Plazaların gri koridorlarında 3500 kişiyle aynı havayı soluyoruz. Hemen herkesi tanımak mümkün değil. Her yeni tanışma, yeni bir dünyanın kapısını aralıyor. Benim insan tanıma yöntemim oldukça basit: Karşımdakine hayallerini ve sporla ilişkisini soruyorum. Çünkü hayaller, paylaşıldıkça bulaşan ve ilham veren eşsiz bir yakıttır. Başkalarının tutkularını ‘çalmak’ için değil, kendi rotama yeni renkler eklemek için dinlerim onları. Tıpkı bir müzisyenin yeni beste yaparken farklı türlerden beslenmesi gibi, ben de başkalarının tutkularından ilham alarak kendi maceramı zenginleştiriyorum.
İlk Kıvılcım: Ömerli Barajı’nda Huzur Kaçamağı


Harekete geçmekte gecikmedim. Başka bir iş arkadaşım Hakan’la ortaklaşa kanoya girdim 😉 Maliyeti ve taşıma yükünü paylaşmak hem ekonomik hem de çok daha pratik olacaktı. Araştırma yaparken şunu net öğrendim: Mutlaka 2 kişilik alın. Tek kişilik alsanız bile yanınızda misafir çıkma ihtimali yüksek; o zaman hem para hem de taşıma açısından zarar edersiniz. İki kişilik modeller hem daha konforlu hem de sosyal bir deneyim sunuyor. Tek başına kullanmanın verdiği zevk farklı olabilir belki ama 2 kişi kullanım çok daha konforlu olur.
Cumartesi: Decathlon Macerası ve “Hay Bin Kunduz!” Anları

Ancak kaderin bizim için başka planları vardı. Otoparkta kutuyu açtığımızda o klasik “Decathlon Laneti” ile yüzleştik: Pompa kutusundaki hayati adaptör kayıptı! Kanoyu ağzımızla şişiremeyeceğimize göre bir çözüm lazımdı. Görevli arkadaş “Elimizde kalmamış ama Ataşehir şubesinde var, ayırtıyorum” dediğinde, İstanbul trafiği bize gülümsüyordu.
Vakit nakitti. Hakan’la hemen motora atladık; bir yandan kaskın içinden “Hay bin kunduz!” diye söylenirken, diğer yandan Ataşehir trafiğinde slalom yaparak eksik parçanın peşine düştük. Pompayı nihayet eksiksiz teslim aldığımızda, kendimizi bir kutsal kaseyi kurtarmış şövalyeler gibi hissediyorduk. Artık önümüzde hiçbir engel kalmamıştı; istikamet yeniden Ömerli Barajı!
Göl kenarına vardığımızda malzemeleri serdik. Elektrikli pompa şişirmeye başladı, ben de “İyi ki bunu almışız, yoksa manuel pompayla amele gibi basacaktık” diye seviniyordum. Tam o sırada pompanın sesi kısıldı. Hay bin kunduz! Şarj bitmişti. Pompa kutusunda araç şarj kablosu vardı ama motorla geldiğimiz için işe yaramadı. Hakan pompayı yakındaki köy kahvesine götürüp şarj ettirdi.
Bir saat sonra döndüğünde pompa hâlâ tam şişiremiyordu. Kano üç ayrı parçadan oluşuyordu ve tamamen şişmeden suya indirilemiyordu. Böyle saçma bir sebepten ilk denememiz başarısız oldu. Kös kös eve döndük.
Pazar: Caddebostan’dan Kınalıada’ya “Kürek Mahkumları”
Ertesi gün içimiz hırs doluydu. Önceki günün tecrübesiyle, şarjlı pompanın her an “satış koyabileceğini” öngörüp yanımıza bir de manuel pompa aldık. Bu sefer rota Ömerli değil, Caddebostan. Hem şehre yakındı hem de bir aksilik olursa “lojistik” daha kolay olurdu. Caddebostan’da daha önce Hakan’la rüzgar sörfü kursu alırken denize girdiğimiz Marmara Yelken Kulübü’nü biliyorduk. Kulübün yanına motoru park edip çimenlere yayıldık. Temmuz sıcağı ve motor yolculuğu bizi biraz yormuştu; kısa bir mola verip denizin dinginliğini izledik.
Dinlenme faslı bitti, sıra operasyona geldi. Kanoyu sırt çantasından çıkardık; şarjlı pompa bu kez bizi şaşırtıp tıkır tıkır çalıştı. Manuel pompayı da “ne olur ne olmaz” diye yanımıza aldık ve denize açıldık. Sabah deniz çarşaf gibiydi diyen amca gibi olacak ama deniz gerçekten çarşaf gibiydi. Kısa bir süre ilk sorun çıktı: Kano bir türlü laf dinlemiyor, sürekli kafasına göre yön değiştiriyordu. “Allah Allah, bu kadar zor olmamalıydı!” diye söylenirken acı gerçekle yüzleştik: Meğer salmaları (dümen görevi gören aparatları) takmayı unutmuşuz! Aceleden, o hayati üç aparatı motorun bagajında bırakmıştık. Kıyıdan çok uzaklaşmadan geri dönüp salmaları taktık. İşte şimdi dünya varmış; kano artık bir ok gibi düz gidiyordu. Hah şöyle, şimdi keyif almaya başladık.
– Çek kürekleri çek çek!
– Valla gidiyoruz yahu!
Yanımızdan süzülen rüzgar sörfçülerine imrenerek bakarken, merakımız güvenliğimizin önüne geçti. Kılavuzda “kıyıdan 300 metreden fazla açılmayın” yazdığını hayal meyal hatırlıyordum ama biz o sınırı çoktan ihlal etmiştik. Bir an birbirimize baktık ve o meşhur soru patladı: “Adalara gidebilir miyiz?” Cevap basitti: “Gidiyoruz, gerekirse döneriz!” Hakan önde ben arkada kürek çekiyoruz.
Kıyıdan uzaklaştıkça manzara değişti. Apartmanlar küçüldü, deniz ise o “çarşaf” halini terk edip gerçek yüzünü gösterdi. Dalgalar, akıntı ve yoğun boğaz trafiği devasa bir probleme dönüştü. Vapurlar ve yatlar paralel giderken, biz onlara dik kesişen bir rotadaydık. Her yaklaşan teknede matematiksel hesaplar yapıyorduk: “Bekleyelim mi, asılalım mı?” Kesin denizcilikte bununla ilgili yöntemler, kurallar vardır. Ama biz sadece kerteriz almayı biliyoruz. Onun dışında bir bilgimiz yok. Genelde kesişme ihtimali olduğunda beklemeyi seçtik. Bu sefer bizi geçen teknelerin ve vapurların yarattığı dev dalgaları dengeyi bozmasın diye dikey karşılamaya çalışırken, Marmara’nın ortasında birer kağıttan gemi gibi devrilmemek için her türlü akrobatik hareketi yapıyorduk.
İki saatlik epik bir mücadelenin ardından Kınalıada plajına ulaştık. Kıyıdaki çocuklar, “Bunlar da nereden çıktı?” der gibi uzaylı görmüşçesine bizi izliyordu. Kanoyu kumsala çekip bir ağacın gölgesine attık kendimizi. Temmuz güneşi tepemizde, şapkasız ve hazırlıksız bir şekilde adayı fethetmiştik ama fethin bedeli ağırdı.
Yanımızdaki 2 adet 1.5 litrelik pet şişe su çabucak bitmişti. Yanımıza ne yiyecek ne cüzdan ne de bir kuruş para almıştık. Dönüşü tarifeli vapurla yapma hayalleri, boş ceplerimize çarparak suya düştü. Tek çaremiz vardı: Seve seve o küreklere asılmak.
Dönüş yolunda yer değiştirdik; bu kez ben öne, Hakan arkaya geçti. İlk dakikalarda dinlenmiş olmanın verdiği gazla hızlıydık ama kıyıdan bir-iki kilometre uzaklaşınca gerçek ızdırap başladı. Akıntı tersine dönmüş, trafik artmıştı. O sırada “Cemal Kaptan” isimli bir tekneden seslendiler:
“- Bir sorun var mı gençler, yardım ister misiniz?”
Gururumuz açlığımızdan büyüktü:
“- Yok sağ olun!”
dedik ama içimizden bir ses “Alın bizi buradan!” diye bağırıyordu.
Susuzluktan dilimiz damağımıza yapışmış, güneş beynimizi yakmaya başlamıştı. Hakan, kürek çekerken üzerine su sıçrattığım için bana patladı. Denizdeyiz yahu ıslanmaktan daha doğal ne olabilir diyip tartışma başlatasım var. Ama anladım ki Survivor’daki o anlamsız kavgalar kurgu değilmiş; insan sınırlarına dayandığında sudan sebeplerle birbirine giriyormuş. Kanonun dengesi yüzünden yer de değiştiremiyorduk. Arkadan gelen söylenmeler eşliğinde kürek mahkumlarından beter bir haldeydik.
Karşı kıyıdan kerteriz alıp oraya kürek çekmeye çalışıyorum. Düzgün kürek çekemiyorum çünkü dalga nedeniyle kanonun burnu kerteriz aldığım noktadan sürekli sapıyor. Bir defa soldan kürek çekerken 2-3 defa sağdan kürek çekiyorum. Doğal olarak Hakan ile senkronize olamıyorum. Ayrıca, su sıçramasını önlemek için küreği denize fazla sokmadan yavaş ve dikkatli bir şekilde kürek çekiyorum. Hakan bu sefer ben kürek çekemiyorum diye sinirleniyor. Yok kürek çekmiyor muşum yok kendisi beni taşıyormuş falan filan. Başına güneş mi geçti nedir? Kürekle kafasına kafasına vurasım var! Kürek mahkumlarından beter oldum yahu! Dilim damağım kurudu. Tepemde akbabaların dönmeye başladığını hayal ediyordum…
O sırada yanımıza çok şık, pahalı bir yelkenli yaklaştı. İçindeki şık giyimli kızlı erkekli bir grup halimize acımış olacak ki yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordular. Bizde kibarlık bitmiş, takat tükenmişti. Kısa bir “hayır” ile onları savuşturduk. Geldikleri gibi hızlıca uzaklaştılar. Dışarıdan halimizi görenler acıyorlar demek ki. Ya da Hakan çok arkaya yaslanarak, hatta yatarak kürek çekiyor. Belki de bu yüzden bir sorun olduğunu düşünüyorlar, bilmiyorum. Bir ara fark ettim ki kanonun içinde su birikmeye başlamıştı. Popom suyun içindeydi, kano ağırlaşmıştı. Su geçirmez çantamız olmadığı için telefonlarımızı korumaya çalışmak ayrı bir dertti. 2 saat geçti ama yolun yarısındaydık. Hala karşı kıyıyı seçemiyoruz. Allah’ım kıyıya ulaşmak mümkün olacak mı?
Biraz önceki yelkenli tekrar yanımıza geliyor. Yine “-Sorun var mı?” diye sordular. Gururumuzdan “Her şey yolunda” dedik ama içimiz “Alın bizi” diye bağırıyordu. Hayreti mucip. Batana kadar yardım istemeyeceğiz, pes etmeyeceğiz. Gururumuzun dibi boylaması kanonun batmasından daha kötü hissettiriyor.
Akşam serinliği ve sert rüzgar başlıyor. Kanodaki ortam gerginliğini koruyor. Bana kanoyu tanıtan iş arkadaşım, rüzgar sörfü gibi gitmeye yarayan çok basit bir yelken aparatı olduğunu söylemişti. AliExpress’den almış çok ucuz bir fiyata, keşke yanımızda olsaydı diyorum. Kanonun ucuna takar rüzgardan da faydalanabilirdik.
Sonunda Caddebostan kıyıları seçilebilir oldu. Yaklaşık 5 saatlik o unutulmaz mücadelenin sonunda karaya ayak bastığımızda, ayakta duracak halimiz kalmamıştı. Kanoyu bir hortumla yıkayıp havasını söndürdük ve motorun heybesine tıktık.
Günün sonunda, üstümüz başımız perişan halde sahilde bir restorana kendimizi attık. Bir yandan yemek yiyor, bir yandan gülerek yaşadığımız bu “hazırlıksız kahramanlığın” kritiğini yapıyorduk. Akşam karanlığında evin yolunu tutarken aklımızda tek bir cümle vardı: Hazırlıksız çıkılan maceralar unutulmaz oluyor…ama bir o kadar da zor.
Bir dahaki sefere mutlaka yanımıza alacağımız şeyler:
- Bolca su ve enerji veren atıştırmalıklar
- Su geçirmez bir çanta (telefon, cüzdan vs. için).
- Kanoya takılabilir küçük bir yelken (AliExpress’de uygun fiyatlı modeller var)
- Şapka, güneş kremi ve güneş gözlüğü
- Can yeleği (Kanonun oturma kısmı can yeleği olarak kullanılabildiği için biz ekstra almadık)
- Ve kesinlikle, gururumuzu evde bırakıp yanımıza biraz nakit para!
diye not aldık.
Şimdilik bu kadar. Bir sonraki macerada görüşürüz!