Uzun zamandır bir sorunun peşindeyim: İnsan neden sınırlarını bu denli zorlar? Sahra’nın kavurucu sıcağında 250 kilometre koşanlar, dev dalgaların arasında kaybolan sörfçüler ya da helikopterle çığ rotalarının üzerine bırakılan kayakçılar… Tüm bu çabayı sadece “adrenalin bağımlılığı” ile açıklamak kolaya kaçmak olur. Aldıkları risk gerçekten şöhret ya da servet için mi? Bence cevap net: Hayır. Bu insanlar riskin farkındalar ama onları harekete geçiren şey dışsal ödüller değil, tamamen içsel bir arayış.

Konfor Alanının Dışında: Neden Risk Alıyoruz

Bu arayışı modern yaşamın “güvenli” limanlarıyla kıyasladığımızda tablo netleşiyor. Bugün pek çok insan, yüksek güvenlikli sitelerde, her türlü riskten arındırılmış steril “fanuslar” kuruyor. Ancak bu sıfır riskli yaşam tarzının içinde, olan biteni kaçırma korkusu (FOMO) sessizce büyüyor.

Ekstrem sporlarla uğraşanların sunduğu mesaj “hızlı yaşa, genç öl” değil; aksine, her anın hakkını vererek “dolu dolu yaşamaktır.” Çevrenizde bu tür sporlara gönül verenler varsa onlara “Deli misin?” diye sormadan önce bir kez daha düşünün. Çünkü ekstrem sporlarda güvenliğe gösterilen özen, maalesef kaldırımlarında bile trafiğin aktığı İstanbul sokaklarında gösterilmiyor. Düşünsenize; İstanbul trafiğine çıkıp binlerce belirsiz değişkenin arasında hayatta kalmaya çalışmak, aslında bir dağın yamacında olmaktan çok daha büyük ve kontrolsüz bir risk barındırıyor.

Kaldırımda yürürken bile arkasını kollamak zorunda kalan bir şehir insanı için, dağdaki risk en azından ölçülebilir ve yönetilebilirdir. Uçak yolculuğunun kara yoluna göre istatistiksel olarak daha güvenli olması gibi; disiplinli bir tırmanış da kaotik bir şehir hayatından daha hesaplanabilir bir güvenlik sunar.

Peki, neden bu kadar uzun cümleler kuruyorum? Çünkü yakınlarıma dağa gitmenin, o zorlu koşullara gönüllü katlanmanın mantıklı nedenlerini anlatmakta bazen yetersiz kalıyorum. İnsanın kendi özgürlüğünü ve sınırlarını keşfettiği o anları, yaşamadan anlamak gerçekten güç. Artık bu durumu, meşhur videodaki o çocuğun edasıyla, biraz da işi dalgaya vurarak özetliyorum:
Anlayamazsınız…” 🙂

Neden Kuzey Rotası ve Neden Kış?

Sönmez Erkaya’nın Ağrı Dağı kuzey rotasından kışın çıkış niyetini öğrendiğimde tereddüt etmeden gelirim dedim. Kuzey rotası tehlikeli buz çatlaklarının olduğu zorlu bir rotadır. Yaz aylarında yaptığım klasik rota tırmanışını düşündüğümde, aradaki fark siyahla beyaz kadar belirgin. O zamanlar çantalarımızı atlar taşımış, Nuh Ararat’ın hazırladığı o meşhur aşçılı kamplarda, tabiri caizse “beş yıldızlı otel” konforunda ağırlanmıştık. Mehmet Çeven Bey’in sunduğu o lojistik desteğin kıymetini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Çünkü bu kez sahne bambaşka: Lojistik destek yok, yardımcı yok. 20-25 kilogramlık dünyamızı sırtımıza vurup eteğinden zirvesine kadar kendimiz taşıyacak, çadırımızı buzulun ortasına kendimiz dikecek ve yemeğimizi dondurucu soğukta kendimiz hazırlayacağız.

Literatürde 21 Aralık ile 21 Mart arası “Kış Tırmanışı” olarak geçer. Kısa günler ve acımasız hava koşulları bu dönemi dağcılar için bir prestij meselesi haline getirir.

Şehirde Hazırlık: Ofis Masasından Dağ Eteğine

Modern ofis hayatının durağanlığından çıkıp bir anda 5000 metrenin üzerine fırlamak imkansızdır. Bu yüzden hazırlıklara iki ay önceden başladım. Kondisyon kazanmak adına Uludağ ve Aladağlar’da zirveler yaptım; Ballıkayalar’da ve tırmanış salonlarında kaslarımı teknik tırmanışa alıştırdım.

Faaliyete sayılı günler kala sporu bıraktım; çünkü şehirdeki ufak bir burkulma veya sızlayan bir diş, dağda şiddeti onla çarpılan bir kabusa dönüşebilir. Özellikle diz kapağımdaki ağrılar için yaptığım araştırmalar sonucu kaliteli bir dizlik edindim. (Bu dizliği ararken spor mağazasında meslektaşım Hakan ile yaşadığımız o ilginç tesadüfü buradan okuyabilirsiniz).

Faaliyet öncesi plan yapmak ve ihtiyaç listesini yazmak önemlidir. Ben de öncelikle götüreceğim bütün eşyaları evde salona yayıyorum ve gözden geçiriyorum. Bunun için bir KontrolListesi yaptım. Yolculuk öncesi tüm malzemeleri bir araya toplayıp listede işaret koyuyorum. Böylece daha önceki yazımda da bahsettiğim malzeme unutma problemini yaşamıyorum. Bu kontrol listesinin içeriğini kendi ihtiyacınıza göre değiştirip siz de kullanabilirsiniz. Ayrıca kendim için bir envanter listesi hazırladım. Bununla da görsel kontrol yapıyorum.

Ağrı yolculuğuna bir gün var. Faaliyet öncesi ve sonrası ziyafet çekme adetim olduğundan güzel bir restoranda “damak çatlatan” lezzetlerle buluşuyorum. Büyük gün geliyor. Uçak fiyatları daha uygun olduğu için uçakla Kars’a gidip oradan kara yolculuğu yapmayı planlıyoruz.

Kars Havalimanı’na indiğimizde bizi Ağrı’ya götürecek olan Latif Abi ile buluştuk. Taksinin bagajını açtığımızda Latif Abi’nin kendi fotoğrafıyla karşılaştık; meğer Mart’taki seçimler için muhtar adayıymış! Yol boyunca Sarıkamış’taki yaşamından, çocuklarının eğitim mücadelesinden ve bölgenin gündeminden konuştuk. Latif Abi’nin hararetli ve samimi sohbetiyle üç saatlik yolun nasıl geçtiğini anlamadık bile.

Doğubayazıt’tan Başlayan Serüven

Doğubayazıt’a vardığımızda güneş çoktan çekilmiş, şehrin üzerine gri bir akşam çökmüştü. Geceyi, bölgenin sembollerinden ve dağcıların vazgeçilmez durağı olan İsfahan Otel’de geçireceğiz. Lobiden içeri girdiğimizde bizi ekibimizin öncü isimleri Kürşat Öztürk ve Ferhat Ulu karşıladı. Bizden iki gün önce gelip, uzun yıllar güvenlik sebebiyle kapalı kaldıktan sonra nihayet tırmanışa açılan Küçük Ağrı Dağı’nın kış zirvesini başarıyla tamamlamışlardı. Küçük Ağrı, heybetli abisinin gölgesinde kalmış gibi görünse de 3896 metrelik irtifasıyla aslında hiç de “küçük” sayılamayacak, sert bir dağdır. Onların başarısını tebrik edip, taze bilgilerini heyecanla dinledik.

Lobide Toplantı: Gramların Hesabı

Odalarımıza yerleşip tozumuzdan arındıktan sonra, tırmanışın kaderini belirleyecek olan teknik toplantı için lobiye indik. “Ne olur ne olmaz” mantığıyla herkes çadırını getirmişti; ancak 20-25 kiloluk çanta yükünü hafifletmek zorundaydık. Ortaklaşa kullanma kararı aldık; benim geniş çadırım Hakan, Halit ve bana yuva olacaktı.
Erzak hazırlığı için çıktığımız market alışverişinde odak noktamız yüksek enerjili ve “iştah açıcı” gıdalardı. Dağın yükseklerinde iştahın kesilmesi yaygın bir sorundur, bu yüzden sevdiğimiz yiyecekleri seçmek kritikti. Su konusunda ise Hakan ve Halit’e, donma riskine karşı taşınması kolay küçük pet şişelerden stoklamalarını önerdim. Market alışverişini bitirip otele dönüyoruz.

Lobide oturuyoruz ve Sönmez’in faaliyet planını dinliyoruz. Toplantının en can alıcı kısmı, Sönmez Hoca’nın yaptığı açıklamaydı. Jandarma ile yapılan resmi yazışmalar neticesinde, hayalini kurduğumuz kuzey rotasına güvenlik nedeniyle izin verilmediğini öğrendik. Klasik rotaya yönelmek zorundaydık. Akıllardan “İzinsiz geçilemez mi?” sorusu geçse de, Cilo Dağı’nda izinsiz tırmananlara kesilen cezaları ve sorumlu dağcılık etiğini hatırlayarak bu düşünceyi hızla eledik. Risk almanın anlamı yoktu.

Hava raporlarını incelediğimizde sıcaklığın artacağını gördük ancak asıl tehdit rüzgardı. 25 km/saat ve üzerindeki rüzgar, kış tırmanışını bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürebilirdi. Bu sezon zirveyi görebilen tek bir ekibin olması, karşımızdaki rakibin ne kadar ciddi olduğunun kanıtıydı.

Son Dokunuş: Aspirin Mesaisi

Toplantı dağılmak üzereyken Kürşat aspirin alıp almadığımızı sordu. Yanımızda olmadığını söyledik. Yüksek irtifada kan pıhtılaşma eğiliminde olduğundan akışkanlığını arttırmak için aspirinin faydalı olacağını söyledi. Hakan ile birlikte gece vakti Doğubayazıt sokaklarına düştük. Nöbetçi eczaneyi bulup o küçük ama önemli hapları aldığımızda, zihnimizdeki tüm eksikler tamamlanmıştı. Artık sadece biz, ekipmanlarımız ve devasa gölgesiyle Ağrı Dağı vardı.

1. Gün: 3200 Metre – İradenin İlk Sınavı

Ertesi sabah erkenden, zinde bir şekilde uyandık. Kahvaltıda ilk kez denediğim o yumuşacık, krema kıvamındaki İran peyniri damağımda hoş bir iz bıraktı. Tam her şey hazır, Eli Köyü’ne doğru yola çıkacağız derken bir eksik fark ettik: Tarık Abi. Odasına çıktığımızda onu dinlenirken bulduk; meğer hareket saatini bir saat geç sanıyormuş. Bu küçük gecikmeyi de atlatınca, minibüse doluşup Ağrı’nın eteklerine doğru yolculuğumuza başladık.

Saat 10:00

Yürüyüşün ilk dakikalarında her şey yolundaydı. Karnımız tok, uykumuzu almıştık; adeta Ağrı Dağı’nın eteklerinde süzülen birer güvercin gibi neşeliydik. Ancak bir-iki saat sonra eğim dikleşmeye başladığında o “hafiflik” hissi yerini acımasız bir gerçeğe bıraktı. Sırtımdaki çanta, sanki “anneanne evindeki o 30 kiloluk beton yorgan” gibi üzerime çökmüştü. Baskı o kadar şiddetliydi ki başımı çevirmekte bile zorlanıyordum.

Geride kalmaya başlamıştım. Tarık Abi de dizindeki ağrıyla bana eşlik ediyordu. Sis bastırıp ince ince kar serpiştirmeye başladığında, moralimi yüksek tutmak için dilime dolanan o türküyü mırıldanmaya başladım: “Bir kar yağar ince ince…”

Saat 16:00 – Kamp Kurma Mücadelesi ve Gerilen Sinirler

3200 metredeki ana kampa çadır arkadaşlarımla ulaştığımızda tükenmenin eşiğindeydik. Ancak dinlenmek için henüz erkendi; önce hayatta kalacağımız barınağı, yani çadırı kurmalıydık. Çadırı sabitlemek için kar kazıklarımız var ama yine de şiddetli rüzgar nedeniyle taş ile sabitlememiz gerekiyor. Etrafta buza gömülü taşları bulmak ve onları buzun içinden kazma ile sökmek tam bir işkenceye dönüştü. Çadırımın 1.35 metrelik yüksekliği normalde konfor sağlasa da, bu fırtınada rüzgara karşı dezavantaja dönüşmüştü.

Hakan, Halit ve ben çadırla boğuşurken, yorgunluğun getirdiği o yoğun stres yüzeye çıktı. Rüzgar nedeniyle çabalarımızın yeterli olmadığını görünce yanımızda çadırlarının kurulumunu biraz önce tamamlamış olan Ferhat’tan yardım istiyorum. Yorgunluğun vermiş olduğu yoğun duygu durumu Hakan’ı epey etkilemiş olacak ki çadır kurulumu sırasında yoktan yere Ferhat’la kısa süreli bir polemik yaşıyorlar. Yok yere yaşanan kısa süreli bir tartışma, yüksek irtifadaki gerginliğin ilk işaretleriydi. Neyse ki Ferhat’ın yardımıyla çadırı sabitledik ve herkes kendi köşesine çekilince ortam yeniden sakinleşti.

Mutfakta Adrenalin: Alevlerle Dans

Dondurucu soğukta tek isteğimiz sıcak bir şeyler içmek. Çadırın “bagaj” kısmında ocağı kurup tencereye kar doldurduk. O sırada kampa ulaşan Tarık Abi’yi de Sönmez Hoca’nın yönlendirmesiyle bizim geniş çadıra aldık; artık içeride dört kişiydik. Sallama çaylarımızı içip biraz kendimize gelmişken, asıl macera başladı. Çorba hazırlamak için büyük tencereyi çantamdan çıkartıyorum. İçine kar doldurup ocağın üstüne bırakıyorum. Zaman zaman suyun kaynayıp kaynamadığını kontrol etmek için ocak başına dönüşümlü geliyoruz.

Halit suyun kaynamasını kontrol ederken bir anda ocak tüpünün baş kısmından alevler yükseldi. Bir metreye ulaşan alevler karşısında saniyeler içinde karar vermemiz gerekiyordu. Panik yapmadan ocağın üstüne doğru avuçlarımıza aldığımız karı atıyoruz. Tüpün üstündeki alevler söndü ancak ocak halen yandığı ve gaz sızıntısı devam ettiği için tüp tekrar parladı. İkinci bir kar müdahalesiyle nihayet tamamen söndürebildik. Sanırım tüpü kontrol ederken başlığı gevşetmiş ve gaz kaçağına neden olmuştuk.

Yaşadığımız o anlık korku, literatürdeki tabiriyle bizi tam bir “yusuf yusuf” durumuna soktu 🙂 Ocağı tekrar yakmaya cesaret edemedik. Akşam yemeğini kuru gıdalarla geçiştirip, ertesi günün bilinmezliğine doğru erkenden tulumlarımıza sığındık.

2. Gün: 4200 Metre – Gökyüzüne Bir Adım Daha

Sabah 08:00 – Kampın Ritmi

Güne, komşu çadırlardan birinden yükselen hafif bir müzik sesiyle başladık. Dağda sabahlar, herkesin kendi iç dünyasında kahvaltısını yapıp yavaşça toplanmaya çalıştığı sessiz ama telaşlı anlardır. Dün gece bize o korku dolu anları yaşatan ocağımı, tüpümü ve birkaç parça kirli kıyafeti, dönüşte almak üzere 3200 kampında bıraktım. Artık her gramın hesabını yapma vaktiydi. Yolumuza Halit’in ocağıyla devam edecektik.

Hedefimiz, zirve öncesindeki son durak olan 4200 metre kampıydı.

İrtifa ve İnsan: Aspirin ve Su Meselesi
Yola çıkmadan önce yüksek irtifada koyulaşan kanı dizginlemek için bir aspirin attım ağzıma ve susuz yuttum. Hakan da aynısını yapıp benden su istedi. “Yut gitsin” dedim. Bu küçük diyalog, yorgunluğun getirdiği o anlık tahammülsüzlüğün bir yansımasıydı aslında. Hakan bir bardak suyu esirgediğimi düşünüp bozulsa da, aklımda sadece alışveriş yaparken defalarca yinelediğim “Su alın” uyarısı yankılanıyordu. Marketten alınan pet şişe su sadece susuzluk gidermek için değil, gece eksi derecelerde ve fırtınada çadırın konforundan ödün vermeden tahliye ihtiyacını gidermek (evet, o şişe içeride iş görür) için de hayati bir lojistik parçaydı.

İrtifa Paradoksu: Neden Nefes Nefese Kalıyoruz?
İlginçtir ki, çantamdaki yük azalmasına rağmen sanki her adımda daha da ağırlaşıyordu. Küçük bir adım bile beni nefes nefese bırakmaya yetiyordu. Genelde “yukarıda oksijen az” denir, ancak işin aslı biraz farklıdır:

Havadaki oksijen oranı yükseklerde de aynıdır (%21). Fakat atmosfer basıncı düşük olduğu için oksijen molekülleri daha seyrektir. Deniz seviyesindeki bir nefesin verdiği oksijeni alabilmek için, vücudun çok daha hızlı nefes alıp vermesi, kalbin ve akciğerlerin iki kat daha fazla mesai yapması gerekir.

Saat 16:00 – Son Kamp
Tam vaktinde, saat 16:00 gibi 4200 metreye ulaştık. Şansımıza hava dünkünden daha dost canlısıydı. Rüzgarla boğuşmadan çadırımızı kurup içine sığındık. Zirve gecesi için enerji toplamamız gerekiyordu. Hızlıca bir şeyler atıştırıp, gece yarısı başlayacak olan o büyük randevu için uyku tulumlarımıza gömüldük.

Zirve Günü: İrade, Buz ve Cehennem Deresi

Saat 01:00 – Uzay Mekiği ve Sıcak Tulumlar
Alarmın sesiyle karanlığa uyandım. Çadırın içindeki yoğun nem, tulumlarımızın üzerini sırılsıklam bir örtü gibi kaplamıştı. Arkadaşlarıma seslendim ama derin bir sessizlik hakimdi. Kendi kahvaltımı yaparken birer birer uyandılar; ancak dağ ilk firelerini burada vermeye başladı. Halit bacaklarındaki şiddetli ağrıdan, Tarık Abi ise dizinden dolayı devam edemeyeceklerini söylediler. Kimseyi gelmesi için teşvik etmeye çalışmıyorum. Çünkü benim de durumum pek parlak değildi; bıraksalar olduğum yerde iki gün uyuyabilirdim. Ancak içimdeki o görünmez motor çoktan çalışmaya başlamıştı.

Hakan, Halit’in daha teknik olan ayakkabı ve eldivenlerini ödünç aldı. Hızla kahvaltımızı yapıp dışarı fırladık. Zirve yolculuğu, bir uzay mekiğinin fırlatılış anına benzer. En zor safha, “yerçekiminden” yani o konforlu uyku tulumundan koptuğunuz ilk andır. Dünyanın çekim alanından ne kadar hızlı çıkarsanız yani sıcak uyku tulumundan ne kadar hızlı ayrılırsanız o kadar iyidir. Ondan sonrası artık yörüngeye girmek için yakıt tanklarını (yorgunluğu) arkada bırakıp ufak itişlerle yol alma vaktidir.

Karanlıkta Mehteran Yürüyüşü
Neden gece tırmanıyoruz? Çünkü dağda hava öğleden sonra bozmadan zirveyi görüp inmek gerekir. Ayrıca gece düşük sıcaklıkta stabilize olmuş karda çığ riskini bir nebze düşürmüş oluruz. Yola çıktığımızda tempom bir Mehteran yürüşünü andırıyordu: İki adım at, dur, nefeslen ve kafayı kaldırıp önü-arkayı kontrol et… Hakan, kondisyonu çok daha iyi olmasına rağmen bu tempoya uyum sağlayarak arkamdan ayrılmadı.

Dik eğimlerde, krampon kullanımının iki temel ekolü arasında mekik dokuyorduk:

Fransız Tekniği (Pied à Plat): 45 dereceye kadar ördek yürüyüşü, daha dikleşen etaplarda ise ayakların çaprazlandığı o zarif “reverans” adımları. Temel amaç, kramponun tüm dişlerini zemine temas ettirmektir.

Alman Tekniği (Front Pointing): Eğim 65 dereceyi aştığında artık taban basamazsınız. Kramponun en öndeki iki dişini buza saplayarak, baldırlara binen muazzam yükle “parmak ucunda” yükselirsiniz.

Kış tırmanışında karın sertliği kaderinizi belirler. Sert kar, en öndekinin açtığı izlerin birer merdiven basamağına dönüşmesini sağlar. Yumuşak karda ise her adımda geri kaymak, enerjinizi adeta bir kara delik gibi emer.

Soğuğun Gerçek Yüzü: Aydın Abi’nin Vedası
Gün ağarırken dondurucu soğuk kemiklerimize işliyordu. Hakan’ın defalarca “üşüyorum” demesinin ardında aslında “dönelim” arzusu yatıyormuş; bunu çok sonra anlayacaktım. Güneş doğarsa belki biraz ısınabiliriz dedim. Hareket halinde olduğum zaman vücudum ürettiği ısı bana yetiyordu. Ama kısa süre durakladığımız anlarda ben de üşüyerek acı çekiyordum.

Tam o sırada yukarıdan gelen Aydın Abi ile karşılaştık. Grubun en dayanıklılarından biri olmasına rağmen, eldivenindeki küçük bir deformasyon yüzünden parmaklarını ısıtamıyordu. Parmaklarındaki his kaybını gösterdiğinde durumun ciddiyetini anladık. “Soğuk ısırması” (frostbite) ihmale gelmez; Aydın Abi zirveye ramak kala rasyonel olanı yaptı ve geri döndü. Daha sonra öğrendik ki parmağındaki kararma haftalarca sürecek bir tedavinin habercisiymiş.

Bu durum bize dağcılığın o sarsılmaz altın kuralını hatırlattı: Dağcılık; zihinsel hazırlık, fiziksel güç ve kusursuz ekipmandan oluşan üç ayaklı bir sehpadır. Bir ayak kırılırsa, zirve hayal olur.

Saat 10:30 – Cehennem Deresi: Buz ve Hüzün Arasında
Zirveye doğru yükselirken, dağın en kritik ve psikolojik olarak en ağır noktasına, Cehennem Deresi’ne ulaşıyoruz. Burası sadece fiziksel bir engel değil, aynı zamanda dağcılık tarihimizin derin bir yarası. 2000 yılında, Nasuh Mahruki liderliğindeki ekipte yer alan Atlas Dergisi yazarı İskender Iğdır’ı talihsiz bir kazada kaybettiğimiz yer tam da burası.

Önümüzde, azami dikkat ve teknik malzeme gerektiren 20-25 metrelik keskin bir yan geçiş uzanıyor. Bu irtifada mevsimlerin hükmü yoktur; zemin dört mevsim boyunca masmavi bir buz kütlesiyle kaplıdır. Eğer taze kar yağışı azsa, burası “cam buz” dediğimiz, pürüzsüz ve ölümcül bir buzula dönüşür.

Kramponsuz geçilmesi imkansız olan bu hat, hata kabul etmez. Krampon dişleriniz buza tutunsa bile, en ufak bir denge kaybında kendinizi yüzlerce metrelik boşluğa doğru hızlanırken bulabilirsiniz. Böyle bir anda tek kurtuluşunuz, milisaniyeler içinde kazmanızı buza saplayıp kendinizi durdurmaya çalışmaktır. Cam buzun üzerinde kramponlarımızın çıkardığı o tiz, metalik sesi dinleyerek Cehennem Deresi boğazını büyük bir konsantrasyonla geride bırakıyoruz.

Artık son 150 metredeyiz. Eğim biraz daha dikleşse de, zirvenin kokusunu almak yorgunluğumuzu unutturuyor. Heyecanımız, gökyüzünün o en yüksek noktasına yaklaştıkça kalbimizde bir ritim bozukluğu gibi atmaya başlıyor.

Saat:11:00 – Zirve: Bulutların Üzerinde Beş Dakika

Vücudum artık isyan etmeye başlıyor. Midemdeki o amansız bulanma ve yükselen kusma isteği, yüksek irtifanın (AMS – Akut Dağ Hastalığı) açık birer habercisi. Çok kısa bir sürede, çok hızlı irtifa aldık; vücudum bu yeni dünyaya “aklimatize” olmakta zorlanıyor. Normalde bu belirtiler, dağın size “İn!” deme şeklidir. Ancak zirve platosuna o kadar yakınız ki, zihnim vücudumun feryatlarını kısa bir süreliğine susturmayı başarıyor. Durumumun henüz kritik olmadığını tartıp, her adımı dikkatle izleyerek yola devam ediyorum.

Zirve platosuna adım attığımızda güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz: Mehmet Yaldız, Mehmet Güngör ve Esin Handal orada! “Hacı hacıyı Mekke’de, dağcı dağcıyı zirvede bulurmuş” sözünün hakkını vererek, dondurucu rüzgarın ortasında kısa bir selamlaşıyoruz. Ve son birkaç adım… Saat 11:00 itibarıyla Türkiye’nin çatısında, 5137 metredeyiz.

Elimdeki flamalardan birini hırçın rüzgara kaptırınca, Mehmet Güngör Abi ile birlikte Adım Adım flamasını sıkıca kavrayıp gökyüzüne açıyoruz. O sırada arka planda, düşük yerçekimli bir gezegende, ayda yürür gibi ağır ve vakur adımlarla çerçeveye giren Sönmez Hoca… Bu eşsiz manzara, tüm yorgunluğu ve mide bulantısını bir anlığına siliyor. Zirve keyfimiz sadece beş dakika sürüyor; tebriklerimizi ve kutlamalarımızı rüzgarın uğultusuna emanet edip, fırtınaya yakalanmamak için hızla inişe geçiyoruz.
Fotoğraflarda hava her ne kadar pırıl pırıl ve sakin görünse de, kadrajın dışındaki gerçeklik bambaşka. Zirve, bizi misafir etmekten ziyade nezaketle ama hızla uğurlamak ister gibi esiyor. Rüzgar o kadar şiddetli ki, burada dakikalarca çakılı kalmamız imkansız. İnsan tırmanırken fark etmiyor ama zirveye ulaşmak, o fırtınanın göbeğinde yerini korumaktan çok daha kolay. Hakan’dan aceleyle birkaç fotoğrafımı çekmesini rica ediyorum; parmaklar dondurucu soğukta deklanşöre basmakta bile zorlanıyor.

Zirve fotoğrafı çektirirken dikkat edilecek konular:

Zirvede oksijen o kadar azdır ki, beyniniz sadece hayatta kalmaya odaklanır; estetik kaygılar tamamen uçar gider. Eğer aşağı indiğinizde “Ben orada ne yapmışım?” demek istemiyorsanız, şu birkaç maddeyi zihninize kazıyın (benim fotoğraflarıma bakıp ibret alabilirsiniz 🙂):

  • Nolur kazmayı kazma gibi tutma 🙂 Kazmanın bilekliğini olması gerektiği gibi bileğine geçir. Ucunu yan tarafa bakacak şekilde (teknik duruş) konumlandır. Fotoğrafta bir dağcı gibi görünmek iyidir.
  • Mont cebinden telefon çıkarırken astarın dışarı fırlamış olabilir, bir kontrol et be birader!
  • Kaskını düzelt, gözlüklerini kısa bir an için çıkar ki kim olduğun anlaşılsın. Yoksa fotoğraflarda “Ninja Kaplumbağa Donatello” gibi çıkman işten bile değil!
  • Sümüğüne sahip çık! Evet, iğrenç ama gerçek; o dondurucu rüzgarda burnunun aktığının farkına bile varmayabilirsin. Fotoğrafı çekmeden önce bir kontrol et ya da bir zahmet siliver. Yoksa ömür boyu saklayacağın o epik zirve karesinde, burnundan sarkan o “buz sarkıtı” senin karizmandan daha çok dikkat çekecektir. Şanlı bir dağcı mısın yoksa eriyen bir kardan adam mı, buna sen karar ver!

Son olarak ben ettim siz etmeyin bunları kendinize… 🙂

Zirve fotoğrafı çektirirken dikkat edilecek konular:
Ağrı Dağı zirvesinde oksijen azlığı ve yorgunluğun yüze vurduğu o anlar.

Fırtınadan Kaçış: 21 Saatlik Maraton

Zirvenin coşkusu kısa sürdü; 4200 kampına indiğimde karşılaştığım manzara şoke ediciydi. Fırtına çadırımın kazıklarını sökmüş, evimiz neredeyse uçup gitmek üzereyken yarısı havada asılı kalmıştı. Normalde bir gece daha dinlenmeyi planlıyorduk ancak saatte 80-100 kilometre hıza ulaşacak bir fırtınanın yolda olduğunu öğrendik. Hızlı bir kararla kampı topladık ve inişe geçtik.

Ekibin çoğu kar üzerinde “popo üstü” kayarak hızla irtifa kaybediyordu. Ben ise sırtımdaki o devasa yükle denge kuramadığım için yürüyerek inmek zorunda kaldım. Tarık abi de dizinin ağrıması nedeniyle benimle geride kalıyor. Aydın abi dinç olduğu için önden gidiyor. 3200 kampına uğrayacak ve oraya bıraktığımız eşyaları alıp devam edecek. Önden giden hızlı grubu bekletmemek ve çok geç kalmamak için elimizden geldiğince acele ediyoruz. Bu nedenle Aydın abinin benim eşyaları da alacağını düşünüp kampa uğramadan geçiyoruz. O da benim kampa uğrayıp eşyalarımı alacağımı düşünmüş. Bu iletişim eksikliği nedeniyle orada parlayan ocağımı ve ufak bir iki eşyamı bırakmış oluyorum. Neyse sağlık olsun. Bu arada önden giden Aydın abi karanlıkta yolunu şaşırıp Eli köyü yerine başka bir köye ulaşmış. Daha sonra bir araba kiralayarak Eli köyüne geldi.

Biz Sönmez Hoca’nın GPS cihazıyla ilerliyoruz. Ay ışığı olmadığı için zifiri karanlıkta kafa lambalarımız önümüzü aydınlatıyor. Gideceğimiz yönü biliyoruz ama arazide olduğumuz için gittiğimiz yer düz bir alan değil, patika yok. Yolumuz üzeri karşımıza 20-30 metrelik derinliği olan bir vadi çıkıyor. Sırt çantamız ile vadiye inip kaya tırmanışı yaparak vadiyi geçiyoruz. Eli Köyü’ne ulaştığımızda saat 23:00’ü gösteriyordu. Gece 02:00’de başlayan ve tam 21 saat süren bu devasa faaliyet, bedenimizi iflasın eşiğine getirmişti.

Ayaklarım hiç dinlenmeden 21 saat o ağır botların içinde adeta “haşat” olmuştu. Sağ ayak baş parmağımda kan toplanmış (Sonradan doktora gidip iğneyle içindeki kanı boşalttırdım ama 2 hafta içinde tırnağım kararıp düştü. 8 ayda yeni tırnak çıktı ve eski haline döndü neyse ki).

Önceden haber verdiğimiz bizi bekleyen minibüse atlayıp Doğubeyazıt ilçe merkezine doğru yol alıyoruz. İlçe merkezine vardığımızda otele malzemelerimi bırakıp içecek bir şeyler almak için dışarı çıkıyorum. O saatte bir Tekel bayisi açık… İçerideki yaşlı amca dağcı kıyafetleri ile çok yorgun halimi görünce şaşırıyor. Susuzluktan içim yanıyordu; canım deli gibi tuzlu bir ayran çekiyordu. Ayran var mı diye soruyorum. Şaşırıyor biraz. Sanırım şaka yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyor. Gerçekten milli içkimize ihtiyacım var. Susuzluğumu giderecek tek şey bu. Ayran yokmuş. Su aldım. Susuzluğumu gideriyorum. Ne yanmış içim be…Otele döndüm, tulumuma değil bu kez yumuşak bir yatağa uzandım ve dünyanın en huzurlu uykusuna daldım.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra şehir gezisine çıkıyoruz. İshakpaşa Sarayı’nı ziyaret ediyoruz. Avlusunda gördüğüm hoşuma giden bir kare yakalıyorum. İshakpaşa sarayı ile ilgili daha fazla fotoğrafı Doğu Gezisi yazımda bulabilirsiniz.

Dönüş yolu yine Latif abinin taksisi ile Doğubeyazıt’tan Kars’a doğru.

Herkesin üstünde tatlı bir yorgunluk var. Camdan dışarı bakıyorum. Yaklaşık bir saattir yoldayız ama Ağrı Dağı tüm ihtişamıyla hala önümüzde duruyor ve hiç küçülmüyor. Kulaklarımda Ağrı Dağı Efsanesi’nin müziği çalıyor. Bir çok anı biriktirdim, anılar gözlerimin önünden geçiyor. Dağın etrafında dolanan, çekiminden kaçamayan küçük bir uydu gibi hissediyorum..

Bir Yorum Yazın