atçılığa kadar 50 çeşit spor dalı için binlerce ürün var içeride. Dolaş dolaş bitmiyor.
Bir “Uyanıklık” Hikayesi ve Alınan Ders

Eve dönüp paketleri açtığımda ise can sıkıcı bir sürprizle karşılaştım. Mağazada incelemediğim o ikinci paketin içinden, dışındaki etikete uymayan, çok daha ucuz ve alt model bir dizlik çıktı! Belli ki bir “açıkgöz” müşteri, pahalı ürünün paketine ucuz olanı koyarak kendince bir uyanıklık yapmış ve kasadan o şekilde geçmişti. Yaptığı bu davranışın vicdani boyutunu takdirine bırakıyorum ama benim gibi dürüst bir müşteriyi mağdur ettiği ortadaydı.
Zamanım kısıtlı olduğu için değişimle uğraşıp tekrar o yolları tepme şansım yoktu; ürünü bu haliyle kullanmak zorunda kaldım. Neyse ki işimi gördü, ancak bu küçük ‘paket operasyonu’ bana kulağıma küpe olacak bir ders verdi: İçeriği değiştirilmeye müsait paketleri kasaya gitmeden önce mutlaka kontrol etmek gerekiyormuş.
– Sosyal Medya ve İletişim –
►I N S T A G R A M – http://www.instagram.com/alidoguyildiz
►F A C E B O O K – https://www.facebook.com/alidoguyildiz
►B L O G – http://www.yuksektepeler.com
►İ L E T İ Ş İ M – [email protected]
Konfor Alanının Dışında: Neden Risk Alıyoruz
Bu arayışı modern yaşamın “güvenli” limanlarıyla kıyasladığımızda tablo netleşiyor. Bugün pek çok insan, yüksek güvenlikli sitelerde, her türlü riskten arındırılmış steril “fanuslar” kuruyor. Ancak bu sıfır riskli yaşam tarzının içinde, olan biteni kaçırma korkusu (FOMO) sessizce büyüyor.

Kaldırımda yürürken bile arkasını kollamak zorunda kalan bir şehir insanı için, dağdaki risk en azından ölçülebilir ve yönetilebilirdir. Uçak yolculuğunun kara yoluna göre istatistiksel olarak daha güvenli olması gibi; disiplinli bir tırmanış da kaotik bir şehir hayatından daha hesaplanabilir bir güvenlik sunar.
“Anlayamazsınız…” 🙂
Neden Kuzey Rotası ve Neden Kış?
Sönmez Erkaya’nın Ağrı Dağı kuzey rotasından kışın çıkış niyetini öğrendiğimde tereddüt etmeden gelirim dedim. Kuzey rotası tehlikeli buz çatlaklarının olduğu zorlu bir rotadır. Yaz aylarında yaptığım klasik rota tırmanışını düşündüğümde, aradaki fark siyahla beyaz kadar belirgin. O zamanlar çantalarımızı atlar taşımış, Nuh Ararat’ın hazırladığı o meşhur aşçılı kamplarda, tabiri caizse “beş yıldızlı otel” konforunda ağırlanmıştık. Mehmet Çeven Bey’in sunduğu o lojistik desteğin kıymetini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Çünkü bu kez sahne bambaşka: Lojistik destek yok, yardımcı yok. 20-25 kilogramlık dünyamızı sırtımıza vurup eteğinden zirvesine kadar kendimiz taşıyacak, çadırımızı buzulun ortasına kendimiz dikecek ve yemeğimizi dondurucu soğukta kendimiz hazırlayacağız.
Literatürde 21 Aralık ile 21 Mart arası “Kış Tırmanışı” olarak geçer. Kısa günler ve acımasız hava koşulları bu dönemi dağcılar için bir prestij meselesi haline getirir.
Şehirde Hazırlık: Ofis Masasından Dağ Eteğine
Modern ofis hayatının durağanlığından çıkıp bir anda 5000 metrenin üzerine fırlamak imkansızdır. Bu yüzden hazırlıklara iki ay önceden başladım. Kondisyon kazanmak adına Uludağ ve Aladağlar’da zirveler yaptım; Ballıkayalar’da ve tırmanış salonlarında kaslarımı teknik tırmanışa alıştırdım.
Faaliyete sayılı günler kala sporu bıraktım; çünkü şehirdeki ufak bir burkulma veya sızlayan bir diş, dağda şiddeti onla çarpılan bir kabusa dönüşebilir. Özellikle diz kapağımdaki ağrılar için yaptığım araştırmalar sonucu kaliteli bir dizlik edindim. (Bu dizliği ararken spor mağazasında meslektaşım Hakan ile yaşadığımız o ilginç tesadüfü buradan okuyabilirsiniz).
Ağrı yolculuğuna bir gün var. Faaliyet öncesi ve sonrası ziyafet çekme adetim olduğundan güzel bir restoranda “damak çatlatan” lezzetlerle buluşuyorum. Büyük gün geliyor. Uçak fiyatları daha uygun olduğu için uçakla Kars’a gidip oradan kara yolculuğu yapmayı planlıyoruz.
Kars Havalimanı’na indiğimizde bizi Ağrı’ya götürecek olan Latif Abi ile buluştuk. Taksinin bagajını açtığımızda Latif Abi’nin kendi fotoğrafıyla karşılaştık; meğer Mart’taki seçimler için muhtar adayıymış! Yol boyunca Sarıkamış’taki yaşamından, çocuklarının eğitim mücadelesinden ve bölgenin gündeminden konuştuk. Latif Abi’nin hararetli ve samimi sohbetiyle üç saatlik yolun nasıl geçtiğini anlamadık bile.
Doğubayazıt’tan Başlayan Serüven
Doğubayazıt’a vardığımızda güneş çoktan çekilmiş, şehrin üzerine gri bir akşam çökmüştü. Geceyi, bölgenin sembollerinden ve dağcıların vazgeçilmez durağı olan İsfahan Otel’de geçireceğiz. Lobiden içeri girdiğimizde bizi ekibimizin öncü isimleri Kürşat Öztürk ve Ferhat Ulu karşıladı. Bizden iki gün önce gelip, uzun yıllar güvenlik sebebiyle kapalı kaldıktan sonra nihayet tırmanışa açılan Küçük Ağrı Dağı’nın kış zirvesini başarıyla tamamlamışlardı. Küçük Ağrı, heybetli abisinin gölgesinde kalmış gibi görünse de 3896 metrelik irtifasıyla aslında hiç de “küçük” sayılamayacak, sert bir dağdır. Onların başarısını tebrik edip, taze bilgilerini heyecanla dinledik.
Lobide Toplantı: Gramların Hesabı
Lobide oturuyoruz ve Sönmez’in faaliyet planını dinliyoruz. Toplantının en can alıcı kısmı, Sönmez Hoca’nın yaptığı açıklamaydı. Jandarma ile yapılan resmi yazışmalar neticesinde, hayalini kurduğumuz kuzey rotasına güvenlik nedeniyle izin verilmediğini öğrendik. Klasik rotaya yönelmek zorundaydık. Akıllardan “İzinsiz geçilemez mi?” sorusu geçse de, Cilo Dağı’nda izinsiz tırmananlara kesilen cezaları ve sorumlu dağcılık etiğini hatırlayarak bu düşünceyi hızla eledik. Risk almanın anlamı yoktu.
Hava raporlarını incelediğimizde sıcaklığın artacağını gördük ancak asıl tehdit rüzgardı. 25 km/saat ve üzerindeki rüzgar, kış tırmanışını bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürebilirdi. Bu sezon zirveyi görebilen tek bir ekibin olması, karşımızdaki rakibin ne kadar ciddi olduğunun kanıtıydı.
Son Dokunuş: Aspirin Mesaisi
Toplantı dağılmak üzereyken Kürşat aspirin alıp almadığımızı sordu. Yanımızda olmadığını söyledik. Yüksek irtifada kan pıhtılaşma eğiliminde olduğundan akışkanlığını arttırmak için aspirinin faydalı olacağını söyledi. Hakan ile birlikte gece vakti Doğubayazıt sokaklarına düştük. Nöbetçi eczaneyi bulup o küçük ama önemli hapları aldığımızda, zihnimizdeki tüm eksikler tamamlanmıştı. Artık sadece biz, ekipmanlarımız ve devasa gölgesiyle Ağrı Dağı vardı.
1. Gün: 3200 Metre – İradenin İlk Sınavı
Ertesi sabah erkenden, zinde bir şekilde uyandık. Kahvaltıda ilk kez denediğim o yumuşacık, krema kıvamındaki İran peyniri damağımda hoş bir iz bıraktı. Tam her şey hazır, Eli Köyü’ne doğru yola çıkacağız derken bir eksik fark ettik: Tarık Abi. Odasına çıktığımızda onu dinlenirken bulduk; meğer hareket saatini bir saat geç sanıyormuş. Bu küçük gecikmeyi de atlatınca, minibüse doluşup Ağrı’nın eteklerine doğru yolculuğumuza başladık.
Saat 10:00
Yürüyüşün ilk dakikalarında her şey yolundaydı. Karnımız tok, uykumuzu almıştık; adeta Ağrı Dağı’nın eteklerinde süzülen birer güvercin gibi neşeliydik. Ancak bir-iki saat sonra eğim dikleşmeye başladığında o “hafiflik” hissi yerini acımasız bir gerçeğe bıraktı. Sırtımdaki çanta, sanki “anneanne evindeki o 30 kiloluk beton yorgan” gibi üzerime çökmüştü. Baskı o kadar şiddetliydi ki başımı çevirmekte bile zorlanıyordum.
Geride kalmaya başlamıştım. Tarık Abi de dizindeki ağrıyla bana eşlik ediyordu. Sis bastırıp ince ince kar serpiştirmeye başladığında, moralimi yüksek tutmak için dilime dolanan o türküyü mırıldanmaya başladım: “Bir kar yağar ince ince…”
Saat 16:00 – Kamp Kurma Mücadelesi ve Gerilen Sinirler
3200 metredeki ana kampa çadır arkadaşlarımla ulaştığımızda tükenmenin eşiğindeydik. Ancak dinlenmek için henüz erkendi; önce hayatta kalacağımız barınağı, yani çadırı kurmalıydık. Çadırı sabitlemek için kar kazıklarımız var ama yine de şiddetli rüzgar nedeniyle taş ile sabitlememiz gerekiyor. Etrafta buza gömülü taşları bulmak ve onları buzun içinden kazma ile sökmek tam bir işkenceye dönüştü. Çadırımın 1.35 metrelik yüksekliği normalde konfor sağlasa da, bu fırtınada rüzgara karşı dezavantaja dönüşmüştü.
Hakan, Halit ve ben çadırla boğuşurken, yorgunluğun getirdiği o yoğun stres yüzeye çıktı. Rüzgar nedeniyle çabalarımızın yeterli olmadığını görünce yanımızda çadırlarının kurulumunu biraz önce tamamlamış olan Ferhat’tan yardım istiyorum. Yorgunluğun vermiş olduğu yoğun duygu durumu Hakan’ı epey etkilemiş olacak ki çadır kurulumu sırasında yoktan yere Ferhat’la kısa süreli bir polemik yaşıyorlar. Yok yere yaşanan kısa süreli bir tartışma, yüksek irtifadaki gerginliğin ilk işaretleriydi. Neyse ki Ferhat’ın yardımıyla çadırı sabitledik ve herkes kendi köşesine çekilince ortam yeniden sakinleşti.
Mutfakta Adrenalin: Alevlerle Dans
Dondurucu soğukta tek isteğimiz sıcak bir şeyler içmek. Çadırın “bagaj” kısmında ocağı kurup tencereye kar doldurduk. O sırada kampa ulaşan Tarık Abi’yi de Sönmez Hoca’nın yönlendirmesiyle bizim geniş çadıra aldık; artık içeride dört kişiydik. Sallama çaylarımızı içip biraz kendimize gelmişken, asıl macera başladı. Çorba hazırlamak için büyük tencereyi çantamdan çıkartıyorum. İçine kar doldurup ocağın üstüne bırakıyorum. Zaman zaman suyun kaynayıp kaynamadığını kontrol etmek için ocak başına dönüşümlü geliyoruz.
Halit suyun kaynamasını kontrol ederken bir anda ocak tüpünün baş kısmından alevler yükseldi. Bir metreye ulaşan alevler karşısında saniyeler içinde karar vermemiz gerekiyordu. Panik yapmadan ocağın üstüne doğru avuçlarımıza aldığımız karı atıyoruz. Tüpün üstündeki alevler söndü ancak ocak halen yandığı ve gaz sızıntısı devam ettiği için tüp tekrar parladı. İkinci bir kar müdahalesiyle nihayet tamamen söndürebildik. Sanırım tüpü kontrol ederken başlığı gevşetmiş ve gaz kaçağına neden olmuştuk.
Yaşadığımız o anlık korku, literatürdeki tabiriyle bizi tam bir “yusuf yusuf” durumuna soktu 🙂 Ocağı tekrar yakmaya cesaret edemedik. Akşam yemeğini kuru gıdalarla geçiştirip, ertesi günün bilinmezliğine doğru erkenden tulumlarımıza sığındık.
2. Gün: 4200 Metre – Gökyüzüne Bir Adım Daha
Sabah 08:00 – Kampın Ritmi
Güne, komşu çadırlardan birinden yükselen hafif bir müzik sesiyle başladık. Dağda sabahlar, herkesin kendi iç dünyasında kahvaltısını yapıp yavaşça toplanmaya çalıştığı sessiz ama telaşlı anlardır. Dün gece bize o korku dolu anları yaşatan ocağımı, tüpümü ve birkaç parça kirli kıyafeti, dönüşte almak üzere 3200 kampında bıraktım. Artık her gramın hesabını yapma vaktiydi. Yolumuza Halit’in ocağıyla devam edecektik.
Hedefimiz, zirve öncesindeki son durak olan 4200 metre kampıydı.
İrtifa ve İnsan: Aspirin ve Su Meselesi
Yola çıkmadan önce yüksek irtifada koyulaşan kanı dizginlemek için bir aspirin attım ağzıma ve susuz yuttum. Hakan da aynısını yapıp benden su istedi. “Yut gitsin” dedim. Bu küçük diyalog, yorgunluğun getirdiği o anlık tahammülsüzlüğün bir yansımasıydı aslında. Hakan bir bardak suyu esirgediğimi düşünüp bozulsa da, aklımda sadece alışveriş yaparken defalarca yinelediğim “Su alın” uyarısı yankılanıyordu. Marketten alınan pet şişe su sadece susuzluk gidermek için değil, gece eksi derecelerde ve fırtınada çadırın konforundan ödün vermeden tahliye ihtiyacını gidermek (evet, o şişe içeride iş görür) için de hayati bir lojistik parçaydı.
İrtifa Paradoksu: Neden Nefes Nefese Kalıyoruz?
İlginçtir ki, çantamdaki yük azalmasına rağmen sanki her adımda daha da ağırlaşıyordu. Küçük bir adım bile beni nefes nefese bırakmaya yetiyordu. Genelde “yukarıda oksijen az” denir, ancak işin aslı biraz farklıdır:
Havadaki oksijen oranı yükseklerde de aynıdır (%21). Fakat atmosfer basıncı düşük olduğu için oksijen molekülleri daha seyrektir. Deniz seviyesindeki bir nefesin verdiği oksijeni alabilmek için, vücudun çok daha hızlı nefes alıp vermesi, kalbin ve akciğerlerin iki kat daha fazla mesai yapması gerekir.
Saat 16:00 – Son Kamp
Tam vaktinde, saat 16:00 gibi 4200 metreye ulaştık. Şansımıza hava dünkünden daha dost canlısıydı. Rüzgarla boğuşmadan çadırımızı kurup içine sığındık. Zirve gecesi için enerji toplamamız gerekiyordu. Hızlıca bir şeyler atıştırıp, gece yarısı başlayacak olan o büyük randevu için uyku tulumlarımıza gömüldük.
Zirve Günü: İrade, Buz ve Cehennem Deresi
Saat 01:00 – Uzay Mekiği ve Sıcak Tulumlar
Alarmın sesiyle karanlığa uyandım. Çadırın içindeki yoğun nem, tulumlarımızın üzerini sırılsıklam bir örtü gibi kaplamıştı. Arkadaşlarıma seslendim ama derin bir sessizlik hakimdi. Kendi kahvaltımı yaparken birer birer uyandılar; ancak dağ ilk firelerini burada vermeye başladı. Halit bacaklarındaki şiddetli ağrıdan, Tarık Abi ise dizinden dolayı devam edemeyeceklerini söylediler. Kimseyi gelmesi için teşvik etmeye çalışmıyorum. Çünkü benim de durumum pek parlak değildi; bıraksalar olduğum yerde iki gün uyuyabilirdim. Ancak içimdeki o görünmez motor çoktan çalışmaya başlamıştı.
Hakan, Halit’in daha teknik olan ayakkabı ve eldivenlerini ödünç aldı. Hızla kahvaltımızı yapıp dışarı fırladık. Zirve yolculuğu, bir uzay mekiğinin fırlatılış anına benzer. En zor safha, “yerçekiminden” yani o konforlu uyku tulumundan koptuğunuz ilk andır. Dünyanın çekim alanından ne kadar hızlı çıkarsanız yani sıcak uyku tulumundan ne kadar hızlı ayrılırsanız o kadar iyidir. Ondan sonrası artık yörüngeye girmek için yakıt tanklarını (yorgunluğu) arkada bırakıp ufak itişlerle yol alma vaktidir.
Karanlıkta Mehteran Yürüyüşü
Neden gece tırmanıyoruz? Çünkü dağda hava öğleden sonra bozmadan zirveyi görüp inmek gerekir. Ayrıca gece düşük sıcaklıkta stabilize olmuş karda çığ riskini bir nebze düşürmüş oluruz. Yola çıktığımızda tempom bir Mehteran yürüşünü andırıyordu: İki adım at, dur, nefeslen ve kafayı kaldırıp önü-arkayı kontrol et… Hakan, kondisyonu çok daha iyi olmasına rağmen bu tempoya uyum sağlayarak arkamdan ayrılmadı.
Fransız Tekniği (Pied à Plat): 45 dereceye kadar ördek yürüyüşü, daha dikleşen etaplarda ise ayakların çaprazlandığı o zarif “reverans” adımları. Temel amaç, kramponun tüm dişlerini zemine temas ettirmektir.

Kış tırmanışında karın sertliği kaderinizi belirler. Sert kar, en öndekinin açtığı izlerin birer merdiven basamağına dönüşmesini sağlar. Yumuşak karda ise her adımda geri kaymak, enerjinizi adeta bir kara delik gibi emer.
Soğuğun Gerçek Yüzü: Aydın Abi’nin Vedası
Gün ağarırken dondurucu soğuk kemiklerimize işliyordu. Hakan’ın defalarca “üşüyorum” demesinin ardında aslında “dönelim” arzusu yatıyormuş; bunu çok sonra anlayacaktım. Güneş doğarsa belki biraz ısınabiliriz dedim. Hareket halinde olduğum zaman vücudum ürettiği ısı bana yetiyordu. Ama kısa süre durakladığımız anlarda ben de üşüyerek acı çekiyordum.
Tam o sırada yukarıdan gelen Aydın Abi ile karşılaştık. Grubun en dayanıklılarından biri olmasına rağmen, eldivenindeki küçük bir deformasyon yüzünden parmaklarını ısıtamıyordu. Parmaklarındaki his kaybını gösterdiğinde durumun ciddiyetini anladık. “Soğuk ısırması” (frostbite) ihmale gelmez; Aydın Abi zirveye ramak kala rasyonel olanı yaptı ve geri döndü. Daha sonra öğrendik ki parmağındaki kararma haftalarca sürecek bir tedavinin habercisiymiş.
Bu durum bize dağcılığın o sarsılmaz altın kuralını hatırlattı: Dağcılık; zihinsel hazırlık, fiziksel güç ve kusursuz ekipmandan oluşan üç ayaklı bir sehpadır. Bir ayak kırılırsa, zirve hayal olur.
Saat 10:30 – Cehennem Deresi: Buz ve Hüzün Arasında
Zirveye doğru yükselirken, dağın en kritik ve psikolojik olarak en ağır noktasına, Cehennem Deresi’ne ulaşıyoruz. Burası sadece fiziksel bir engel değil, aynı zamanda dağcılık tarihimizin derin bir yarası. 2000 yılında, Nasuh Mahruki liderliğindeki ekipte yer alan Atlas Dergisi yazarı İskender Iğdır’ı talihsiz bir kazada kaybettiğimiz yer tam da burası.
Önümüzde, azami dikkat ve teknik malzeme gerektiren 20-25 metrelik keskin bir yan geçiş uzanıyor. Bu irtifada mevsimlerin hükmü yoktur; zemin dört mevsim boyunca masmavi bir buz kütlesiyle kaplıdır. Eğer taze kar yağışı azsa, burası “cam buz” dediğimiz, pürüzsüz ve ölümcül bir buzula dönüşür.
Kramponsuz geçilmesi imkansız olan bu hat, hata kabul etmez. Krampon dişleriniz buza tutunsa bile, en ufak bir denge kaybında kendinizi yüzlerce metrelik boşluğa doğru hızlanırken bulabilirsiniz. Böyle bir anda tek kurtuluşunuz, milisaniyeler içinde kazmanızı buza saplayıp kendinizi durdurmaya çalışmaktır. Cam buzun üzerinde kramponlarımızın çıkardığı o tiz, metalik sesi dinleyerek Cehennem Deresi boğazını büyük bir konsantrasyonla geride bırakıyoruz.
Artık son 150 metredeyiz. Eğim biraz daha dikleşse de, zirvenin kokusunu almak yorgunluğumuzu unutturuyor. Heyecanımız, gökyüzünün o en yüksek noktasına yaklaştıkça kalbimizde bir ritim bozukluğu gibi atmaya başlıyor.
Saat:11:00 – Zirve: Bulutların Üzerinde Beş Dakika
Vücudum artık isyan etmeye başlıyor. Midemdeki o amansız bulanma ve yükselen kusma isteği, yüksek irtifanın (AMS – Akut Dağ Hastalığı) açık birer habercisi. Çok kısa bir sürede, çok hızlı irtifa aldık; vücudum bu yeni dünyaya “aklimatize” olmakta zorlanıyor. Normalde bu belirtiler, dağın size “İn!” deme şeklidir. Ancak zirve platosuna o kadar yakınız ki, zihnim vücudumun feryatlarını kısa bir süreliğine susturmayı başarıyor. Durumumun henüz kritik olmadığını tartıp, her adımı dikkatle izleyerek yola devam ediyorum.
Zirve platosuna adım attığımızda güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz: Mehmet Yaldız, Mehmet Güngör ve Esin Handal orada! “Hacı hacıyı Mekke’de, dağcı dağcıyı zirvede bulurmuş” sözünün hakkını vererek, dondurucu rüzgarın ortasında kısa bir selamlaşıyoruz. Ve son birkaç adım… Saat 11:00 itibarıyla Türkiye’nin çatısında, 5137 metredeyiz.
Zirve fotoğrafı çektirirken dikkat edilecek konular:
Zirvede oksijen o kadar azdır ki, beyniniz sadece hayatta kalmaya odaklanır; estetik kaygılar tamamen uçar gider. Eğer aşağı indiğinizde “Ben orada ne yapmışım?” demek istemiyorsanız, şu birkaç maddeyi zihninize kazıyın (benim fotoğraflarıma bakıp ibret alabilirsiniz 🙂):
- Nolur kazmayı kazma gibi tutma 🙂 Kazmanın bilekliğini olması gerektiği gibi bileğine geçir. Ucunu yan tarafa bakacak şekilde (teknik duruş) konumlandır. Fotoğrafta bir dağcı gibi görünmek iyidir.
- Mont cebinden telefon çıkarırken astarın dışarı fırlamış olabilir, bir kontrol et be birader!
- Kaskını düzelt, gözlüklerini kısa bir an için çıkar ki kim olduğun anlaşılsın. Yoksa fotoğraflarda “Ninja Kaplumbağa Donatello” gibi çıkman işten bile değil!
- Sümüğüne sahip çık! Evet, iğrenç ama gerçek; o dondurucu rüzgarda burnunun aktığının farkına bile varmayabilirsin. Fotoğrafı çekmeden önce bir kontrol et ya da bir zahmet siliver. Yoksa ömür boyu saklayacağın o epik zirve karesinde, burnundan sarkan o “buz sarkıtı” senin karizmandan daha çok dikkat çekecektir. Şanlı bir dağcı mısın yoksa eriyen bir kardan adam mı, buna sen karar ver!
Son olarak ben ettim siz etmeyin bunları kendinize… 🙂

Fırtınadan Kaçış: 21 Saatlik Maraton
Zirvenin coşkusu kısa sürdü; 4200 kampına indiğimde karşılaştığım manzara şoke ediciydi. Fırtına çadırımın kazıklarını sökmüş, evimiz neredeyse uçup gitmek üzereyken yarısı havada asılı kalmıştı. Normalde bir gece daha dinlenmeyi planlıyorduk ancak saatte 80-100 kilometre hıza ulaşacak bir fırtınanın yolda olduğunu öğrendik. Hızlı bir kararla kampı topladık ve inişe geçtik.
Ekibin çoğu kar üzerinde “popo üstü” kayarak hızla irtifa kaybediyordu. Ben ise sırtımdaki o devasa yükle denge kuramadığım için yürüyerek inmek zorunda kaldım. Tarık abi de dizinin ağrıması nedeniyle benimle geride kalıyor. Aydın abi dinç olduğu için önden gidiyor. 3200 kampına uğrayacak ve oraya bıraktığımız eşyaları alıp devam edecek. Önden giden hızlı grubu bekletmemek ve çok geç kalmamak için elimizden geldiğince acele ediyoruz. Bu nedenle Aydın abinin benim eşyaları da alacağını düşünüp kampa uğramadan geçiyoruz. O da benim kampa uğrayıp eşyalarımı alacağımı düşünmüş. Bu iletişim eksikliği nedeniyle orada parlayan ocağımı ve ufak bir iki eşyamı bırakmış oluyorum. Neyse sağlık olsun. Bu arada önden giden Aydın abi karanlıkta yolunu şaşırıp Eli köyü yerine başka bir köye ulaşmış. Daha sonra bir araba kiralayarak Eli köyüne geldi.
Biz Sönmez Hoca’nın GPS cihazıyla ilerliyoruz. Ay ışığı olmadığı için zifiri karanlıkta kafa lambalarımız önümüzü aydınlatıyor. Gideceğimiz yönü biliyoruz ama arazide olduğumuz için gittiğimiz yer düz bir alan değil, patika yok. Yolumuz üzeri karşımıza 20-30 metrelik derinliği olan bir vadi çıkıyor. Sırt çantamız ile vadiye inip kaya tırmanışı yaparak vadiyi geçiyoruz. Eli Köyü’ne ulaştığımızda saat 23:00’ü gösteriyordu. Gece 02:00’de başlayan ve tam 21 saat süren bu devasa faaliyet, bedenimizi iflasın eşiğine getirmişti.
Ayaklarım hiç dinlenmeden 21 saat o ağır botların içinde adeta “haşat” olmuştu. Sağ ayak baş parmağımda kan toplanmış (Sonradan doktora gidip iğneyle içindeki kanı boşalttırdım ama 2 hafta içinde tırnağım kararıp düştü. 8 ayda yeni tırnak çıktı ve eski haline döndü neyse ki).
Önceden haber verdiğimiz bizi bekleyen minibüse atlayıp Doğubeyazıt ilçe merkezine doğru yol alıyoruz. İlçe merkezine vardığımızda otele malzemelerimi bırakıp içecek bir şeyler almak için dışarı çıkıyorum. O saatte bir Tekel bayisi açık… İçerideki yaşlı amca dağcı kıyafetleri ile çok yorgun halimi görünce şaşırıyor. Susuzluktan içim yanıyordu; canım deli gibi tuzlu bir ayran çekiyordu. Ayran var mı diye soruyorum. Şaşırıyor biraz. Sanırım şaka yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyor. Gerçekten milli içkimize ihtiyacım var. Susuzluğumu giderecek tek şey bu. Ayran yokmuş. Su aldım. Susuzluğumu gideriyorum. Ne yanmış içim be…Otele döndüm, tulumuma değil bu kez yumuşak bir yatağa uzandım ve dünyanın en huzurlu uykusuna daldım.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra şehir gezisine çıkıyoruz. İshakpaşa Sarayı’nı ziyaret ediyoruz. Avlusunda gördüğüm hoşuma giden bir kare yakalıyorum. İshakpaşa sarayı ile ilgili daha fazla fotoğrafı Doğu Gezisi yazımda bulabilirsiniz.
Dönüş yolu yine Latif abinin taksisi ile Doğubeyazıt’tan Kars’a doğru.
Herkesin üstünde tatlı bir yorgunluk var. Camdan dışarı bakıyorum. Yaklaşık bir saattir yoldayız ama Ağrı Dağı tüm ihtişamıyla hala önümüzde duruyor ve hiç küçülmüyor. Kulaklarımda Ağrı Dağı Efsanesi’nin müziği çalıyor. Bir çok anı biriktirdim, anılar gözlerimin önünden geçiyor. Dağın etrafında dolanan, çekiminden kaçamayan küçük bir uydu gibi hissediyorum..
Bu hafta sonu rotamız, Afyonkarahisar’ın heybetli yükseltisi Sultan Dağları. Sönmez Erkaya önderliğinde ve Koç Üniversitesi Dağcılık Kulübü (KUDAK) ile birlikte yola çıkıyoruz. Hedefimiz; 2675 metre rakımıyla dağın en yüksek noktası olan Gelincikana zirvesi.
Bu sıradağların ismiyle ilgili anlatılanlar oldukça etkileyici: Söylentiye göre Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Bizanslılarla yapılan bir savaşta ordusunu bu dağın yamaçlarına konuşlandırmış; o günden sonra da bölge “Sultan Dağları” olarak anılmaya başlanmış.
Faaliyete 29 kişilik, dinamik ve pırıl pırıl bir ekip katılıyor. Genç arkadaşları görünce öğrencilik yıllarıma, 90’lara gitmeden edemiyorum. Bizim zamanımızda kaliteli teknik malzemeye ulaşmak zordu. Maddi imkanınız olsa bile seçenekler bugünkü kadar geniş değildi.
Şimdilerde yurt dışındaki yeni sezon ürünlerini ülkemizde bulabiliyoruz. Teknik malzeme hala ciddi bir yatırım gerektirse de kulüplerin sunduğu kiralama imkanları bu sporu herkes için çok daha ulaşılabilir kılıyor.
Yaşadığım yer İstanbul’da doğa sporları ürünleri satan firmalar Karaköy ve Kadıköy civarında toplanmış durumda. Kendi gözlemlerim ve çevremden duyduklarım buralarda çalışan satış görevlilerinin ihtiyaçlar konusunda insanları doğru yönlendirdikleri yönünde. İçlerinde aktif olarak araziye gidip bu malzemeleri kullanan sayısı az olsa da bu ürünleri talep edenler genellikle araştıran kesim olduğu için iki taraf birbirini tamamlıyor.
Yeni bir malzeme alacağınız zaman, önce üyesi olduğunuz klübünüzden veya bir arkadaşınızdan ödünç alma yöntemini öneririm. Bu şekilde doğru ürüne doğru yatırım yapabilirsiniz. Örneğin; çevirmeli kilit mekanizmasına sahip bir batonun mu yoksa mandallı sistemin mi size uygun olduğunu ancak arazide anlayabilirsiniz. Tek kurulumlu ve çift kapılı bir çadırın pratikliğini kullandıkça görebilirsiniz. Bir de yatırım yaparken 1 hafta sonra gidilecek yeri düşünerek değil uzun süre kullanım ihtiyacınızı düşünerek tercih yapmanızda fayda var. Örneğin bir uyku tulumu, diğer malzemelere kıyasla dikkatli bir kullanımda ömürlük size hizmet verebilir. Alırken ısı değerlerine fazla takılmadan hafifliğine dikkat etmek gerekir. Uyku tulumları için üretilen ipek içlikler var. Uzun yıllar temiz kullanım içim içlik kullanmayı değerlendirebilirsiniz.
AVM’lerden Doğaya: Değişen Tüketim Alışkanlıkları
Doğa sporlarıyla ilgilenmeye başladığımdan bu yana şehir hayatındaki tüketim alışkanlıklarım kökten değişti. Artık devasa AVM’lerde saatlerce gezsem de ilgimi çeken bir ürün bulamıyorum. Eskiden sık tercih ettiğim kot pantolonlar artık bana çok işlevsiz geliyor; yazın terleten, kışın donduran, üretimde su kaynaklarına zarar veren ve doğada pek karşılığı olmayan bir kıyafet… Çoktan tarih olması gerekirdi. Ucuz diye yıllarca tercih ettim. Gerçi bir zamanlar Levis 501 popülerdi. Giymek için para biriktirirdik. Bir de Converse’un basketbolcu ayakkabıları modaydı. Taraklı ayaklarımı rahatsız etse de popüler diye bu ayakkabıyı giyiyordum. Ayak yapısını desteklemeyen, uzun saatler giyildiğinde ağrı yapan bu ayakkayıbı düz taban olmadan bıraktım çok şükür. Bunlar kullanımı bana uymayan ama popüler kültürden etkilenip satın aldığım ürünler.
Benzer bir duyguyu yemek alışkanlıklarımı değiştirdiğimden beri marketlerde yaşıyorum. Koca koca marketlerde ekmek, süt vb temel birkaç şey dışında yiyecek bir şey bulamadan dışarı çıktığım çok oluyor. İşlenmemiş, yüksek kaliteli sağlıklı gıda bulmak için süpermarketler sanırım en son bakılacak yerler. Şu an alışveriş alışkanlıklarım daha küçük, butik hizmet veren yerlere doğru yöneldi. Belki de mahalle bakkallarını özledim bilemiyorum.
Unutkanlığın Bedeli: Mecidiyeköy-Ev Hattında Mekik
Cuma gecesi 23:00’te Mecidiyeköy’den kalkacak aracımıza yetişmek üzere 22:00 gibi evden çıktım. Mahallenin köpeklerine “çanta havlaması” yapmamaları için hazırladığım rüşvet etlerini dağıtırken hazır uslu yakalamışım bir fotoğraf çekeyim dedim. Deklanşöre bastığım an ekranda beliren o korkunç yazı: “Hafıza kartı yok.” Kartı bilgisayarda unutmuşum! Acele değil ama “çabuk çabuk” bir tempoyla eve dönüp kartı aldım ve tekrar yola koyuldum. Mecidiyeköy’e vardığımda otobüsün gelmesine daha vakit vardı. Çantamı zihnimde check-etmeye başladım:
- Düdük? Tamam.
- Tozluk? Tamam.
- Eldiven ve Buff? Tamam.
- Kafa Feneri? …Hayda! Bunu unutmuşum.
En kritik malzemelerden biri evdeki çekmecede kalmıştı. Hemen bir taksi çevirip tekrar eve, sonra tekrar Mecidiyeköy’e… Neyse ki otobüs biraz rötarlı geldi de bu “unutkanlık maratonu” planlarımızı altüst etmeden tatlıya bağlandı.
Ders çıkarıldı: Kesinlikle bir kontrol listesi (checklist) hazırlanacak! Malzemeler evin dört bir yanına dağılmışken sadece hafızaya güvenmek, gece yarısı İstanbul trafiğinde taksiyle yarışmak anlamına geliyormuş.
Yol Konforu ve Afyon’un Meşhur Kaymağı
Afyon’da sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, o meşhur soğuğa ‘merhaba’ diyoruz. Çay ilçesinin meydanında, dağdaki zorlu saatler öncesi son eksikleri tamamlamak için yerel bir bakkala yöneliyoruz. Çantamda halihazırda 4 litre su bulunuyor ama kamp alanındaki su kaynağının sağı solu belli olmaz; ya donmuştur ya da damla damla akarak insanı çileden çıkarır. Dağda su yokmuş gibi hareket etmenin altın kural olduğunu bildiğimden, çantamın ağırlığını hiçe sayarak 5 litrelik sağlam bir takviye daha ekliyorum.
Bakkal amca, sabahın bu vaktinde kapısında bir otobüs dolusu dağcıyı görünce adeta canlanıyor. Ben raflar arasında ne alsam diye kararsızca bakınırken, amca gizli silahını çıkarıyor: Meşhur Afyon Kaymağı. Satış stratejisi ise tek kelimeyle kusursuz:
– “Bakın bu camız kaymağı, direkt üreticiden geliyor!”
– “Yol üstü tesislerde 10 liradan aşağı bulamazsın, ben de sadece 7.5 lira!”
– “En havalı kahvaltı sofrası seninki olur, al bunu!”
İçimden, “Manda sütünün bu kadar kıymetli olduğu bir devirde, bu fiyata gerçek manda kaymağı mı olur?” diye geçirmedim değil. Ama amcanın o müthiş enerjisine ve verdiği “ara gazına” karşı koymak imkansızdı. Krema bile çıksa, bu samimi pazarlık hikayesi hatırına o kaymak yenirdi.
| Malzeme Listesi | 2013 Fiyatı | 2026 Tahmini Karşılığı* |
|---|---|---|
| Afyon Kaymağı | 7.50 TL | ~350 – 450 TL |
| Bal | 2.00 TL | ~85 – 120 TL |
| 5 Litre Su | 2.75 TL | ~40 – 55 TL |
*2026 piyasa koşulları ve enflasyon baz alınarak yaklaşık olarak hesaplanmıştır.
O günlerin ekonomisiyle bu “sembolik” ödemeleri yapıp dükkandan ayrılırken, sadece kahvaltılık değil, dağda içimizi ısıtacak bir hikaye de satın almıştık. Artık dağın eteklerine doğru ilerlemeye hazırız!
Yakasinek’te Traktör Operasyonu ve Köy Rekabetleri


Bir Cumhurbaşkanı, İki Belde: Yakasinek ve Deresinek
Buraya gelmişken meşhur bir hikayeyi anlatmadan geçmek olmaz. Afyon’un komşu beldeleri Yakasinek ve Deresinek arasında yaklaşık bir asırdır süren bir rekabet, bir nevi tatlı bir husumet varmış. Öyle ki, asıl çıkış sebebini artık kimse hatırlamıyor.
Bu rekabetin en trajikomik zirvesi ise 2002 yılındaki Afyon depremi sırasında yaşanmış. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bölgeyi ziyaret edip Ankara’ya dönerken Deresinekliler ellerinde Türk bayraklarıyla yolu kesmişler. Hemşehrilerini kırmayan Cumhurbaşkanı, programında olmamasına rağmen Deresinek’e kısa bir ziyaret gerçekleştirmiş.
Bunu duyan Yakasinekliler ise boş durur mu? “Cumhurbaşkanı’nı komşu köye kaptırdık” diye kendi belediye başkanlarına sitem etmişler, hatta olay biraz hırpalanmaya kadar varmış. Basına yansıyan bu olay sonrası Yakasinek Belediye Başkanı bir anda Türkiye’nin en popüler isimlerinden biri olmuş; valiler ağırlamış, Ankara’dan gönlü alınmış.
Kamp Hayatı ve Ekipman Deneyimi: Husky Felen Çadırı Üzerine
Felen’in en büyük dezavantajı ağırlığı. 3-4 kişilik olan bu model tam 5.6 kg. Tek kişi için pek ideal taşınabilir bir aralıkta değil; Poller ve çadır kazıkları yaklaşık 2 kg. bunları çadır arkadaşımla paylaşarak yükü makul bir seviyeye çekiyoruz. Ayrıca, bu kadar ağır bir çadırda kar eteğinin olmaması üreticinin ağırlıktan tasarruf etme çabası mıdır, bilemiyorum.
Az da değil otuz dakikalık bir dertli yolculuk bu… Rahmetli, beni fırtınada savrulan bir gemi gibi bir oraya bir buraya fırlatıyor.. Daha da dertleniyorum. Dağda morali yüksek tutmak lazım. Bu yüzden bir sonraki şarkıya bakmadan telefonu kapatıyorum. İnsanı darmadağın eden şarkılara denk gelmemek için…
Keşif gezisine katılanlar hava kararırken kampa dönüyorlar. Akşam yemeği hazırlıklarına başlıyoruz. Sönmez hoca yemeği pişirirken bir ara üşür gibi oluyor. Çadırına gidip kaz tüyü yeleğiyle çıkıyor. Soğuktan korunmada kaz tüyünün üzerine henüz bir teknoloji tanımıyorum. Macaristan ve Polonya bu konuda başı çekse de Kars bölgemizin potansiyeli neden değerlendirilmiyor, hep merak etmişimdir.
Kaz ciğeri, yemek olarak ekonomik bir değer. Hayvanın ciğerini büyütmek için hortumla sürekli yemek yedirdikleri görüp üzülmüştüm. Tüy alımı nasıl yapılıyor çok bilgim yok. Daha önce iş arkadaşım Hakan ile kaz tüyü üzerine bir etik tartışmaya girmiştik. Ben bu tür hayvanları yetiştirip etinden ve tüyünden (insani bir şekilde!) faydalanma taraftarıyım demiştim. Sonuçta süs için veya güzel görünmek için öldürmüyoruz bu hayvanları. Hakan da sentetik alternatifler varken hayvanların tercih edilmemesi görüşünde.
Kazların tüylerinin alınma yöntemleri üzerine duyduğum endişeleri dile getirirken, Hakan daha radikal bir soru soruyor:
“Evrimde bizden daha üstün bir tür gelse ve ihtiyacı olduğu için senin tüm kıllarını canlı canlı yolacağını söylese ne hissederdin?” Ona “Bayıltıp yapabilirler,” diye bir cevap versem de aslında sorusunun altında yatan haklılık payı zihnimi kurcalıyor. Yine de dağda kaz tüyü montun sunduğu o “bebek kundağı” konforundan vazgeçmek benim için hala çok zor…
Ateş Başında Küresel Sohbetler: Tayvan’dan Sultan Dağları’na
Ardından, hepimizin zaman zaman düştüğü o meraklı soru geldi: “Birinin Tayvanlı, Koreli ya da Çinli olduğunu dış görünüşünden nasıl anlarız?”
Wang, gülümseyerek yanıtladı:
“Dışarıdan bakarak ayırt etmen neredeyse imkansız. Belki göz yapısından bir tahmin yürütebilirsin ama kesin sonucu ancak aksanından ve konuşmasından anlayabilirsin.”
İçimden, “E be Wang kardeşim, ben o dilleri de ayırt edemiyorum ki; hepsi çan çin çon geliyor bana aksandan nasıl memleket bulayım!” desem de dışımdan nezaketle teşekkür ettim. Farklı coğrafyalardan gelip aynı ateşin başında, aynı dağa bakarak sohbet etmek; tırmanışın fiziksel yorgunluğunu unutturan en güzel detaylardan biriydi.
Zirve Günü: Soğuk Nefesler ve Hayati Uyarılar
“Boş da olsa herkes çanta taşıyacak. Arkadaşınızla ayrı düşerseniz tüm yaşamsal bağınız kopar. Dahası, bir düşme anında sırtınızı koruyacak tek kalkan o çantadır.” Bu sözlerin doğruluğunu birkaç saat içinde bizzat tecrübe edeceğimizi henüz bilmiyoruz.
Sönmez Hoca, herkesin sorumluluk alması için dönüşümlü liderlik sistemini uyguluyor. En öndeki kişi grubu bir süre çekiyor, yorulunca en arkaya geçiyor. Ancak liderlik sadece yolu bilmek değil, grubu kollamak demek. Ben lider olduğumda, arkada kopan bir arkadaşımızı fark etmediğim için hocadan “nazik” bir uyarı alıyorum. Dağda bir kişi, herkes demektir.
Hepimiz kahvehaneye doluşup dinleniyoruz. Bize çay ısmarlıyorlar. Sohbet doğal olarak dağ ile ilgili. Gördüklerimizi, yaşadıklarımızı anlatıyoruz. Onlar da bize Sultan dağı ve Gelincikana isminin nereden geldiğiyle ilgili bir rivayet anlatıyorlar. Sultan isminde bir kız, sevdalısı varken babası onu tanıdığı zengin bir dostunun oğluyla evlendirmek ister. Düğün dernek kurulduğu gün Sultan, üzerinde gelinliğiyle kaçar. Arama için ekipler oluşturulur her yerde Sultan’ı ararlar. Bir süre sonra Sultan’ı dağın tepesinde gelinliği ile ölmüş olarak bulurlar. İşte o günden beri bu dağa Sultan dağı, en yüksek tepesine de Gelincikana ismi verilir. Bize anlattıkları hikaye bu.
Sohbetin sonunda, Kaya Çilingiroğlu’nun ikizi gibi duran neşeli bir abi yanımıza yaklaşıp fısıldıyor: “Asıl meseleyi söyleyin, define buldunuz mu?” Belli ki buralarda böyle bir söylenti var. Amacımızın “altın” değil, zirve olduğunu anlatıp hayallerini biraz yıksak da helalleşip ayrılıyoruz.
Günün sonunda çantamızda değerli bir taş yoktu belki; ama bizi çok daha zenginleştiren yeni dostluklar, tecrübeler ve paylaşımlar vardı…
29 Ekim: Çift Zirveli Bir Cumhuriyet Kutlaması
Sabah 06:00. Güne erken başlıyorum çünkü bugün ajandamda birbirine zıt ama aynı derecede heyecan verici iki etkinlik var: Gündüz Ballıkayalar’ın kireçtaşı duvarlarında kaya tırmanışı, akşam ise Cumhuriyet Bayramı’nın coşkusunu taşıyan o büyük fener alayı yürüyüşü.
Çantamı geceden titizlikle hazırlamıştım. Sabahın ilk ışıklarıyla demlenen çayımı termosa doldurup vakit kaybetmeden yola koyuluyorum. Kapıdan çıkar çıkmaz mahallemizin “asayiş ekibi” ile karşılaşıyorum: Sokakta yan yana dizilmiş, dinlenen beş köpek… Mahalledeki hayvanseverlerin ilgisi ve imkanlar o kadar yerinde ki, her biri neredeyse bir motosiklet cüssesine ulaşmış bu dev dostlarımız sokağı adeta kendi kaleleri bellemiş durumdalar.
Yanlarından her zamanki gibi temkinli ve adeta görünmez olmaya çalışarak geçiyorum. Aramızda tuhaf bir ilişki var; sırtımdaki çantanın hacmine göre tepki verme gibi garip bir huyları mevcut. Örneğin, 65 litrelik büyük bir kamp çantasıyla geçerken mutlaka “arıza çıkarıp” toplu bir protesto başlatıyorlar. Sanırım büyük çantaları bir tehdit olarak algılıyorlar. Hatta bir keresinde, hiç oralı olmayıp yürümeye devam ettiğimde arkamdan yaklaşıp yağmurluğumu yırtmışlardı.
Bugün üzerimde sadece küçük bir teknik sırt çantası var, bu yüzden ses etmiyorlar. Yine de içlerinden biri, sokağın sonuna kadar beni sessizce takip ediyor. Köşeden saparken arkasından bakıyorum; sanki bakışlarıyla “Bu seferlik görmezden geliyoruz ama ayağını denk al” diyor. Kabul etmeliyim ki, bu mahalle sakinlerine bir türlü tam olarak ısınamadım. Meşhur Haçiko filmini izlemek bile içimdeki mesafeyi kapatmaya yetmedi. Sanırım ben, her ne olursa olsun her zaman “kedi tarafında” kalacağım.

















Rotanın sonlarına doğru, tırmanışın “kilit” noktası sayılan, bacayı andıran dar bir etapla karşılaşıyoruz. Burası hem fiziksel hem de stratejik bir sınav alanı. Bacaya gömülüp içinden çıkmaya çalışmak, genellikle sıkışıp kalmanıza neden olur. Doğru teknik ise ayakları bir pergel gibi yanlara açıp, gövdeyi dışarıda tutarak sağlı sollu hamlelerle ilerlemektir.
Tırmanışın Altın Kuralı: Tırmanış, %25 fiziksel güçse %75 zihinsel hazırlıktır.
İlginç bir gözlemim var: Zihninde “burayı geçemem” diyenler, genellikle fiziksel olarak en güçlü oldukları anda bile bu kilit noktada pes ediyorlar. Kaya üzerinde fiziksel özellikler bir yere kadar yardımcı olur; ancak asıl tırmanış, zihindeki o hayali engeller aşıldığında başlar. Duvarla inatlaşmak yerine onunla uyum sağlamayı öğrendiğinizde, imkansız görünen rotalar birer birer açılır.









— “Rüstem, hayatım senin elinde, ne olur dikkat et!”
— “Rüstemcim ipi sıkı tut, biraz sağa al…”


Yolun en heyecanlı kısmı, yan geçiş yapmamız gereken sarp bir kayalıktı. Aşağıda buz gibi bir gölet bizi beklerken, zemin adeta sabun gibi kayıyordu. Ayakkabılarımın tutuşuna güvenemeyince çareyi onları çıkarıp çıplak ayakla geçmekte buldum. Sönmez Hoca o anı ölümsüzleştirirken, ben sırt çantamdaki elektronik eşyaların o soğuk suyla buluşma ihtimalini düşünüp “Yusuf Yusuf” ile derin bir sohbete dalmıştım. 🙂
Minibüsle dönüş yolunda Sönmez Hoca hepimize günün özetini sordu. Herkesin yüzünde, yorgunluğun ötesinde harika bir gün geçirmiş olmanın huzuru ve bir sonraki rota için sabırsızlık vardı.
İstanbul’un “Kilit” Rotası: Beşiktaş Trafiği
Mecidiyeköy’de araçtan inip kendimi boş bir taksiye attım. Gideceğim yeri söylediğimde, taksicinin yüzünde “soğuk duş etkisi” yarattığımı fark etmem uzun sürmedi:
— “Beşiktaş…”
Taksici hem direksiyon sallıyor hem de bu tesadüfe inanamayarak anlatıyordu:
“Az önceki müşterim de Beşiktaş’a gidiyordu! Trafiği görünce dayanamayıp indi; şimdi Metro ile Taksim’e geçip oradan aşağı yürüyecek…”
İçimden “Kaderinde bu akşam Beşiktaş’a gitmek varmış be kardeşim 🙂” diye geçirsem de, dışımdan “Trafik çok mu kötü?” diyerek masumca konuyu açtım. Taksici sıkıntılı ama beyefendi biriydi, sabırla sohbet etmeye başladık. İstanbul trafiği bu; normalde 10 dakikalık yolu bize tam bir saatte tamamlattı.
Saat 21:30’da ancak Beşiktaş’a ulaşabildim. Büyükdere-Zincirlikuyu-Beşiktaş arasında keşke bir bisiklet kiralama hizmeti olsaydı; yokuş aşağı “yardırıp” çoktan varmış olurdum. Maalesef meşaleli Cumhuriyet yürüyüşüne yetişemedim. Sağlık olsun, önümüzdeki seneye kısmet…























































