Tag

Dağcılık

Browsing

Dağcılık – Tırmanış Ekipman ve Malzemelerim Envanteri:

Son Güncelleme: Mayıs 2026

Burada ekipmanlarımı görsel olarak listeledim. Aktiviteye çıkmadan önce göz atıp bir şey unutmadığımdan emin oluyorum. Ayrıca belki sizin alışverişlerinize de fikir olur diye kendi yorumlarımı ekledim.

Dış Giyim

Image: Name: Model: Description:
Mont Mont The North Face Himalayan Parka

Gerçekten efsane bir mont. Tunç Fındık’ın dediği gibi “Sekiz binlik hırka”! Soğukta inanılmaz güven veriyor. Keşke birkaç tane edinip dönüşümlü giyebilsem. Benim için vazgeçilmez.

Pantolon Pantolon The North Face M Trekker Convertible

Gerçek Bir Yol Arkadaşı. Boyunu paçalarından katlayarak ayarlayabildiğiniz, istediğiniz an fermuarlarıyla bir şorta dönüştürebildiğiniz o nadir tasarımlardan biri. Günümüzde bu kadar fonksiyonel detaylara rastlamak gerçekten zor. Zirve tırmanışlarının ardından bu pantolonu defalarca şorta çevirip kendimi serin sulara bıraktığım çok oldu. UPF güneş koruması ve Quickdry hızlı kuruma teknolojisiyle birleşince, benim için “mükemmel” tanımının karşılığı haline geldi. İki tane almıştım ama keşke çok daha fazla alsaydım; çünkü böylesine işlevsel modeller artık maalesef zor bulunuyor.

Teknik Ceket 1 Teknik Ceket 1 The North Face – Torre Egger Futurelight

Gore-Tex yerine North Face’in kendi geliştirdiği Futurelight astar kullanılmış. Testlere göre üç kat daha iyi nefes alabilirlik sunuyor ve tamamen su geçirmez. Kol uçlarındaki velcro bantlar eskiden çabuk yıpranırdı, bu modelde onu da geliştirmişler, çok iyi olmuş.

Teknik Ceket 2 Teknik Ceket 2 The North Face Observatory

Gore-Tex membranın yanı sıra, hardshell cekette olması gereken tüm özellikleri sunuyor. Kollarınızı kaldırınca yukarı toplanmıyor, kask uyumlu başlığı tek elle ayarlanabiliyor ve koltuk altı fermuarları sayesinde içerideki nem hızlıca tahliye edilebiliyor.

İç ve Orta Katmanlar

Image: Name: Model: Description:
Üst İçlik 1 Üst İçlik 1 The-North-Face-Hybrid

Soğuk havalarda en çok zorlandığım konu, hem hareket ederken üşümemek hem de terledikten sonra üşütmemek oluyor. Bu içlikte kullanılan HyActive iplikler gerçekten fark yaratıyor. Tırmanış veya uzun yürüyüşlerde teri çok hızlı dışarı atıyor, buna rağmen sıcak tutmaya devam ediyor. Dikişsiz yapısı sayesinde uzun süre sırt çantasıyla hareket ettiğimde bile sürtünme ya da tahriş yaşamadım. Çok hafif, üzerimde yokmuş gibi hissettiriyor. Hızlı kuruma özelliği özellikle kamp alanında çok işime yaradı. Ayrıca koku tutmaması da uzun aktivitelerde büyük avantaj. Benim için orta ve üst katmanların altında güvenle giyebileceğim, neredeyse dört mevsim kullanabileceğim bir içlik oldu. O kadar rahat ki bazen evde bile giymek istiyorum.

Üst İçlik 2 Üst İçlik 2 BlackSpade

Yerli üretim bu termal içlik gerçekten başarılı. Hem sıcak tutuyor hem de teri hızla dışarı aktarıyor. Dağda yanınızda mutlaka olmalı.

Balaklava 1 Balaklava 1 Marmot Super Hero

Ürünün sıcak tutma performansı oldukça başarılı ve rüzgarı kesme konusunda harika bir iş çıkarıyor. Ancak ağız ve burun bölgesindeki kumaşın nem transferi (moisture-wicking) performansı beklentilerimin altında kaldı. Yoğun nefes alışverişi gerektiren aktivitelerde, bir süre sonra nefesle birlikte oluşan nem kumaşın içinde hapsoluyor. Bu durum, o bölgede ıslak ve soğuk bir his yaratarak genel kullanım konforunu ciddi manada düşürüyor. Ürünün bu kısmında hızlı kuruyan (fast-drying) özel bir kumaş yapısının ya da plastik hava tahliye panellerinin kullanılması çok daha iyi bir çözüm olabilirmiş. Satın alma aşamasında kendi araştırmanızı yaparken bu detayı göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim.

Balaklava 2 Balaklava 2 Friendly Swede

Kayak için oldukça konforlu. Dağcılık için tasarlanan Arctic modelini de aklımda tutuyorum. İsveçlilerin işi belli oluyor.

Polar Eldiven Polar Eldiven The North Face Etip Pamir Windstopper

Etip ismi, işaret parmağındaki dokunmatik ekran uyumunu ifade ediyor ama ben bu özelliği pek verimli kullanamadım. Telefonu eldiveni çıkarmadan kullanma fikri güzel olsa da bende pek çalışmadı. Onun dışında rüzgârı kesen Gore Windstopper teknolojisi ve yağışa dayanıklı DWR kaplama gayet başarılı. Avuç içi ile işaret ve orta parmaklardaki kaymaz paneller baton tutuşunu güvenli kılıyor ve telefonun elden kaymasını da azaltıyor. Genel olarak eldivenler rahat ve ele iyi oturuyor.

Dış Eldiven Dış Eldiven The North Face Nuptse Mitt

Nuptse Mitten hafif ama çok sıcak tutuyor. Rüzgârı kesmesi ve deri avuç kısmıyla sağlam tutuş sağlaması hoşuma gitti. İç astarı yumuşak, uzun süre kullanımda da rahat.

Kayak Eldiveni Kayak Eldiveni Reusch Lech R-Tex XT Freeride

Su geçirmeyen, kaliteli bir kayak eldiveni. Eli ev ortamındaki gibi sıcak tutuyor ama nefes alabildiği için terletmiyor. Aktivitelerde el becerimi kısıtlamadan hassasiyet sağlıyor. Doğru bedeni seçmek önemli. Ayrıca manşetteki tek elle ayarlanabilen kordon, bileği sıkılaştırarak eldivenin sabit kalmasını sağlıyor. O kadar rahat ki çıkarmak istemiyorsun. Alman kalitesi kendini belli ediyor.

Polar Polar The North Face Radium High-Loft

Bu ürün, Polartec’in en sıcak kumaşlarından biri olan Thermal Pro® High Loft’tan üretilmiş. Maalesef artık piyasada bulmak oldukça zor. Bazen markalar böyle üst düzey parçaları “yanlışlıkla” çıkarıyor, sonra da üretimini durduruyor; nedenini gerçekten anlamıyorum. Kolların alt kısmı ve yakada kullanılan Polartec Power Stretch kumaş ise işin yıldızı. Vücudun en fazla ısı üreten bölgelerinden nemi hızlıca uzaklaştırarak hem aşırı terlemeyi önlüyor hem de istenen seviyede sıcak tutuyor. Diğer polarlara göre en büyük avantajı hafif olması ve katlandığında çantada çok az yer kaplaması. Hedef kitlesi dağcılar olduğu için bütün olumlu özellikler bu üründe bir araya gelmiş diyebilirim. Tabii diğer polarlar da sizi sıcak tutacaktır, ancak mutlaka nefes alabilirliğini sorgulayın. Eğer dış katman olmadan tek başına giymeyi düşünüyorsanız diğer modeller daha uygun olabilir. Ben genellikle teknik ceketin altına orta katman olarak tercih ediyorum. Bölmeli yapısı sayesinde nefes alması çok rahat ve konforlu. Faaliyete giderken tek başına giydiğimde ise tüylü haliyle resmen pofuduk ayı gibi görünüyorum, yolda herkes sarılmak istiyor 🙂

Ayakkabılar ve Botlar

Image: Name: Model: Description:
Dağ Botu Dağ Botu Scarpa Mont Blanc GTX

6000m’lik dağlar için olan kendinden tozluklu Phantom modelini almak istiyordum ancak o model uzun ince boğaza sahip ve benim kalın baldırımlarıma uygun gelmedi, bacağımı sıktığı için istememe rağmen bu modeli tercih ettim, memnun kaldım. İtalyanlar ayakkabı konusunda hayal kırıklığı pek yaşatmıyor. Normal ayak numaranızdan 1 numara büyük almaya dikkat edin, gerçi istediğiniz numarayı stokta bulmak da hep mesele!

Hiking Botu Hiking Botu Salomon Quest 4D GTX

Salomon gerçekten harika iş çıkarmış; adeta kayak malzemesi gibi sağlam! Markaya özgü Contagrip tabanı var. Kayalardan ayağı koruması, rahat yürüyüş sağlayacak esnekliği ve malzeme kalitesiyle beni fazlasıyla memnun etti. Uzun yıllar kullandım. Tek sıkıntım doğa yürüyüşlerinde fazlasıyla kayması. Altı aşındığı için mi böyle oldu diye düşündüm ama ilk zamanlarında da aynı sorun vardı. Vibram taban böyle değildi vibraam toprağam bu konuda daha başarılı sanki.

Tur Kayağı Botu Tur Kayağı Botu Roxa X-Face 120

Tur kayağı botunda en kritik nokta, ayağı tam olarak sarması ama asla sıkmamasıdır. Hani hep bir numara büyük alın tavsiyesi verilir ya burada geçerli değil bu. Eğer çok dar bir bot seçerseniz kan dolaşımını engeller; öte yandan en ufak bir boşluk kalması bile manevra kabiliyetini zorlaştırır ve sürtünmeye yol açar. Bu yüzden botu satın alırken mağazada acele etmeyip, en az 1-2 saat ayağınızda bekletmeniz önemlidir. Gün içindeki doğal ayak şişlikleri sizi yanıltabilir. Ben ilk botumu sabırsız davranıp biraz dar almıştım; dağda sadece bir saatlik kullanımdan sonra kan dolaşımım durma noktasına geldi ve botları ayağımdan acı içinde çıkarmak zorunda kaldım ve botu daha sonra değiştirdim. Ancak bunun tam tersi de kötü: Yani botun içinde kalan ufak bir boşluk, tırmanışta ve inişte kayış kontrolünü zorlaştırabilir ve çorapla sürtünmeden dolayı parmaklarda yaralar açabilir. Buradaki en büyük sır şu: Bu botu sadece kaymak için değil, saatlerce dik yamaçları yürüyerek tırmanmak için de alıyorsunuz. Yürüyüş süresi uzadıkça, kan akışından dolayı ayağınızın bir miktar şişeceğini asla unutmayın. Kağıt üzerinde küçük gibi görünen bu detaylar, dağda geçireceğiniz günün konforlu bir maceraya mı yoksa bir kabusa mı dönüşeceğini belirleyen en önemli unsurlardır.

Kaya Tırmanış Ayakkabısı Kaya Tırmanış Ayakkabısı Scarpa Force X

Alt tabanı alışıldık bombeli yapıda değil, daha çok düz bir formda. Performanstan ziyade konforu öne çıkaranlar için uygun bir model. Ayrıca uzun süre ayağınızda kalmayacaksa, örneğin tırmanış sonrası bir sonraki denemeye kadar cırt cırtları açarak ayaklarınızı hızlıca rahatlatma imkânı sunuyor.

Çantalar

Image: Name: Model: Description:
Kamp Çantası Kamp Çantası Deuter Air Contact Pro 60 + 15 Litre

Deuter Air Contact Pro 60+15’in boş ağırlığı yaklaşık 3 kilo ve 30 kiloya kadar yük taşımaya uygun. Erkekler için en az 80 litre ya da 70+15 hacim tercih etmek daha avantajlı olabilir. Genel olarak memnunum ama zaman zaman daha fazla litreye ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. Eved.

Yürüyüş Çantası Yürüyüş Çantası Deuter Speed lite

Sadece 500 gramlık boş ağırlığıyla inanılmaz hafif. Genelde aklimitizasyon tırmanışında, kamptan kampa veya son zirve çıkışında kullanıyorum. Yan tokalarına baton ya da kazmayı da fena sayılmayacak şekilde sabitlemek mümkün.

Transfer Çantası Transfer Çantası The North Face Duffle Bag

Small ve Large boylarını sıkça kullanıyorum. Small modeli 52×32,5×32,5 cm ölçülerinde, 50 litre hacimli ve gerektiğinde hacmi azaltılabiliyor. Normal seyahatlerde de kullandım, kabinde sorun yaşamadım ama tamamen dolduğunda bazı havayolları sıkıntı çıkarabilir. Balistik naylon malzemesi sayesinde yıpranması çok zor, üzerinde kırılacak toka, teker ya da tutamak olmadığı için tam anlamıyla evladiyelik. Kargocuların her türlü fırlatmasına dayanıklı. Severek kullandığım, uzun ömürlü bir çanta.

Tur Kayağı Çantası Tur Kayağı Çantası North Face Patrol 34

Kayak turlarımda kullandığım bu model maalesef beklentimi karşılamadı. NorthFace’in yukarıda övdüğüm transfer çantasının aksine, bunda toka dişi var ve kısa sürede kırıldı, alt kısmından dikiş attı. Malzeme kalitesi düşük bir seriye denk geldim sanırım, ne yazık ki hayal kırıklığı oldu bende.

Tırmanış İp Çantası Tırmanış İp Çantası Beal Combi Pro 80 Siyah İp Çantası

Çantanın açılış şekli tam istediğim gibi, kullanımı çok pratik. 80 litrelik hacmiyle 80 metrelik ipi ve yanına birkaç malzemeyi de rahatlıkla alabiliyorum. Gerçekten işimi kolaylaştırıyor.

Teknik Malzemeler

Image: Name: Model: Description:
Emniyet Kolonu Emniyet Kolonu Black Diamond XENOS

Ön dişli bel ve bacak tokalarını hızlıca ayarlayabilmek büyük kolaylık sağlıyor. Ekipmanımı güvenle taşıyabiliyorum. 460 gram ağırlığıyla taşınması kolay, uzman serisi olarak ciddi performans sunuyor. Kısacası, zorlu buz ve karma tırmanışlar için güvenilir ve rahat bir seçenek.

Ekspres Set Ekspres Set Black Diamond Posiwire

Black Diamond Posiwire ekspres seti 6’lı. Genelde 2 set alıp 12 ve üzeri kullanma tercih edilmeli, ama bütçe kısıtlıysa 1 setle başlayıp zamanla en az 10 ekspresi tamamlamak da mantıklı.

Dinamik İp 60 metre Dinamik İp 60 metre EDELRID Tommy Caldwell Eco Dry ColorTec 9.3mm

Renk kodlu ColorTec sistemi, ipi düzgün ve güvenli bir şekilde kullanmayı kolaylaştırıyor. İki renkli, bu sayede ipin orta kısmı geldiğinde kolayca anlayabiliyorum.

Lanyard Lanyard Petzl Dual Connect Adjust Lanyard

Ayarlanabilir kol sayesinde istasyona bağlanmak hem kolay hem de çok rahat.

İniş ve Emniyet Alma Aleti 1 İniş ve Emniyet Alma Aleti 1 GriGri+

Şu an favori emniyet aletim bu. Geliştirilmiş kol tasarımı ip kontrolünü çok daha akıcı hale getiriyor ve anti-panik özelliği özellikle daha az deneyimli tırmanıcılarla emniyet alırken ekstra güvenlik sağlıyor. Klasik bir ATC’ye göre biraz daha ağır olsa da sunduğu konfor ve güven hissi buna kesinlikle değiyor. Kesinlikle tavsiye ederim! **Artıları:** * Çok akıcı ve hassas ip kontrolü * Anti-panik sistemi sayesinde yüksek güvenlik * Hem emniyet almada hem de inişlerde çok başarılı * Dayanıklı yapı kalitesi **Eksileri:** * Normal ATC’ye göre biraz daha ağır (ama benim için buna değer) * Özellikle hızlı boş ip verirken tamamen alışmak biraz zaman alabiliyor

İniş ve Emniyet Alma Aleti 2 İniş ve Emniyet Alma Aleti 2 Black Diamond ATC

Emektar dost! Şu an tırmanışlarımda ağırlıklı olarak GriGri+ kullansam da, Black Diamond ATC emniyet aletim her zaman kemerimdeki yerini koruyor. Yıllar süren maceralar ve binlerce metrelik tırmanıştan sonra beni bir kez bile yarı yolda bırakmadı. Özellikle gram hesabının yapıldığı yerlerde hala vazgeçilmezim. Sadelik ve hafiflik arayanlar için muazzam bir alet. Farklı ip kalınlıklarıyla uyumlu çalışıyor; ip verme ve indirme süreçleri oldukça akıcı. GriGri gibi destekli frenleme veya anti-panik özellikleri olmasa da, “yıkılmaz” yapısı ve hafifliği onu hem harika bir yedek hem de tecrübeli tırmanıcılar için birincil seçenek yapıyor. Artıları & Eksileri: Artıları: Ultra hafif, uygun fiyatlı ve bozulacak hiçbir parçası olmayan sağlam tasarım. Eksileri: Fren desteği olmadığı için emniyetçinin çok daha dikkatli olmasını gerektirir. Sonuç: BD ATC, her dağcının çantasında bulunması gereken gerçek bir klasik. Belki “yüksek teknoloji” değil ama sunduğu güven ve çok yönlülük onu eşsiz kılıyor. Bunca yıla ve yıpranmaya rağmen hala ilk günkü gibi çalışıyor. Tam bir efsane!

Krampon Krampon Grivel G22

Adım garavel bul beni 🙂 Giymesi çin işkencesi gibi zor kramponlardan sonra bu ürünün giyme kolaylığı büyük konfor getiriyor. Çamur veya kar kalıntısıyla saklanan kramponların ömrü kısalır. Temizledikten sonra paslanmaması için kurulayarak saklamaya özen gösterilmelidir.

Yürüyüş Kazması Yürüyüş Kazması Black Diamond Raven

Standart kazma… Bu ürün bana hep rahmetli Barış Manço’nun şarkısını hatırlatıyor: Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama Gün gelir sapın ucuna olursun kazma, kazmaaaa, kazmaaa

Kask Kask Petzl Elios

Hafif ve hava deliklerinin açılabilmesiyle havadar bir kask. Çene tokasını ayarlamak çok rahat. Fiyatı da uygun olduğu için belediye dağıtmış gibi herkesin kafasında bundan var işte.

Diğer Ekipmanlar

Image: Name: Model: Description:
Google Google Julbo Eris

Tırmanışlarda oldukça konforlu bir kullanım sunuyor. Ancak Cat 3 modeli ışığı fazla kırdığından kayak sırasında görüşüm kararıyor. Bu nedenle kayak için düşünüyorsanız daha düşük kategori bir cam tercih etmek gerekiyor.

Kürek Kürek Black Diamond Deploy 3

En çok katlanır sap özelliği güzel, bu sayede sırt çantasında kolay taşınıyor.

Tozluk Tozluk Black Diamond Frontpoint

Kayalık, kar ve buzda ayağa tam oturuyor, kayma ya da açılma yapmıyor. Su geçirmemesi ve nefes alabilir yapısı da uzun faaliyetlerde büyük avantaj sağlıyor. Özellikle krampon ve sert botlarla uyumu çok başarılı, bileği sıkıca sarıyor ve fermuar/bağlama sistemi pratik. İlk başta biraz sert gibi dursa da kullandıkça ayakla uyum sağlıyor.

Baton Baton Black Diamond Trail Shock Compact

Kompakt yapısıyla taşıması oldukça rahat. Ancak muadillerine göre fiyatı biraz yüksek. Trekking batonlarının çabuk yıpranan ekipmanlar arasında olduğunu düşününce bu kadar bütçe ayırmak konusunda kararsız kaldım. Belki de “nasıl olsa yenilemek gerekecek” diyerek daha uygun fiyatlı ve idare eder bir model tercih edilebilir.

Güneş Gözlüğü Güneş Gözlüğü Julbo Instinct

Julbo Instinct, değişken ışık koşullarına hızlı uyum sağlayarak her ortamda ideal ışık geçirgenliği sunuyor. Böylece bulutlu, sisli ya da güneşli havalarda tek bir gözlükle her koşula uyum sağlamak mümkün.

Solar Enerji Solar Enerji Powermonkey Extreme

Harici bataryalar çoğu faaliyetimde enerji ihtiyacımı karşıladığı için bu ürünü pek verimli kullanamadım. Çok uzun süre şehirden uzak kalınan durumlarda iş görebilir, ancak bataryasının dolması uzun sürüyor. Ne dağda taşımaya değecek kadar hafif ne de araçla götürüldüğünde kapasitesi yeterli.

Tur Kayağı Tur Kayağı Völkl V-WERKS BMT

Gerçekten çok yönlü ve etkileyici bir kayak. Ağırlığı son derece dengeli; ne aşırı hafif ne de fazla ağır. Bu sayede uzun turlarda yormadan, konforlu bir kullanım sunuyor. Derin karda ise oldukça stabil ve güven verici bir performans sergiliyor. Tek pişmanlığım, boyuma ve kayak stilime tam olarak uygun uzunluğu bulamamış olmam. Model şu anda 166 cm, 176 cm ve 186 cm olmak üzere üç farklı boy seçeneğiyle sunuluyor. Kişiye özel üretim veya kullanıcının mevcut modeli boy/kilo oranına göre modifiye edebileceği bir tasarım alternatifi henüz yok. Bu yüzden boyunuza ve kilonuza en uygun olanı stokta bulup denk getirmeniz gerekiyor. Eğer doğru boyu alabilseydim, benim için tam anlamıyla “tek kayakla her iş” diyebileceğim mükemmel bir seçenek olurdu.

Tur Batonu Tur Batonu LEKI – Haute Route Speed Lock Trekking & Tur Batonu

Hem trekking hem de kayak turlarında kullanıyorum ve şimdiye kadar oldukça memnun kaldım. Katlanır özellikte değil. Ağırlık açısından ultralight bir model de değil ancak bu durum dayanıklılık tarafında avantaj sağlıyor. Özellikle yoğun kullanımda uzun ömürlü bir baton hissi veriyor. Genel olarak hem trekking hem de kayak turları için güvenilir ve uzun ömürlü bir baton arayanlara kesinlikle tavsiye ederim.

Pist Kayağı Pist Kayağı Elan Amphibio 12 TI Erkek Kayak + ELS 11.0 Shift Bağlama

Yumuşak bir kayış sağlıyor. Aynı zamada kenar tutuşu ve yüksek hızda stabilite açısından güçlü bir kayak. kullanımı kolay ve tüm seviyeler için erişilebilir hissettiriyor. Daha çok orta seviye kullanıcılar tercih edebilir diyebilirim.

GPS’li Saat GPS’li Saat Suunto Ambit3 Peak Sapphire

Saati inceleme videosu hazırladım izlemek için tıklayın.

Kamp Malzemeleri

Image: Name: Model: Description:
Mat Mat Therm-a-Rest NeoAir XTherm

Yüksek irtifa için ideal, şişirilebilir bir mat. Boşaltıldığında az yer kaplaması büyük avantaj, ısı yalıtımı da oldukça başarılı. Kafa kamplarında kullanmak için fazla değerli olduğundan genelde asker matı gibi daha uygun modelleri tercih ediyorum. Kış dağcılığı ve yüksek irtifa için kesinlikle çok iyi bir seçenek. Tek olumsuz yanı, dağda şişirirken ciddi nefes gerektirmesi; bu da yüksek irtifada baş döndürücü olabiliyor. Keşke bazı şişirilebilir matlarda olduğu gibi yastığı kıvırarak şişirmeye yardımcı olacak hafif bir çözüm ekleselerdi.

5 Mevsim Kış Çadırı 5 Mevsim Kış Çadırı Husky Felen 3-4

Ürün özelliklerine 3-4 kişilik yerine 3 oda 1 salon yazılsa sırıtmaz! Geniş iç hacim ve yüksek tavanı var. Tabii dezavantajı 5.5 kiloluk ağırlığı. Neyse ki iki kişiye bölüştürülebilir. 3 kiloluk çadırı bir kişi, 2 küsur kiloluk çubukları çadır arkadaşınız taşır, ben öyle yapıyorum şahsen. Bu camiada çoğu kişinin duyduğu bir söz vardır o da şu: “Katır gibi taşırım, kral gibi yaşarım”

3 Mevsim Yazlık Çadır 3 Mevsim Yazlık Çadır Husky Boyard

3 Mevsim Yazlık Çadır: Husky Boyard. Yaz aylarında güzel havalarda hafta sonu kaya tırmanış aktivitelerim için yeterli oluyor.

Yemek ve Pişirme Seti Yemek ve Pişirme Seti GSI Pinnacle

Jetboil pişirme setimi Ağrı Dağında kaybettikten sonra bunu aldım. Kaplaması sayesinde yemekler yapışmıyor, temizlemesi çok kolay. Malzeme kalitesi oldukça sağlam, hafif olmasına rağmen güven veriyor. Metal kaşık/çatal kullanılırsa çizilme riski var; bu yüzden plastik ya da tahta kaşıkla kullanmak daha iyi olur.

Kamp Ocak Kamp Ocak Primus Powercook

Katlanır yapısıyla taşıması kolay, güçlü aleviyle yemekleri hızlı pişiriyor. Rüzgârlı havalarda bile stabil çalışıyor, sağlam ve güvenilir bir kamp ocağı.

Kafa Feneri 1 Kafa Feneri 1 Led Lenser H14R.2

Alman yapmış, evladiyelik ürün. Teknik değerler vermeye gerek yok kamyon farı gibi mübarek! Kendi şarj edilebilir batarya paketi var ama aynı kap içine 4 adet kalem pil de konularak kullanılabiliyor. Oh ne güsel.

Kafa Feneri 2 Kafa Feneri 2 Petzl Tikka Kafa Feneri E93

Kendini ve bir de çadırda yemek yerken eh işte ağzımı aydınlatabiliyor, görebiliyorum. Dağa götürmüyorum diğer aktivetelerimde çadırda otururken kullanıyorum daha çok.

Kaz Tüyü Uyku Tulumu Kaz Tüyü Uyku Tulumu Marmot Pinnacle

800-fill kaz tüyü dolguya sahip olan tulum, 1.13 kg toplam ağırlığıyla öne çıkıyor (Dolgusunun 638 gramı kaz tüyü). Sıcaklık dereceleri; Comfort -5.4 °C, Lower Limit -12.2 °C ve Extreme -31.5 °C olarak verilmiş. Isı yalıtımı standart kış faaliyetleri için fazlasıyla yeterli. Bu ürünü tercih etmemdeki en büyük etken, sunduğu müthiş ağırlık-performans oranı. Ben gram hesabı yapan biriyim. Çantadan eksilen her gram, zirve yolunda hayati bir konfor sağlıyor. Şu an bu modelin üretimi durdu ve piyasada farklı daha ağır alternatifleri mevcut. Temizlik ve saklama koşullarına dikkat edildiğinde (arada bir havalandırma yapılmalı) ömürlük bir yatırım.

Uyku tulumu iç çarşaf Uyku tulumu iç çarşaf Quechua Silk Liner

Decathlon’dan aldığım bu ürün sadece 110 gram ağırlığında. Hijyen açısından faydalı olur diye düşünerek tercih etmiştim. Planım, faaliyetten gece döndüğümde ayakkabılarımı çıkarmadan doğrudan uyku tulumuna girip hızlıca dinlenmekti. Ancak pratikte işler pek öyle yürümüyor. Birincisi, yorgun argın çadıra döndüğünüzde şişen ayaklarınızı dinlendirmek için ayakkabıyı mutlaka çıkarmak istiyorsunuz. İkincisi ise ıslak kıyafetlerle uyku tulumunun içinde geceyi geçirmek pek mümkün olmuyor. Çoğu durumda kuru kıyafet değiştirildiği için de bu ürüne ihtiyaç çok az kalıyor.

Çaydanlık Çaydanlık Optimus Terra

Harika gurme çay yapar demek isterdim ama diyemem bu beklenti ile almadım tabii. Kar eritip hızlıca sıcak suya ulaşım sağlıyor. 0.7 litre hacmi var ve 153 gr’lık hafif bir ürün. Tasarımı az yer kaplayacak şekilde yapılmış. İçine başka malzemeleri de koyup sırt çantasında yerleştirmesi kolay. Kampta hedeflenen amacı yerine getiren bir araç.

Yamaç Paraşütü Ekipmanları

Image: Name: Model: Description:
Yamaç Paraşütü Kanat Yamaç Paraşütü Kanat Apco Vista III

Üretildiği yıllarda en iyi EN B sınıfı yamaç paraşütlerinden biriydi. “Shark nose” teknolojisinin nimetlerinden epey faydalandım.

Yamaç Paraşütü Harness Yamaç Paraşütü Harness Apco Spark 2

Bir türlü şu harness’da sabit ve düz bir şekilde rahat oturamadım. Başka birisi kullandığında problem yaşamadı ama ben bir türlü memnun kalamadım bu harness’dan

Bu liste benim kişisel deneyimlerime ve tercihlerime göre hazırlanmıştır. Ekipman seçimi bireyseldir. Kendi ihtiyaçlarınızı, vücut yapınızı ve tırmanış tarzınızı dikkate alarak seçim yapmanızı öneririm.

Cilo’ya Dönüş: 2019 Zirveye Değil, Hayata Uzanan Bir Tırmanış

Bu benim Cilo Dağları’ndaki ikinci kış tırmanışı serüvenimdi. Dağcılık camiasında özel bir yeri olan bu coğrafyada, daha önce 2013 yılında basında da yankı bulan bir tırmanışa imza atmış, Türkiye’nin ikinci büyük zirvesi olan Reşko (Uludoruk) zirvesine 32 yıl aradan sonra yapılan ilk kış tırmanışını başaran ekipte yer almıştım. Tırmanış öncesi basın toplantısı

Sembollerin Gölgesinde: Cilo’nun Saklı Görkemi

Dağcılık camiasında yıllardır kulaktan kulağa dolaşan, resmi ağızlarca pek dile getirilmese de hafızalara kazınmış bir iddia vardır: Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun (TDF) önceki, ikonik logosundaki yükselen silüet, aslında Türkiye’nin ikinci en yüksek zirvesi olan Cilo Dağları’na aitti.

Sembollerin diliyle konuşanlar için Cilo, tırmanışın en saf, en teknik ve en zorlu halini temsil ediyordu. Ancak zamanla bazı şeyler değişti. O eski sembol yerini, Türkiye’nin en yüksek noktası Ağrı Dağı’nın politik ve coğrafi ağırlığına bıraktı. Yeni logoda Ağrı’nın tercih edilmesi, belki de bir “bir numara” vurgusu yapma çabasıydı. Fakat bizim için Cilo, hâlâ o eski logodaki gizli, mağrur ve dimdik duran silüet olarak kaldı.

İşte o eski logonun ruhuna sadık kalarak; sembollerin ötesindeki gerçek heybetin peşine düştük. Türkiye’nin en teknik, en hırçın ve en unutulmaz zirvelerine, Cilo’nun kalbine doğru bir yolculuğa çıktık. Bu, yalnızca bir tırmanış değil, aynı zamanda o eski silüetin peşinde bir hak arayışıydı…

Sembollerin Sessiz Değişimi: Kuruluş Tarihi Tartışmalarıyla Cilo’dan Ağrı’ya TDF Logosu.
Sembollerin Sessiz Değişimi: Kuruluş Tarihi Tartışmalarıyla Cilo’dan Ağrı’ya TDF Logosu.

Mart 2019’da üç dağcı arkadaşımla birlikte İstanbul Sabiha Gökçen’den Van’a uçtuk. Planımız Van’dan Yüksekova’ya saat başı kalkan şehirlerarası araçla geçmekti. Ekibimizin diğer sekiz üyesi Avrupa yakasındaki havalimanından doğrudan Yüksekova’ya uçmayı tercih ederken, biz evimize olan yakınlığı nedeniyle Sabiha Gökçen’i seçmiştik. O tarihlerde Sabiha Gökçen’den Yüksekova’ya doğrudan uçuş bulunmaması bizi bu alternatif rotaya yönlendirse de, izlediğimiz güzergâh hem bütçe dostuydu hem de ulaşım kolaylığı sağlıyordu. Artık İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsanız, hangi yakada oturduğunuz, bir seyahat rotası belirlerken en az bütçe kadar kritik bir rol oynuyor.

Cilo için Atatürk Havalimanında
Havalimanı Karesi: İstanbul’un kalabalığından Cilo’nun ıssızlığına uzanan ilk adım.

Uçuş günü geldiğinde heyecanla uçağa bindim, el çantamı yerleştirip yerime oturdum. Son kimlik kontrolünden sonra körükten uçağa binene kadar telefona bakarak dalgın dalgın yürümüştüm. Elimde telefon, polar, cüzdan ve kabin bileti vardı. Kabin biletini cüzdanın içine koyarken dalgınlıkla cüzdanı açtım: Kimlik yoktu. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Kimliksiz Cilo’ya Doğru, İlahi Uyarı mı, Unutkanlık mı?

Herhalde el çantasına koydum diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Koltukta rahatça oturuyor gibiydim ama tüm düşüncelerimin önüne geçen ve beni rahat bırakmayan bir sıkıntı vardı kafamda. Bütün ceplerimi kontrol ettim. Sanırım son kimlik kontrolünden sonra uçağa binerken düşürdüm. Ya da çantada bir yerlere sokuşturdum. Uçak Van’a indiğinde el çantamı daha dikkatli kontrol ettim ama orada da değildi. Herkes uçaktan indikten sonra durumumu kabin amirine anlattım. Bagaj alımı kısmında beklememi ve uçak içinde bulunursa bagaj alımı kısmına kimliğimi getireceklerini söyledi. Bir süre bagaj alımı kısmında bekledim ama kimse gelmedi. Bu sırada Sabiha Gökçen Havalimanı’nın yer hizmetleri telefon numarasını da bir şekilde buldum. Kayıp eşya ofisini aradım ve kimlik bulunup bulunmadığını sordum. Olumsuz yanıt verdiler…

Van’a Varış ve Taksicinin Haklı Endişesi

Van’daki havalimanında yapacak bir şey kalmayınca 3 arkadaşımla şehir merkezine gitmek için taksiye bindik. Taksici Doblo aracının geniş bagajına çantalarımızı koyduğunda dağcı olduğumuzu hemen anladı. Cilo’ya çıkacağımızı söyledik. Taksici,
“Bu havada ne işiniz var orda abi başınıza bir şey gelir.”
diyerek endişelendi ve yol boyunca bizi caydırmaya çalıştı. Van’ı gezdirebileceğini söyledi ve evine davet ederek misafiri olmamızı istedi. Bir dahaki sefere inşallah deyip samimi daveti için teşekkür ettik.

OHAL bölgesinde kimliksiz yolculuk

Van’a varır varmaz aklımızda tek bir şey vardı: bir an önce Yüksekova’ya ulaşmak. Yanımda arkadaşlarım da vardı ama cebimde kimlik yoktu; birkaç gün önce yaşanan olaylar nedeniyle bölgeye OHAL ilan edilmişti ve yolda sık sık kimlik kontrolü olacağını biliyorduk.

Çözüm bulmak için birlikte önce şehir merkezindeki İl Nüfus Müdürlüğü’ne gittik. Durumu anlattım; yanımda sadece TDF dağcılık lisansım vardı. Şef, tahkikat gerektiğini söyleyerek geçici kimlik veremeyeceğini belirtti. Boş ellerle ayrıldık.

Ardından aramızda konuşurken aklımıza karakola gitmek geldi; belki bir tutanak işimize yarardı. Karakol kapısında uzun bir kuyruk vardı. Sıraya girdim ve beklemeye başladım. Baktım kuyruk milim ilerlemiyor; önümdeki kişiye Kemal Sunal şaşkınlığıyla yanaşıp, “Kardeş, burası ne kuyruğu?” diye sordum. Adli kontrol şartıyla serbest bırakılanlar gelip imza veriyormuş, karakol öğle tatilinde olduğu için bekliyorlarmış. Sıradan ayrıldım, arkadaşlara durumu işaret edip kapıdan içeri girmek için ilerledim. Sırt çantam X-ray’den geçerken drone’u gören polis memuru iyice tedirgin oldu. Kısa bir sorgudan sonra nüfus işlemlerinin artık il müdürlüklerine devredildiğini söyleyip 199’u aramamı tavsiye etti. Oradan da eli boş çıktık.

OHAL bölgesine kimliksiz girmeyi daha önce deneyimlememiştim ama artık geri dönüşümüz yoktu. İçimizdeki dağcı inadıyla ve arkadaşlarımın da desteğiyle, cebimde sadece o lisansla, hep beraber Yüksekova yoluna devam ettik.

Yüksekova Yolculuğu Başlıyor: Doğu’nun Sıcak Misafirperverliği

Van sokaklarında gezerken, Yüksekova’ya son sefer saati olan 16:00 yaklaşmakta olduğu için çaresizce yazıhaneye döndük. Son sefere bilet alıp 3 arkadaşımla beraber şehirlerarası yolculuğumuza başladık. Araç içinde yolculuğumuz sohbetle çabuk geçti. Hava kararıyordu, bir tesiste dinlenmek için durduk. Tesisin içinden genç bir adam koşturarak buz gibi soğuk havada üstünde mont olmadan dışarı çıktı ve aracımızın kapısını açarak hoş geldiniz dedi. Garip kıyafetler giymiş batıdan gelen yabancılar olarak dinlenme tesisine girdik. İçerideki insanlar ilgiyle futbol maçı izliyorlardı. Ama bizimle sohbet etmekten geri durmadılar. Çay parasını ödemek istediğimizde siz misafirsiniz deyip ücret almadılar. Batıda alışık olmadığımız şeyler.

Bir Hayat Kurtarıcı Olarak Dağcılık Lisansı

Yüksekova’ya yaklaştığımızda beklediğim gibi jandarma ve polisin kimlik kontrolü başladı. En ufak sorun, ekibe yetişememek ve benim için faaliyetin iptal olması anlamına gelirdi.

Aslında bu “kaynar sular dökülmesi” hissi bana yabancı değildi. Hayatımda ne zaman gerçekten büyük bir tehlike yaklaşsa, içimde hep aynı sarsıcı uyarı yükselirdi. Bu kez de o his çok güçlüydü. Sanki görünmez bir el omzuma dokunup kulağıma fısıldıyordu: “Kardeş, o dağda seni nelerin beklediğini bilmiyorsun, belki de evde kalıp bir dağcılık filmi izlesen daha iyi olur.” Evren adeta “dur” düğmesine basmıştı.

Fakat içimdeki dağcı inadı bu kadar güçlü bir uyarıya bile boyun eğmedi. Cebimde sadece TDF dağcılık lisansımla, OHAL bölgesinin güvenlik önlemlerinin uygulandığı Yüksekova’ya doğru ilerlemeye devam ettim.

Her kontrol noktasında lisansımı çıkarıp memura uzatırken kendimi biraz James Bond gibi hissediyordum. Ama “007” yerine “Dağcı 001 – Kimliksiz Versiyon”.

“Acaba bu sefer gerçekten alıkoyacaklar mı?” düşüncesi her kontrolde mideme yumruk gibi iniyordu. Adrenalin meraklısı biri için bile bu doz biraz fazlaydı. Pes etmedim tabii. Çünkü gerçek cesaret, zirveye tırmanmak değil; evren sana art arda “dur lan!” diye bağırırken hâlâ “Ben devam ediyorum” diyebilmektir.

Neyse ki her seferinde yolumuza devam ettik ve sorunsuz Yüksekova’ya ulaştık. Bu macera bana çok değerli bir ders verdi: Bundan sonra yedek kimliğimi, pasaportumu, ehliyetimi, hatta annemin nüfus cüzdanını bile ayrı ayrı çantalarda taşıyacağım.

Dönüş uçağı için de riske girmedim. İstanbul’daki ailemden ehliyetimi otele kargolamalarını istedim. Faaliyet bittiğinde ehliyetim resepsiyonda tertemiz beni bekliyordu. En azından bu plan, dağın bana oynadığı oyunlardan daha kusursuz işlemişti.

Ekiple Buluşma ve Yüksekova’da Moral Gecesi

Diğer havalimanından gelen arkadaşlar çoktan otele yerleşmişlerdi. Yürüyüş mesafesinde bir mekanda Yüksekova Doğa Tutkunları ekibinin düzenlediği karşılama yemeğine katılmışlardı. Eşyalarımızı otelin lobisine bırakıp arkadaşlarımızın yanına gittik. Klos Dağcılık Başkanı Sönmez Erkaya, İstanbul’dan diğer tırmanış arkadaşlarımız ve Yüksekova Doğa Tutkunları ekibi ile bir araya geldik. Akşam yemeğinden sonra birlikte şarkı türkü söyledik. Harika gençlerle saz çalıp, türkü söyleyip, halay çekerek güzel bir akşam geçirdik.

Yüksekova Doğa Tutkunları Ekibi ile Buluşma.

Birinci Gün:
Yeşiltaş Karakolu ve Karakurum’u Aratmayan Çığ Etapları

Sabahın ilk ışıklarıyla iki minibüs dolusu ekip olarak Yeşiltaş karakoluna vardığımızda, Mehmetçik bizi o dondurucu soğukta sıcacık bir ilgiyle karşıladı. Komutanın destekleyici konuşması, içimizdeki tırmanış ateşini daha da harladı. 2013’te geldiğimde bambaşka bir prosedürle karşılaşmış, her birimize “kendi isteğinle mi geldin?” diye sorulmuştu. Güvenlik önlemlerini anlıyordum elbet ama sırtında dağ yükü taşıyan bir ekip için motivasyon her şeydi ve bu komutan tam da ihtiyacımız olan morali vermişti. Askerlerle omuz omuza verdiğimiz o hatıra fotoğrafından sonra, içimizi dolduran yüksek enerjiyle ağır sırt çantalarımızı sırtlanıp yola koyulduk. Yüksekova’dan aramıza katılanlarla birlikte 16 kişilik bir ekip olarak, göz alabildiğine uzanan beyaz sonsuzluğa doğru ilk adımlarımızı attık.

Yeşiltaş Karakolu: Mehmetçik ile hatıra karesi; tırmanış öncesi aldığımız en anlamlı motivasyon.
Yeşiltaş Karakolu: Mehmetçik ile hatıra karesi; tırmanış öncesi aldığımız en anlamlı motivasyon.

Ancak doğa bize gülümsemiyordu. Serpel Yaylası’na ulaşana kadar, boyumuzu aşan yoğun batak karda ve amansız bir kar yağışı altında ilerledik. Gözümüzün alabildiğine uzanan çığ etaplarından geçerken, ekibin üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Manzara, Nepal veya Pakistan’daki o acımasız Karakurum sıradağlarından farksızdı. Eğer ilk etap böyleyse, yukarılarda bizi nasıl bir cehennem bekliyordu?

Pakistan’ın Karakurum dağlarını aratmayan bir görkem; çığ riskinin gölgesinde beyaz bir sessizlik.
Çığ Etapları: Pakistan’ın Karakurum dağlarını aratmayan bir görkem; çığ riskinin gölgesinde beyaz bir sessizlik.

Cilo Dağları sadece Türkiye’nin ikinci yüksek zirvesi değil, aynı zamanda devasa Himalaya Dağ Kuşağı’nın en batıdaki temsilcisidir. Bu yüzden tırmanırken hissettiğimiz o ‘Karakurum havası’ aslında bir tesadüf değil, coğrafyanın genetik bir mirası. Bölge, genel görünümüyle Alpler’i andırsa da Türkiye’nin en büyük buzullarına ev sahipliği yapıyor.

Dağda Küçük Hataların Büyük Bedelleri: Donan Parmaklar

Yanımda iç, orta ve dış katman olmak üzere üç çift eldivenim vardı. Yola çıkarken sadece orta katman eldivenin yeteceğini düşünmek, dağın affetmeyeceği türden bir kibirdi. Akşama doğru ıslanan eldivenlerim parmaklarımı dondurmaya başladığında, kaz tüyü kuru eldivenler çantamın ulaşılması zor bir köşesinde beni bekliyordu. “Ha kampa vardık, ha varacağız” diyerek üşengeçlik edip eldiven değiştirmeyi erteledikçe, rüzgarın şiddetiyle ellerimdeki o hafif uyuşma yerini bıçak gibi kesen bir acıya bıraktı. Neredeyse parmak uçlarımı dondurarak ödeyeceğim bu hata bana hayati bir kış tırmanışı dersi vermişti: Dağda üşengeçliğe yer yoktur ve hayati ekipmanlar her zaman el altında olmalıdır! Ayrıca Cilo’nun dondurucu buzullarında ekipman seçimi bir tercih değil, hayatta kalma stratejisidir.

Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 1'e kadarki faaliyet istatistikleri
Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 1’e kadarki faaliyet istatistikleri

Yaz tırmanışlarında malzemeleri belirli bir noktaya kadar taşıtmak için yerel katır desteği bulmak mümkün olsa da, kışın dondurucu şartlarında böyle bir imkan bulunmuyor. Tüm kamp yükü ve teknik ekipman sadece bizim omuzlarımızdaydı. 6,5 kilometrelik o yıpratıcı parkuru tam 10 saatte geride bırakarak, 2100 metredeki Serpel Yaylası kamp alanına ulaştık. Ancak bölgenin genel topografyası, mutlak bir güvenlik sunmaktan uzaktı; her yamaç potansiyel bir çığ riski barındırıyordu. Stratejik bir kararla, daha önce çığ düşmüş ve üzerindeki kar yükünü büyük oranda boşaltmış bir hattı seçerek, hava kararırken çadırlarımızı kurduk. O gece kaz tüyü montla yine kaz tüyü tulumun içine girdiğimde hissettiğim o konfor; sadece bir sıcaklık değil, hayatta kalmanın verdiği o en ilkel ve en saf huzurdu.

İkinci Gün:
3 Metrelik Kardan Su Çekmek ve Tüketen “Azap Kulvarı”

Ertesi sabah uyandığımızda güneş henüz çadırlarımıza vurmamıştı ama derenin karşısındaki yamaçta parlıyordu. Dağda güneş size yakın olup da üzerinize vurmuyorsa, buzdolabının kapağı açılıp kapanıyormuş gibi ani ve dondurucu ısı değişimleri hissedersiniz. Gözümüz o ilk güneş ışığındayken kahvaltı hazırlıklarına giriştik.

Su için dereye inmek gerekti ama 3-4 metrelik kar duvarı yüzünden bu imkansızdı. Boş bir pet şişeyi ipe bağlayıp dereye saldım. Pet şişe hafif olduğu için batmıyor ve içine su dolmuyordu. Şişeyi yarım kesip tekrar saldım ama yukarı çekerken ip, kuyu gibi dümdüz aşağıya inmediği için hep yolda takılıp suyu dökülüyordu. Belki orada bir istasyon kurup ip inişi yapmayı deneyebilirdik ancak aç ve susuzken bu yöntem çok zahmetli olurdu. İhtiyaç, icatların anasıdır derler. Termosumu getirip ipi bağladım ve tıpkı buz deliğinden balık avlayan Eskimolar gibi dereye salladım. Termos ağır olduğu için suya kolayca batıyordu; ağzındaki o ufacık karabina yuvası ise o an dünyanın en hayati tasarım harikasıydı. Ağız kısmındaki bu ince yapı ve karabina deliği sayesinde bir damla bile dökmeden yukarı çektiğimiz o tertemiz sular, tüm kampın kurtarıcısı oldu. Aksi halde herkes o değerli gaz kartuşlarını israf edecek ve içine elektrolit tozları katmadan içilemeyen, tadı berbat o kar suyuna mahkum olacaktı.

3-4 Metrelik Kar Yüksekliğinden Su Çekerken
3-4 Metrelik Kar Yüksekliğinden Su Çekerken.

İradenin Çelikleştiği 800 Metrelik Tırmanış

Dünkü çığ etapları ve acımasız hava şartları, ekibin bir kısmının direncini kırmıştı. Teknik toplantıda bazı arkadaşlarımız dönme kararı aldı. Ocak kartuşlarını ve fazla yiyeceklerini aldık ve vedalaştık. Onları uğurladıktan sonra, kalanlar olarak sırtımızda taşıyacağımız yük daha da ağırlaştı.

Tüm kamp yükü ve teknik ekipman omuzlarımızda; kış dağcılığının en saf ve en yıpratıcı hali
Ağır Yükler: Tüm kamp yükü ve teknik ekipman omuzlarımızda; kış dağcılığının en saf ve en yıpratıcı hali.

2900 metredeki Horkedim yaylasına ulaşmak için önümüzde “Azap Kulvarı” adını verdiğimiz dik ve acımasız bir 800 metre vardı. İçinde 5,6 kilogramlık çadırın da bulunduğu sırt çantam bir kurşun kadar ağırdı. Diz boyu kara saplanıp adım atmaya çalışmak, adeta bir petrol kuyusuna sondaj vurmak gibiydi. Sırttaki o korkunç ağırlıkla karda iz açmak, parayla çekilecek bir eziyet değildi. Bu ancak sarsılmaz bir inanç ve müthiş bir takım ruhuyla yapılabilirdi. Gece 22:00 sularında, hedefimizden 100 metre aşağıda ikinci kampımızı kurabildiğimizde tükenmiştik ama irademiz hala ayaktaydı.

Uzaktan sürekli takip altındaydık
Uzaktan sürekli takip altındaydık.
Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 2'ye kadarki faaliyet istatistikleri
Suunto saati ile kayıt edilmiş Kamp 2’ye kadarki faaliyet istatistikleri

Üçüncü Gün:
Zirve Planı ve Gece Yarısı Kalkışı

Bugün kamp hayatının tadını çıkardığımız bir dinlenme günüydü. Kahvaltı sonrası çamaşır ve kamp lojistiğiyle uğraşırken, Sönmez fotoğraflarımız için objektif karşısına geçti. Dağ güneşinin şakası olmadığını bir kez daha tecrübe ettik; 50 faktörlü krem sürmeden dışarı çıkmak, solaryumdan çok daha riskli. Sönmez’in 20 dakikalık ‘mankenlik’ macerası, kendisine hatıra olarak güneş yanıkları bıraktı. Konfor alanımızı genişletmek için kar bloklarından alaturka tuvaletler inşa etmeyi de ihmal etmedik. Doğada büyük bir lüks olan bu yapılar, güvenlik ve konfor sağlasa da İHA’ların görüş alanından kaçamadık 🙂

Dağ güneşinin acımasız yüzü: Sönmez'in 20 dakikalık modellik macerasının ardından hatıra kalan o sinsi güneş yanıkları
Dağ güneşinin acımasız yüzü: Sönmez’in 20 dakikayı aşmayan modellik macerasının ardından hatıra kalan o sinsi güneş yanıkları.

Öğlen Sönmez’in çadırına geçip teknik toplantı yaptık ve kritik kararı verdik: Zirve taarruzu gece yarısı 00:00’da başlayacaktı. Hava karardığında herkes enerji toplamak için çadırına çekildi. Fakat uyku benim için hiçbir zaman komutla gelen bir şey olmadı. Çadır arkadaşlarım kısa sürede derin uykuya dalarken, ben tulumun içinde gözlerim açık, karanlıkta öylece bekliyordum.

Sönmez’in North Face çadırında teknik toplantı yaparken.
Sönmez’in North Face çadırında teknik toplantı yaparken.

Zirve öncesinin o ağır gerginliğine, başımızın üzerinde dönüp duran İHA’ların mekanik vızıltısı eşlik ediyordu. 2013’teki tırmanışımda kampın neredeyse üzerinden geçen bu araçlar geceleri uykumu tamamen kaçırırdı. Aradan geçen yıllarda teknoloji epey ilerlemiş olmalı ki, bu sefer çok daha yüksekten uçuyorlardı. Sesleri eskisine göre daha cılız olsa da, o ince ve kesintisiz vızıltı dağın ıssızlığında hâlâ varlığını hissettiriyordu.

Tabii mesele sadece dışarıdaki İHA’lar değildi. Çadırın içinde de bambaşka bir cephe açılmıştı. Yüksek irtifada uykuyla aram her zamanki gibi kötüydü. Ama asıl eğlence, dağcıların asla kabul etmediği ama hepimizin çok iyi bildiği o gizli yarıştı: Horlama Senfonisi başlamadan önce uykuya dalma yarışı.

Kural basitti: Rakiplerinden önce derin uyku limanına ulaşamazsan, gece boyunca sürecek olan o çok sesli ve acımasız konsere mecburen dinleyici olurdun. O gece de tam beklendiği gibi gelişti. Arkadaşlarım yarışı kazanmış, senfoniye çoktan başlamışlardı. Ben ise dışarıdaki pervaneler ve içerideki horlama nameleri arasında dağın sessizliğini dinlemeye devam ettim.

Dördüncü Gün:
4000 Metrede Ölümle Yaşam Arasındaki İnce Çizgi

Gece 01:00’da zirve yolundaydık. Gün ağarana kadar soluksuz yürüyüş yaptık. Öğleye doğru zirve tırmanışlarının en büyük psikolojik işkencesi başladı: “Sahte zirveler” bizi tüketiyordu. Her tepeyi aştığımda “Tamam, zirve burası” diyor, ardından bir yenisiyle karşılaşıyordum. 3700-3900 metre arası dik etap oldukça yorucuydu. Üstümüzde masmavi bir gökyüzü, altımızda beyaz bir cehennem varken, sanki ufuksuz bir çölde susuz kalmış gibiydim. Bir ara tepemizde turlayan şu İHA’lar keşke soğuk su atsa diye sayıkladım.

Sahte zirveler bitmiyordu. Manzara yumurta viyolü gibi her yer dağ tepe.
Sahte zirveler sabrımızı sınıyordu. Manzara tam bir yumurta viyolünü andırıyordu; her yer birbirinin aynı yumurta şeklinde tepeler ve vadilerle doluydu.

Öğle vakitleri 4000 metrelik platoya vardığımızda önümüzde sadece 135 metrelik bir irtifa ve en fazla 1-2 saat sürecek teknik bir kılçık hattı kalmıştı. Kısa bir moladan sonra ip birliğine girdik. En öndeki Sönmez, “Dikkat diye bağırırsam herkes yere kapanıp kazmasını saplasın, düşüş tatbikatı yapacağız” dedi.

Öğle vakitleri 4000 metrelik plato. Kısa bir dinlenme molası.
Öğle vakitleri 4000 metrelik plato. Kısa bir dinlenme molası.

Birkaç dakika sonra o bağırış geldi ve hepimiz refleksle yere kapandık. Hoca reflekslerimizi överken, az sonra doğanın bize kendi tatbikatını çok daha acımasız bir şekilde yaptıracağından habersizdik.

İp Birliğine Girerken... Sis var ama az ve görüş iyi
İp Birliğine Girerken… Sis var ama az ve görüş iyi.

Eğer Everest filmini izlediyseniz, hikayenin ikinci yarısında devasa kara bulutların gelmesiyle birlikte gerilimin birden patladığı o kırılma anını hatırlarsınız. İşte bizim için de o an tam olarak böyle başlıyordu. Üzerimize çöken yoğun sis bulutları, görüş mesafesini bir anda 30-40 metreye düşürdü, yer yer ise tam bir beyaz belirsizliğe mahkûm etti.

O Korkunç Kırılma anından kısa bir süre önce
O Korkunç Kırılma anından kısa bir süre önce.

Çatırtı, Uçurum ve O Korkunç Soru: “İpten Çıkayım mı?”

Ayağa kalkıp birkaç adım atmıştık ki, kar tabakasının o keskin ve derinden gelen çatırtısı koptu. Deprem gibi kısa bir sarsıntıyla birlikte yamaçtaki devasa kar kütlesi büyük bir gürültüyle uçuruma doğru kaydı. Hemen ön sıradaki iki kadın arkadaşımız — 10 kişilik ekibimizin ilk iki sırasında, kuzey yamacına bakan konumda — kopan kornişle birlikte boşluğa düştüler. Hepimiz çığlıklar arasında sola atlayıp kazmalarımızı buza sapladık. Sürüklenme durduğunda kimse yerinden hareket etmedi. Kendimi bir film setindeymiş gibi hissettim. Ancak yaşananlar gerçekti.

– Düştü, düştü diye bağrışmalar!
– Her kafadan bir ses çıkıyor!
– Kimse uçurumun kenarına gidip kontrol edecek cesarete sahip değil!
– Beyaz düz bir tabaka halinde korniş var ama neresine kadar gidilebileceğini tahmin etmek zor.
– Tekrar bir kopma olup aşağı uçmaktan korkuyoruz.
– Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgi dedikleri yer burası olmalı. Hep o çizgi üstünde yürüyorduk ama şimdi o çizgiyi aşmıştık artık.

Hâlâ oradalar mıydı, yoksa sonsuz bir boşluğa mı bırakmışlardı kendilerini? Herkes gibi ben de olduğum yere yapışmış, nefesimi tutarak neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Arkama baktım. Kimler eksik? Kar her an yeni bir pusu kurabilirdi. Nefesimi tuttum. Mevzisinde bir sonraki hamleyi bekleyen askerler gibi tetikteydik; ama bu kez düşmanımız görünmezdi, altımızdaki beyaz sessizliğin kendisiydi.

İpte hafif bir gerginlik vardı ama emin değildik. Bir oltanın ucundaki ağırlığı yoklar gibi değil de, o ipin ucunda çarpan bir kalbin titreşimini duymaya çalışır gibiydik. O dehşet anında kimse bağıramamıştı bile. Sessizliği bozan, aşağıdan gelen o cılız ve rüzgarda parçalanan anlamsız sesler oldu. Hayatta olduklarının tek kanıtı, o anlaşılmaz hecelerdi.

Sönmez’in ‘Susun!’ nidasıyla her şey sustu. Dağın o sağır edici sessizliğinde aşağıya seslendi: ‘İyi misiniz?’ Gelen cevaplar boğuk ve derindendi. Yüzlerce metrelik uçurumun kıyısında, sadece bir ipe asılı halde gökyüzünü izliyorlardı. Kazmaları ve çantaları çoktan boşluğa karışmıştı. Haykırıyorlardı ama sesleri bize ulaşana kadar rüzgarda eriyordu. O an ne hissediyorlardı? İnsan, hayatının bir film şeridi gibi akışını mı izler, yoksa yarım kalan hayallerin, yaşanmamış bir aşkın sızısını mı duyar göğsünde? Bilmiyorum… Ama o saniyelerin her biri, bir ömür kadar ağır ve uzundu.

Kornişin koptuğu o mutlak sessizlik anı hemen öncesinde
Kornişin koptuğu o mutlak sessizlik anı hemen öncesinde; ölümle yaşam arasındaki çizginin bir ipe asılı kaldığı saniyeler.

O kargaşanın ortasında Sönmez, profesyonel bir soğukkanlılıkla kazmasını buza gömüp bir istasyon kurmaya başladı. İpteki o korkunç ağırlığı istasyona aktararak emniyeti sağladı ve nihayet ip birliğinden ayrıldı. Hemen arkasında Recep Abi (Kulaber) uçurumun kıyısında yüzüstü yatıyordu; boğazının üzerinden geçen ve onu kara hapseden gergin ip, nefes almasını zorlaştıran amansız bir baskıya dönüşmüştü. İstasyonun kurulmasıyla birlikte serbest hale geçen Sönmez, hat üzerinden uçurumun kenarına süzülüp aşağıdakilerle ilk hayati teması kurdu.

Tam o sırada, şokun ve adrenalinin etkisiyle önümdeki arkadaşım iki kez ‘İpten çıkayım mı?’ diye sordu. Zihninde, kendi emniyet aletiyle (ATC) bir şeyler yapabileceğine dair bir plan vardı; ancak o dik yamaçta, ipten ayrılması demek, geri kalanlara yükün aktarımı demekti. İkinci bir kişinin ipten ayrılmasıyla ipteki ağırlığı taşıyabilir miyiz kestiremiyorduk. Bu nedenle hepimiz bir ağızdan, buz gibi bir kararlılıkla ‘Hayır!’ diye itiraz edince duraksadı. Ben ise hemen arkasında, Recep Abi’nin boğazındaki o ölümcül gerilimi hafifletebilmek için yanıp tutuşuyor, ancak ipteki en ufak bir sarsıntının aşağıdakileri boşluğa bırakabileceği bilinciyle her kasımı germiş, heykel gibi bekliyordum.

Sönmez’in komutuyla yavaşça sola doğru süründük; bu küçük hamleler, aşağıda asılı kalan arkadaşlarımızı yamaca bir nebze daha yaklaştırdı. Artık seslerini net seçebiliyorduk. Boşluğa ucu karabinalı bir yardımcı ip salladık. İlk iki denemede rüzgar ipi savurdu, ulaşmadı…

İşte tam o saniyelerde, insan ruhunun en sarsıcı ve en saf yanına şahitlik ettim. Ölümün kıyısında sallanan arkadaşımız o tüyler ürpertici soruyu sordu: ‘Bağlı olduğum ana ipten çıkayım mı?’ Bu, yüzlerce metrelik boşluğa kendini bırakmak demekti. O an bize akıl dışı gelen bu sorunun ardında destansı bir fedakarlık yatıyordu: Ana ipin kornişe sıkıştığını fark etmiş, ikisinin birden çekilemeyeceğini anlayınca, diğer arkadaşı yaşasın diye kendi canından vazgeçmeyi göze almıştı. İnsanın içindeki o bencil dürtünün yerini, saniyeler içinde devleşen bir kahramanlığa bıraktığı andı bu. Elbette böyle bir şeye izin vermedik.

Nihayet, sonraki denemelerden birinde yardımcı ipi yakaladı, kemerine bağladı ve ana ipten ayrıldı. Uçurumun o karanlık sessizliğinden yukarıya doğru yükselen ilk elin belirmesi, adeta devasa bir senfoninin en şiddetli ve görkemli kreşendo anı gibiydi. Hepimiz, o derinlikten arkadaşlarımızın eksiksiz yükselmesi için dilsiz bir duaya durmuştuk.

Onları yeniden gün ışığında, yanımızda kanlı canlı görmek; göğüs kafesimizi sıkıştıran muazzam bir rahatlama yarattı. Ölümün kıyısından dönen arkadaşlarımızın birbirine sarıldığı o ilk an, kelimelerin bittiği, sadece hıçkırıkların ve kenetlenen ellerin konuştuğu bir teslimiyet anıydı. O karmaşık duygu seli; derin bir kederi, sarsıcı bir minneti ve hayata yeniden tutunmanın verdiği o saf sevinci barındırıyordu. O gün orada sadece iki hayatı değil, ekibimizin parçalanmış ruhunu da uçurumun kenarından çekip çıkarmıştık. Fiziksel bir yaramız yoktu ama ruhumuz o kornişin çatırtısıyla derinden sarsılmıştı.

Yamaçtan kar koptuktan sonraki görünümü
Yamaçtan kar koptuktan sonraki görünümü

En Büyük Cesaret?

Olayın ardından karların üzerine çöküp bir daire olduk. Herkesin görüşü tek tek soruldu. Bazılarımız bu noktaya kadar emek verdik, devam edebiliriz dedi. Haksız da sayılmazlardı. Belki dağcılık içinde olmayan bir okuyucu için bu ısrarın ardındaki mantığı anlamak güç olabilir.

Her denemenin faturası: Bir zirve denemesinin gerçek faturası, aslında dağın eteklerine varmadan çok önce kesilmeye başlar. Aylar süren disiplinli kondisyon antrenmanları, vücudu yüksek irtifaya hazırlayan sabırlı aklimatizasyon tırmanışları, iş yerinden alınan zorlu izinler ve resmi makamların bürokratik onay süreçleri… Buna uçak biletleri, sürekli yenilenmesi gereken teknik ekipmanlar ve karmaşık lojistik masrafları da eklenince, o zirve fotoğrafının arkasında devasa bir hazırlık piramidi görülebilir.

Cilo gibi bir kış tırmanışı için kişi başı harcama, orta sınıf bir ailenin aylık bütçesini zorlayabilir. Zirveye yaklaştıkça her yeni metre gökyüzüne yaklaşırken, masraflar da aynı hızla gökyüzüne tırmanır. Üstelik tüm bu külfete rağmen hava şartları el vermeyebilir, izin çıkmayabilir, ekip tam oluşmayabilir. Bir dağcı, hayatının belirli bir döneminde bu koşulların tamamının aynı anda yeşil ışık yakmasını kaç kez umabilir ki? Everest filmindeki postacıyı hatırlayın. Ah postacı ah.

İşte o dairenin içinde oturup “devam mı, tamam mı?” sorusunu tartışırken, herkesin zihninde dönen hesap yalnızca bugünün riski değildi. Aylarca süren hazırlık, harcanmış para, alınan izinler, ertelenen hayatlar… Bunların tamamı, o an kornişin kıyısında “bir adım daha” dedirten görünmez bir ağırlık oluşturuyordu. Buna “zirve ateşi” denir; zirveden sadece 135 metrecik aşağıda, harcanan her şeyin geri çağırdığı o tehlikeli his. Tam bu durumlarda “Artık dönmek olmaz” psikolojisi oluşur. Ve işte tam bu yüzden geri dönme kararı, tırmanma kararından çok daha fazla cesaret ister.

Önümüzde her adımda benzer bir riskle yüzleşeceğimiz o zorlu sırt hattı duruyordu. Kar ve sisin yarattığı beyaz körlükte, attığımız adımın rotadaki sert bir kayaya mı yoksa boşluğa asılı duran bir kornişe mi denk geleceğini kestirmek imkansızdı. Beyaz güzel olduğu kadar ölümcül de olabilirdi. ‘Kara Dağ’ anlamına gelen Reşko, bembeyaz bir kefene bürünmüş haliyle bizi çağırıyordu; ama bu davetin bedeli çok ağır olabilirdi.

Fiziksel ve mental enerjimizin büyük bölümünü kurtarma operasyonunda tüketmiştik; kısıtlı yiyecek stokumuz ve sarsılan moralimiz bir gün daha beklemeye izin vermiyordu. O an anladık: Dağla pazarlık olmazdı. Harcanan paranın, heba olan izinlerin ya da sızlayan kasların hiçbir hükmü yoktu; eğer o ‘yaşam dairesinden’ bir kişi bile eksik çıkacak olsaydı, geriye kalan hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı. Çoğunluğun kararıyla tırmanışı orada noktaladık. Biliyorduk ki dağ orada duruyordu; bütün heybetiyle, başka bir kış sezonunda, daha hazırlıklı ve daha güçlü bir şekilde geri dönmemizi bekleyecekti.

İp Birliği Bir Kurtarıcı mı, Yoksa Felaket mi?

Dağda alınan her karar, bir sonraki adımın faturasını keser; bazen “hatalı” görünen bir hamle, çok daha büyük bir facianın önleyicisi olabilir. Şimdi iğneyi kendimize batıralım:

Bu noktada, dağcılık camiasından bir okuyucu pek tabii ip birliğine giriş kararımızı teknik açıdan eleştirebilir. Ancak madalyonun iki yüzü var: Eğer o an sadece 3-4 kişilik küçük gruplar halinde hareket ediyor olsaydık, korniş koptuğunda muhtemelen düşen 2 kişiyi 1-2 kişi tutamaz 3-4 kişilik grup hep birlikte uçuruma sürüklenirdi. Öte yandan, aynı ipe çok daha fazla dağcının bağlanması, kontrol edilemez bir kütle yaratıp felaketin boyutunu büyütebilirdi. Bu, her tırmanışta üzerinde titizlikle durulması gereken, bıçak sırtı bir karardır.

Bizim durumumuzda, ip birliği sıralamasında hafif arkadaşların öne ve aralıklı yerleştirilmesi bilinçli ve hayati bir seçimdi. Eğer ön sırada ağır dağcılar olsaydı, düşüş anında oluşan momentum hepimizi uçuruma çekebilirdi. Hafif kişilerin öncü olması, ipin gerginliğini ve düşüş etkisini yönetmemizi sağlayan doğru bir stratejiydi.

Ancak özeleştiri yapmamız gereken bir nokta var: Tam o kritik bölgede, tüm ekibin aynı anda yere kapanarak düşüş tatbikatı yapması riskli bir karardı. Statik yükün tek bir noktada toplanması, kar kütlesinin zayıflayarak kopmasını tetiklemiş olabilir; bu prova çok daha güvenli bir bölgede yapılmalıydı. Yine de doğanın garip bir matematiği var: Belki de bu kopmanın tırmanış sırasında yaşanması “şanslı” bir ihtimaldi. Eğer kütle biz zirve dönüşü yaparken, yani aynı yorgun izlerden inişe geçtiğimiz sırada kopsaydı, tepki süremiz çok daha kısıtlı olabilir ve içinden çıkılması imkansız bir durumla yüzleşebilirdik.

Bir diğer kritik faktör ise sisin yarattığı o aldatıcı atmosferdi. Dağcılıkta sisin “dur” demek olduğunu hepimiz biliyoruz; ancak Cilo zirve hattı bize stabil bir sis bulutu değil, sürekli değişen bir oyun sundu. Beyaz karanlık bir anda gelip görüşü sıfıra indiriyor, birkaç dakika sonra ise sanki hiç yokmuş gibi dağılıp yolu açıyordu. Bu değişken ve kararsız hava durumu, farkında olmadan yamacın o ölümcül kenarına, kornişin tam kalbine yaklaşmamıza neden olmuş olabilir. Sisin bu kararsızlığı, yön duygumuzu felç ederek bizi güvenli zemin ile kornişin boşluğu arasındaki o ince çizgiyi ayırt edemez hale getirmişti.

Zirve Yürüyüşü ve Zirve Kampına Dönüş
Suunto saati ile kayıt edilmiş Zirve Yürüyüşü ve Zirve Kampına Dönüş istatistikleri
Cilo Dağı Tırmanış Rotasını Gösteren Suunto Saat Animasyonu
Cilo Dağı 4000 metre platoda…

Zirveyle aramıza giren o aşılmaz sis perdesini arkamızda bırakıp, kendi izlerimizi takip ederek kamp alanına doğru inişe geçtik. Her adımda vücudumuzdaki yorgunluğun ağırlığı daha da artıyor, az önce verdiğimiz o zorlu kararın sarsıntısı sessizliğimize yansıyordu. 18 saattir ayakta ve hareket halindeydik; bu bizi fiziksel olarak oldukça yıpratmıştı.

Zirve kampına vardığımızda, sanki dağ bizimle hesabını o günlük bitirmiş gibiydi. Çadırlarımıza sığınıp derin bir sessizliğe ve dinlenmeye çekildik. Ancak o geceki istirahat, tırmanışın yorgunluğunu atmaktan ziyade, sabah bizi bekleyen ve planlarımızı tamamen değiştirecek olan o sürpriz sürece hazırlık gibiydi.

Beşinci Gün:
Bir Bardak Sıcak Çayın Kıymeti

Ertesi sabah, hayata ve ilk güneş ışıklarına yeniden uyanmanın sevinci içindeydik. Kamp alanında iki farklı ruh hali hâkimdi: İki arkadaşımızın akşam uçağına yetişme telaşı, bizim ise anın tadını geniş geniş çıkarma ve düşük tempo dönüş isteğimiz.

Onları, “Bu yorgunlukla yetişemezsiniz, risk almayın, yarın gidersiniz,” diye ikna etmeye çalışsak da iş sorumlulukları ağır basıyordu; bir an önce yola koyulmak için sabırsızlanıyorlardı. Sönmez, tartışmaların ardından sonunda gitmelerine izin verdi. Onlar hızla irtifa kaybederken, biz kampın geri kalanı olarak o eşsiz kahvaltının ve dumanı tüten sıcak çayın keyfini sürüyorduk.

Kahvaltının ve dumanı tüten sıcak çayın keyfini sürerken.
Kahvaltının ve dumanı tüten sıcak çayın keyfini sürerken.

Şehirde sıradan gelen bir bardak çay, dağda dondurucu bir gecenin ardından vücudunuza yayılan o ilk sıcaklıktır; değeri kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktür. Acele etmeden, dağın sessizliğini dinleyerek o huzuru içimize çektik.

Karlı Patikada Karşılaştığımız O Devasa İzler

Kahvaltının ardından kampı toplayıp, yola koyulduk. Tırmanırken adeta bizi tüketen o meşhur Azap Kulvarı’nı, bu kez yer yer kayarak büyük bir keyifle geride bırakıyorduk. Henüz yarım saat olmuştu ki, hepimizin adımlarını bir anda donduran bir manzarayla karşılaştık. Bizim açtığımız taze izlerin tam üzerinde, kar kütlesinin içine derinlemesine gömülmüş devasa bir ayı ayak izi duruyordu.

Kış uykusunda olması gereken bu heybetli canlı, belli ki uyku problemi yaşıyordu ve tam da bizim yürüdüğümüz rotadan geçmişti. İzin büyüklüğü, sahibinin ne kadar cüsseli olduğuna dair tüyler ürpertici bir ipucu veriyordu. Gözlerim gayriihtiyari bu devasa pençelerin yanında daha küçük izler aradı; zira doğada uykusunu alamamış bir ayıdan daha tehlikeli tek bir şey varsa, o da yavrusunu koruyan uykusuz bir annedir. İçimden umarım karşılaşmayız dedim; ne me lazım, uykusunu alamamış ve yavrusunu kollayan bir anne, tahmin edilemez bir öfke demekti. Neyse ki izler tek bir bireye aitti ve oldukça derli toplu ilerliyordu. Bu bize, önden giden arkadaşlarımızın da ayı ile tatsız bir karşılaşma yaşamadığını düşündürdü.

Bir gece önce o korniş kopmasıyla yaşadığımız ölüm kalım mücadelesinin ardından, doğa bize bu coğrafyanın asıl ev sahiplerini ve bizim geçici misafirliğimizi bir kez daha hatırlatmıştı. O ana dek, dağın bize yaşatabileceği tüm sürprizleri tükettiğini ve bundan sonra daha tehlikeli bir karşılaşma beklemeyeceğimizi sanıyorduk; ancak taze ayı izleri, sürprizlerin henüz bitmediğini gösteriyordu.

Azap Kulvarı’nı, bu kez yer yer kayarak büyük bir keyifle inerken. Bu kontrollü kayışın dağcılık terminolojisindeki adı: Glissade

Helikopter Operasyonu: Bir Fırtınanın Ortasında

İlk kamp yerine yaklaşırken uzaktan helikopter sesi geldi. Üstümüzden geçip etrafımızda turluyorlar. Güvenlik amacıyla görev uçuşu yaptıklarını düşünüyoruz. Helikopter görünce genellikle yapılan şey el sallamaktır ya… Yanlış anlaşılmamak için herhangi bir el işareti yapmama konusunda birbirimizi uyardık. Bize yakın bir yerde inişe başlayınca meraklı gözlerle birbirimize baktık. Çekinerek helikoptere doğru ilerledik.

Helikopter Operasyonu: Bir Fırtınanın Ortasında
Helikopter Operasyonu: Bir Fırtınanın Ortasında

Pervanelerin ürettiği rüzgar o kadar güçlü ki ayakta kalmak zorluyor bizi. Helikoptere binince bizim için geldiklerini öğreniyoruz. Bölgedeki hareketliliğimizi anbean takip eden Mehmetçik, ekibin bir kısmının aceleyle önden ilerlediğini fark etmiş. Telsizle bize ulaşmaya çalışıp yanıt alamayınca, dondurucu dağ koşullarında bir terslik yaşanmış olabileceği ihtimaline karşı hiç vakit kaybetmeden havalanmışlardı. O an anladık ki; biz dağın ıssızlığında olduğumuzu sanırken, aslında birilerinin koruyucu gözleri hep üzerimizdeymiş.

Güçlü rüzgar altında helikoptere binmeye çalışırken
Güçlü rüzgar altında helikoptere binmeye çalışırken.

Helikoptere binerek havalandık. 10-15 dakikalık bir uçuşun ardından yüksek bir yamaca konuşlanmış bir karakola iniş yaptık. Ancak aklımız ana kampta bıraktığımız çadırlarda ve teknik malzemelerimizdeydi. Ekip karakolda emniyetli bir şekilde beklemeye koyulurken, Sönmez ve ben malzemeleri tahliye etmek için helikopterde kaldık. Ana kampa geri döndüğümüzde bizi zorlu bir manzara bekliyordu; helikopterin tam iniş yapabileceği düz bir alan yoktu. Pilot, helikopteri zemine yaklaşık 2-3 metre kadar yaklaştırıp havada asılı tuttuğunda, pervanelerin yarattığı o yapay kar fırtınasının içine, boşluğa atlayarak çadırları sökmeye koştuk.

Ana kampta sadece Husky marka çadırlar vardı. Yıllardır sadakatle kullandığım emektar Husky Felen, helikopter pervanelerinin ürettiği ve hızı en az 80 km/s olan o yapay fırtınanın karşısında adeta “fiyakasını” yitirmişti. Daha önce doğada pek çok sert hava koşulu görmüştüm ama bu kadar yıkıcı bir rüzgar şiddetine ilk kez tanık oluyordum. Husky’nin dikdörtgen ve yüksek yapısı normalde müthiş bir konfor sunsa da, o an bu tasarımın ekstrem fırtınalardaki dayanıklılığına dair zihnimde ciddi soru işaretleri belirdi.

Husky vs Northface çadır
Husky, Northface çadıra karşı.

O sırada Sönmez’in efsanevi, kubbe yapılı North Face çadırının orada olmasını çok isterdim; yüksek yapılı Husky ile alçak profil segmentindeki o “fırtına canavarı” North Face’in bu devasa rüzgar yükü altındaki performans farkını yan yana görmek eşsiz bir teknik ders olurdu. Ancak Sönmez o çadırı bir sonraki kamp alanına taşıdığı için bu karşılaştırma şansını kaçırmıştık.

Helikopter hafif eğimli bir noktada havada asılı kalırken, mürettebat pencerelerden sarkarak tıpkı bir valenin dar bir alana araba park etmesi gibi pilota komutlar veriyordu. Tekerleklerin zemine hafifçe dokunduğu o kritik saniyelerde, malzemeleri çalışan helikopterin içine hızla yükledik. Her şey bittiğinde biz de içeri atladık ve devasa bir toz ile kar bulutu eşliğinde havalandık.

Hani ‘bir helikopterden diğerine atladığım sırada şarjör değiştirirdim’ diye anlatılan o meşhur ve abartılı hikayeler vardır ya… İşte o an, bu hikayelerin tam ortasında ama kurguyu değil, gerçeğin kendisini yaşıyordum 🙂

Üs bölgesine vardığımızda, motoru çalışır vaziyetteki helikoptere diğer arkadaşlarımızı da bindirerek vakit kaybetmeden Yüksekova Garnizonu’na doğru havalandık.

Üs bölgesinden Yüksekova Garnizonu'na doğru havalandık
Üs bölgesinden Yüksekova Garnizonu’na doğru havalandık.

Ne yazık ki tahliye operasyonu sırasında derin vadilere girmiş olan diğer arkadaşlarımızı helikoptere alma imkânımız olmadı. Dağ ortamındayken birkaç dakika içinde uygarlığa ışınlanmış çaylarımızı içip gelen ikramları hüpletiyorduk. Mehmetçiğin ilgisi ve yardımları bizi mutlu etti. Değerli komutanlarımızla, tırmanışımız, bölgenin sorunları ve kış turizmine kazandırılması gibi birçok konuda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Bu unutulmaz anı, birlikte çektirdiğimiz bir hatıra fotoğrafıyla mühürledik.

Yüksekova 3'üncü Piyade Tümen Komutanlığı Toplu Fotoğraf
Yüksekova 3’üncü Piyade Tümen Komutanlığı Hatırası

Bu sırada ilçe merkezinden çağırdığımız helikopterle (ha ha ha tamam gerçek dünyaya dönüyorum 🙂 Buraya kadar tek kurgusal bir olay yok böyle bitireyim… Garnizon’daki o eşsiz misafirperverliğin ardından, o büyülü atmosferden çıkıp, gerçek dünyaya; yani bizi otele götürecek olan emektar minibüsümüze döndük.

İşin ironik yanı, önden giden 2 arkadaşımız yürüyerek tam tur faaliyeti tamamladılar. Biz öğleden sonra 14:30 gibi ilçe merkezine ulaşıp otelimizde dinlenirken onlar daha vadiden çıkamamışlardı. Uçaklarını da kaçırdılar. Birlikte yaptığımız akşam yemeğine ancak yetişebildiler.

Bu bahtsız arkadaşlar kim söylemiyorum fotoğraflardan belki tahmin edilebilir (Bir ipucu: Yerde kardan yansıyan ışınlara daha uzun süre maruz kaldıkları için yüzleri daha fazla yanmış olabilir 🙂

Faaliyet sonrası selfiler
Faaliyet sonrası selfiler

Altıncı Gün:
Beyaz Yolculukta Bir Ahmet Kaya Ezgisi

Dağın bize yaptıklarından sonra yolun bize yapacakları daha hafifti. Ekibin büyük çoğunluğu işlerinin başına dönmek için uçakla İstanbul’a uçarken, biz Sönmez’in kurduğu küçük bir grupla önce Van’a, oradan Bingöl’e yöneldik; daha önce gözümüze kestirdiğimiz donmuş şelaleye tırmanmak istiyorduk.

Tüm günümüz bembeyaz bir örtüyle kaplı yollarda, şehirlerarası bir minibüsün içinde geçti. Camdan donmuş dünyayı izlerken teypten Ahmet Kaya’nın sesi yükseliyordu: “Sensiz Yaşayabilmirem…” Sonraki şarkılarda minibüsün içinde yoğun hüzün ve sessizlik kaplarken, Sönmez bu durgun havayı dağıtmak istercesine birden hareketli bir türküye başladı. İlk anlarda “Acaba yolcular rahatsız olur mu, bir tatsızlık çıkar mı?” diye çekinmedim değil. Ancak Sönmez o kadar içten ve güzel söylüyordu ki, bırakın itiraz etmeyi, diğer yolcular hayranlıkla dinlemeye başladılar. Hatta telefonlarını çıkarıp video çekenler, sosyal medyada canlı yayın açanlar bile oldu.

Sönmez’in türküleriyle o soğuk ve mesafeli ortam bir anda ısındı; az önce birbirine yabancı olan insanlar, sanki kırk yıllık dostmuş gibi sohbete daldı. O küçük minibüsün içinde koca bir hayat saklıydı aslında. Sohbet derinleştikçe herkesin yüreğindeki dertler dökülmeye başladı: Kimisi hasta akrabasını görmeye, kimisi cezaevindeki eşini ziyarete gidiyordu. O an anladım ki dağlar sadece kar ve buzdan değil, insan hikayelerinden de örülüydü.

Yedinci Gün ve Sonrası:
Bingöl’de Şelale Avı

Ertesi sabah erkenden Bingöl Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ndeydik. Yetkililer ve TDF Bingöl İl Temsilcisi arkadaşımızın sıcak karşılamasıyla birlikte bölgede tam anlamıyla bir “şelale avına” çıktık. Keşif ruhuyla daldığımız vadilerde pek çok şelale inceledik; ancak doğanın kendi takvimi vardı. Hava dondurucu olsa da, bu şelalelerin tırmanışa uygun şekilde donması için Ocak ve Şubat aylarının o en sert ayazına ihtiyaç duyulduğunu, Mart güneşinin bu kristal yapıları çoktan yumuşattığını fark ettik.

Bingöl’de Şelale Avı

Son Söz: Dağın Çağrısına Kulak Verenlere

Bu kez zirveye dokunamadık. Reşko’nun o bembeyaz doruğuna ulaşamadık, Bingöl’ün donmuş şelalelerine tırmanamadık. Ama elimiz boş dönmedik. Heybemizde, kitaplarda yazmayan, sadece dağda öğrenilen paha biçilemez derslerle döndük.

Öğrendik ki dağcılıkta asıl zafer, zirveye ulaşmak değil; sağ salim, eksiksiz bir şekilde sevdiklerine geri dönebilmektir. Bazen en büyük cesaret, “devam edebiliriz” dediğin anda “dur” diyebilmektir. O gün, 4000 metrede, ölümle burun buruna geldiğimiz o anda aldığımız geri dönme kararı, belki de hayatımızın en doğru zirve hamlesiydi.

Dağ affetmez. Unutkanlığa, üşengeçliğe, aşırı özgüvene yer yoktur. Bir çift kuru eldiveni çantanın derinliğinde bırakmak, “biraz daha dayanırım” diye limitleri zorlamak veya sisin içinde rotayı kaybedip farkında olmadan uçuruma yaklaşmak… Bunların bedeli dağda çok ağır olabilir. Neyse ki biz bu dersi bir kayıpla değil, sadece derin bir ürpertiyle aldık; ancak bazıları o uyarının tam ortasında, ayaklarının altındaki kornişin çatırtısıyla yüzleşmek zorunda kaldı.

Ama en önemlisi şunu anladık: Dağ yalnız kar ve buz yığını değildir. O, aynı zamanda insan ruhunun en çıplak, en saf halini gösteren bir aynadır. Ölümün kıyısında “ana ipten çıkayım mı?” diye sorabilen bir fedakârlık, bitkin olmasına rağmen hâlâ soğukkanlılıkla istasyon kuran bir liderlik, çadırı fırtınada sökerken pervanelerin yarattığı kar kasırgasının içinde koşan bir ekip ruhu… İşte dağcılığın gerçek ödülü bunlar.

Cilo bize bir kez daha gösterdi ki, en zorlu coğrafyalarda bile sıcak bir çay, samimi bir misafirperverlik ve omuz omuza verilen bir mücadele, insana tarifsiz bir güç veriyor. Mehmetçiğin koruyucu bakışından, Yüksekova’daki gençlerin halayına, minibüsteki yabancıların Ahmet Kaya türküsüyle bir anda kırk yıllık dost oluvermesine kadar… Dağlar sadece irtifaların ölçüldüğü yerler değil, aynı zamanda insan hikâyelerinin buluştuğu yerlerdir.

Eğer bir gün bu çağrıya kulak vereceksen, yanına sarsılmaz bir disiplin, gerçekten güvenebileceğin bir ekip, doğaya derin bir saygı al. Ama en önemlisi, zirve hırsını dizginleyebilecek o geri dönebilme iradesini heybendeki en değerli ekipman gibi sakla. Çünkü dağ orada duruyor. Reşko hâlâ aynı heybetiyle bekliyor. Dilerim ki bir sonraki buluşmamızda, bu kadim zirvenin karşısına çok daha donanımlı, tecrübenin olgunlaştırdığı ve doğaya karşı daha derin bir saygıyla kuşanmış olarak çıkabiliriz.

Cilo’nun o uçsuz bucaksız beyazlığında; cesareti akılla, tutkuyu sabırla harmanlayarak yol alan tüm dostlara selam olsun.

Dip not 1: Tırmanışımız yerel ve ulusal yazılı basında haber olarak yayınladı.

Dip not 2: Cilo Dağlarıyla ilgili Fujifilm’in hazırladığı güzel bir film var, bu coğrafyayı merak ediyorsanız videoyu aşağıya ekliyorum izlemenizi öneririm.

Fujifilm ile Cilo Dağları’nın görkemli zirvelerine kısa bir bakış.


Aladağlar’ı gerçekten özlemişim. O sert ve heybetli dağ silsileleriyle yeniden göz göze gelmek, yıllardır görmediğim kadim bir dostla kucaklaşmak gibiydi. Hatta Mehmet Abi’nin o her çukurda adamı yerinden hoplatan, “konforsuzluk abidesi” traktör yolculuğunu bile özleyeceğimi hiç düşünmezdim. İşin ilginç yanı şu: Tırmanış bitip o yorgunluk bedene çöktüğünde, o sarsıntılı traktör römorku insana dünyanın en konforlu limuzini gibi gelmeye başlıyor.

Yolculuk esnasında teknolojiyle doğanın buluşmasına da şahitlik ettik. Yanlarında drone getiren bir grup, traktör ilerlerken tepelerinden bizi takip eden cihazla sinematik kayıtlar alıyordu; Aladağlar’ın vahşi doğasını yukarıdan izlemek eminim harika sonuçlar verecektir. Ayrıca yaklaşık 45 kişilik, enerji dolu bir üniversite grubuyla karşılaştık. İlk tırmanış faaliyetlerinin heyecanı gözlerinden okunuyordu. Dağcılığa yeni adım atan bu gençleri görmek, bölgenin o hiç bitmeyen eğitim okulu ruhunu bir kez daha hatırlattı.

Bu tırmanıştan aklımda kalan en taze ve “mutlu son” tadındaki anı, dönüş yolunda 3000 metre irtifadaki Dipsiz Göl’ün buz gibi sularında yaptığımız yüzme sefasıydı. Zirve yorgunluğunu o berrak suda bırakmak tarif edilemez bir lükstü. Ancak bu faaliyetin benim için bir diğer dönüm noktası da beslenme tercihim oldu: Hazır rasyon paketleri ve alevsiz ısıtıcı sistemleri.
İlk kez bu kampta deneyimlediğim ve yabancıların kısaca MRE (Meal, Ready-to-Eat) olarak adlandırdığı bu hazır yemek paketlerini son derece tatmin edici buldum. Artık ocak ve yakıt taşımanın şart olmadığı tüm outdoor aktivitelerimde bu pratik çözümü kullanmaya karar verdim.

Peki, Nedir Bu MRE ve Neden Bu Kadar Pratik?

Aslında bu sistem ilk olarak sahadaki askerlerin yüksek kalori ve besin ihtiyacını karşılamak için geliştirilmiş. İçeriğinde ana yemekten yan ürüne, tatlıdan içecek tozuna kadar günlük tüm ihtiyacı karşılayan zengin menüler barınıyor. Bugün ise kullanım alanı avcılıktan yelkenliye, ekstrem kamplardan doğal afet gibi acil durum hazırlıklarına kadar inanılmaz genişlemiş durumda.

Neden Konserve Yerine Rasyon Paketleri?

  • Taşıma Kolaylığı: Konserve kutularının aksine, bu paketler geniş yüzey alanına sahip ve oldukça ince. Sırt çantamın en dar gözlerine bile birkaç günlük yemeği rahatlıkla sığdırabiliyorum.
  • Alevsiz Isıtıcı: Ocak kurma, rüzgar koruma veya gaz bitme derdi yok. Sadece bir miktar su ile kimyasal tepkime başlatan ısıtıcı paketler, yemeğinizi dakikalar içinde buharı üstünde bir ev yemeği kıvamına getiriyor.
  • Lezzet: Elbette damak tadı kişiden kişiye değişir ancak benim deneyimime göre lezzet anlamında ev yemeğini aratmıyor.

Doğada pratiklikten yana olan her dağcının çantasında en azından bir “acil durum” menüsü olarak bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Satın Alma Rehberi

Bu pratik yemek paketlerini temin ederken dikkat etmeniz gereken en önemli konu stok durumu. Piyasada zaman zaman stok sıkıntısı yaşanabiliyor, bu yüzden kamp sezonu öncesi sıkı takip etmekte fayda var. Ben, raf ömürleri oldukça uzun (1-2 yıl) olduğu için ana üreticiden toplu sipariş vermeyi tercih ettim.

Nereden Alınır?

Ürün Adı Fiyat (Haziran 2016) Dolar Karşılığı ($)
Salsa / Beyaz Soslu Tavuk 4.80 TL $1.64
Kıyma Soslu Makarna 3.70 TL $1.26
Barbunya Pilaki 3.85 TL $1.31
Üzüm Hoşafı 1.65 TL $0.56
Isıtıcı Kimyasal 2.50 TL $0.85
Isıtıcı Poşet 2.00 TL $0.68

* Hesaplamalarda Haziran 2016 ortalama Dolar kuru 2.92 TL olarak baz alınmıştır.

Önemli Notlar:

  • Raf Ömrü: Toplu alımlarda paketlerin üzerindeki son kullanma tarihlerini mutlaka kontrol edin. Uzun süreli saklamaya uygun olmaları, evde acil durum stoğu yapmak için de büyük avantaj sağlıyor.
  • Isıtıcı Seti: Yemeği ısıtmak için hem kimyasal tablete hem de bu tepkimenin gerçekleşeceği özel ısıtıcı poşete ihtiyacınız olduğunu unutmayın.


Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Kürek, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık gece en düşük -8 ile öğlen +2 derece aralığında, az rüzgârlı (5-10 km/s)
Kamp Yeri: Dağ Evi
Rota: Şeytan rotası
İrtifa: 3916 m
Tırmanış: 8 saat, İniş: 3 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 20
Öneriler: Şeytan Rotası, barındırdığı yüksek taş düşmesi ve çığ riskiyle hata kabul etmeyen bir kulvar. Öyle ki, bu rota ve Erciyes ismi, hafızalarımıza eski TDF Başkanı Abdülmecit Doğru’nun kaybıyla kazınmıştır; dağcılık tarihimizin bu en acı kazası nedeniyle Erciyes, daima onun aziz hatırasıyla birlikte anılır.

Erciyes Dağı: İç Anadolu’nun Zirvesine Yolculuk

Bu yazıda, İç Anadolu’nun zirvesi Erciyes’e Şeytan Kulvarı üzerinden yaptığımız tırmanışın lojistik detaylarını, teknik zorluklarını ve rota notlarını bulabilirsiniz.

7 Mayıs 2016, Cumartesi: Heyecan ve Hazırlık:
Dağcılık filmlerinde her zaman heyecanlı şöyle sahneler olur ya, kahramanın ayağı kayar ve düşer son anda bir yere tutunur, yukarılardan bir şey düşer ve zor durumda kalır, bunlara benzer mutlaka bir aksilik çıkar, bu dağ o heyecanı size kesinlikle sağlıyor. Yerli bir Everest filmi çekilirse, herhalde bu dağ o filmin konusu olurdu. Çünkü Erciyes, kazaların son derece muhtemel olduğu bir dağ. Ben burda çoğu yerde kendimi Everest filmi sahnelerinde gibi hissettim. Bu dağ Everest’in yarısı kadar olan, zirvesi 3916 metrelik İç Anadolu’nun en yüksek dağıdır, ve sönmüş bir volkandır.

Lojistik ve İlk Adımlar
Cuma akşamı saat 23:00’te İstanbul İncirli’den başlayan yolculuğumuz, cumartesi öğle saatlerinde Kayseri merkezine ulaşmamızla son buldu. Dağa girmeden önce Cumhuriyet Caddesi’nde meşhur Kayseri mantısı ile enerji depolayıp, marketten temel gıda ve su alışverişimizi tamamladık.

Hedefimiz, 2200 metre rakımdaki Erciyes Kayak Merkezi Tekir Yaylası ana giriş kapısıydı. Saat 16:00 sularında, teleferiklerin kapanmasına dakikalar kala biletimizi alıp gondol ile 2400 metreye yükseldik.

Dağ Evine Doğru İlerlerken
Dağ Evine Doğru İlerlerken.

Dağ Evine Yükseliş ve Gece Hazırlığı
Üst istasyona ulaşan diğer teleferik hattı 15:30’da kapandığı için, 2400 metreden itibaren kamp yükümüzle yürüyüşe geçmek zorunda kaldık. Yaklaşık 1,5 saatlik bir tırmanışla 350 metre irtifa alarak 2750 metredeki Dağ Evi bölgesine ulaştık.

Burada Gebze Doğa Sporları Kulübü’nden (GEDOSK) 7 sporcu dostumuzla karşılaşıp tanıştık. 20 kişilik grubumuz için dağ evi dar gelince, ekibimizin bir kısmı dışarıda çadır kurmayı tercih etti. Akşam yemeğinin ardından saat 21:00 gibi erkenden uykuya daldık. Gece saat 01:00’de uyanıp son hazırlıklarımızı ve kahvaltımızı tamamladık; saat 02:00’de karanlığın içinde zirveye doğru ilk adımlarımızı attık.

Dağ Evi
Dağ Evi.

8 Mayıs 2016, Pazar: Şeytan Kulvarı’nda Zamana Karşı Yarış
Gecenin karanlığında, sırayla iz açarak ve yavaş bir tempoyla gün ağarana dek ilerledik. Şeytan Rotası’nın başlangıcına vardığımızda Sönmez Hoca, ekibin performansını düşük bulduğu için geri dönmemiz gerektiğini söyledi. Birkaç gün önce yağan taze kar, çığ riskini artırdığı için hocanın endişesi yerindeydi. Kısa bir oylama yaptık; ekibin çoğunluğu devam etmekten yanaydı. Hoca da grubu geri döndürmedi, tırmanışa devam etme kararı aldık.

Şeytan rotasının başlangıcına doğru ilerlerken.
Şeytan rotasının başlangıcına doğru ilerlerken.

Şeytan Kulvarı: Çığ ve Taş Yağmuru Altında
Şeytan rotasına tek sıra halinde girdik. Burası sadece çığ değil, aynı zamanda ciddi bir taş düşmesi riski de barındırıyor. Sönmez Hoca, “En geç 10:00’da zirvede olmalıyız, yoksa döneriz” diyerek net bir sınır çizdi. www.mountain-forecast.com üzerinden kontrol ettiğimiz hava raporu, öğleden sonra ciddi bir bozmaya işaret ediyordu.

Şeytan rotasından tırmanış
Şeytan rotasından tırmanış.

Güneş yükselip hava ısındıkça, yukarıdaki “çürük” kayalardan kopan taşlar birer mermi gibi aşağı süzülmeye başladı. İlk büyük tehlikeyi fark etmemizle taşın bize ulaşması arasında sadece 3-4 saniye vardı. İki yumruk büyüklüğündeki bir taş, inanılmaz bir hızla tam üzerimize geldi. Bowling labutları gibi bir kenara devrildik ve taş bizi kıl payı sıyırdı. O hızdaki bir taşın vücuda çarpması, kemiklerin kırılması için yeterliydi. Şeytan rotasında kask takmanın ve tek sıra (iz) halinde ilerlemenin neden hayati olduğunu o an bir kez daha anladık. Buraya gelecekseniz kesinlikle buna hazırlıklı olun.

Şeytan rotasından tırmanış
Şeytan rotasından tırmanış.

İrtifa ve Yorgunlukla Mücadele
Sürekli yukarıdan taş gelip gelmediğini kollamaktan konsantrasyonum dağılmıştı. Adımlarımı atmakta zorlanıyordum. Rotanın dikliği mi yoksa yediğim Kayseri mantıları mı beni bu kadar tıkadı bilemiyorum ama performansım ciddi şekilde düşmüştü. Ekibin genelinde de benzer bir tempo kaybı vardı. Gece alınan 3-4 saatlik uyku belli ki kimseye yetmemişti.

Sönmez Hoca, “son 1 saat”, “son yarım saat” hatırlatmalarıyla üzerimizde tatlı bir stres yaratırken acı çekerek tırmanmaya devam ediyorduk. Önümde iz açan Berk’in adımlarını takip ederek fiziksel sınırlarımızı zorluyorduk.

Şeytan rotasından tırmanış
Şeytan rotasından tırmanış.

Zirveye Son Adımlar ve Diyafram Nefesi
Zirveye metreler kalmıştı ama batak toz karda bata çıka boğuşmak tam bir irade savaşına dönüştü. Attığınız her bir adımda geriye kaymak hem fiziksel hem zihinsel olarak insanı bitiriyordu. Son metreleri, içimden dağa sitem ede ede geçtim.

O sırada Sönmez Hoca hayati bir tavsiye verdi: “Diyafram nefesi alın!”. Bu noktada yerinde bir tavsiye!. Tüm sporcuların ve sesi ile iş yapanların kullanması gereken bir şey diyafram nefesi. Aslında bebekken doğal olarak yaptığımız birşey bu ama sonra vücut tembelliğe meyilli olduğundan unutuyormuşuz. Çeşitli egzersizler var diyafram nefesini öğrenmek için, İnternette bulabilirsiniz.

Ve Zirveeee!
Ve Zirveeee!
Ve Zirveeeeee!

Saat 10:10 geçe, 8 kişilik ekibimizle nihayet zirveye ulaştık! Zirve sırtındaki (kılçık) geçiş sırasında Sönmez Hoca’nın uyarısı manidardı: “Sağ taraf Adana tarafı, uçurum; sol taraf Kayseri tarafı, ulaşım kolay. Düşerseniz Kayseri’ye doğru düşmeye çalışın!”. İronik bir şekilde, bu cümleden saniyeler sonra hocamızın ayağı takıldı ve Kayseri tarafına doğru sendeleyip son anda dengesini sağladı.

Zirve fotoğrafı
Zirve fotoğrafını yine beceremedim. Arkadaşın o an bana verdiği o kocaman profesyonel makineyle, tam bir Sultanahmet turisti gibi çıkmışım aha ha ha

Zirve oldukça dardı, en fazla 10-15 kişi bir arada durabiliyordu. Toplu fotoğraf çektirirken yanımıza 3 kişilik başka bir grup yanaştı. Kar kornişine (rüzgarla biriken asılı kar kütlesi) dikkat etmelerini söyledik. Anlamadıklarını görünce yabancı olduklarını fark ettik; Ukraynadan geliyorlarmış. Onları da tebrik ettik.

Herkes fotoğraf çekme telaşında… Sönmez hoca acele ettirince fotoğraf çekmek için pek fırsat bulamıyoruz. Kara bulutlar ve sis geliyor diyor. Hava bir anda dönebilir. Gedosk klübüne bağlı arkadaşlar da zirveye ulaşıyor. Onları da tebrik ediyoruz.Sönmez hocanın ısrarlı dönelim istekleri ile birlikte zirve kalabalıklaşınca inişe başlıyoruz.

Erciyes zirvesinden
Erciyes zirvesinden.

İniş: Dar Boğazda Trafik ve “Postacı” Korkusu
Aşağıdan başka bir grup dağcı ekibi daha geldiğini görüyoruz. Zirvenin altında dar bir boğaz var. Burada trafik kilitleniyor. Önce aşağıdakilerin tırmanışını bekliyoruz. Hava bozmak üzere. Gözümde Everest filmi sahneleri canlanıyor. Aha ikinci yarı kara bulutlar geliyor aksilikler başlamak üzere diyorum içimden. Bu sırada iniş için arka arkaya beklediğimiz Ukraynalı dağcılara dönüp nereden geldiklerini soruyorum. Kharkiv’den geliyorlarmış. Yanımızdan geçenlere dönüp aranızda postacı var mı diye sormak istiyorum ama korkuyorum. Ah postacı ahhh! Hem kendini yaktın hem başkalarını!

Erciyes zirvesinden
Erciyes zirvesinden.

İniş yolunda, ekibin gerisinde kalan ve çekinen bir arkadaşıma yardımcı oldum. Sis bastırmış, görüş azalmıştı. Ona verdiğim tavsiye aslında dağcılığın özetiydi: “Elinde kazma olduğu sürece korkmana gerek yok; bir dağcının en sadık silahı kazmasıdır.”

İnişin En Keyifli Yolu: Kontrollü Kayış

İnişi en hızlı ve eğlenceli hale getirmenin yolu kuşkusuz “glissade” yani kar üzerinde kaymaktır. Kazma emniyetimizi alarak, kontrollü bir şekilde karın üzerinde süzüldük. Tırmanırken saatlerimizi alan Şeytan Kulvarı’nı, kayarak sadece birkaç dakika içinde indik. Kulvarı kazasız belasız geride bırakmanın huzuru içindeyken, Erciyes bizi taze bir kar yağışıyla uğurlamaya başladı. Dağ evinde verdiğimiz kısa bir molanın ardından malzemelerimizi toplayıp, kayak merkezi girişinde bizi bekleyen aracımıza doğru yola koyulduk.

Kar Körlüğü: Bir Anlık İhmalin Bedeli
Araca bindiğimizde bir arkadaşımızın gözünü açamadığını ve iğne batar gibi bir acı çektiğini fark ettik. İniş sırasında bir süreliğine goggle (kar gözlüğü) kullanımına ara vermiş ve farkında olmadan kar körlüğüne (fotokeratit) yakalanmıştı. Soluğu Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde aldık. Hastaneye uğradığımızda yapılan müdahale ve verilen göz damlalarıyla neyse ki durumu biraz rahatladı.

Önemli Bir Not:Goggle uzun süreli kullanımda yüzünüze baskı yapıp rahatsız edebilir; ancak bu anlarda gözleri tamamen korumasız bırakmak büyük bir hatadır. Böyle durumlarda vakit kaybetmeden yüksek korumalı bir güneş gözlüğüne geçilmelidir. Karlı zeminlerdeki UV yansıması, doğrudan bakmasanız bile sıradan gözlüklerin kenarlarından sızarak gözünüze ciddi zarar verebilir. Bu yüzden dağda, yüzü tam saran goggle modelleri veya yan siperlikli “glacier glass” (dağcı gözlükleri) kullanımı hayati önem taşır.
Göz çevresi kenarlarını tam kapatan gözlükler
Göz çevresi kenarlarını tam kapatan gözlükler
Anlamlı Bir Kapanış
Bu tırmanışı anlamlı kılan bir diğer detay ise tarihin Anneler Günü’ne denk gelmesiydi. Zirveye ulaştığımızda ilk işimiz annelerimizi arayıp bu zorlu tırmanışı onlara armağan ettiğimizi söylemek oldu. Bizim için her zorlukta yanımızda olan, dualarıyla bize güç veren başta kendi annelerimiz olmak üzere, bu zirveyi tüm dünya annelerine armağan ediyoruz.


Dedegöl Dağı ile olan hikayem aslında 2013 yılının Mayıs ayına dayanıyor. O dönem zirveye çok az bir mesafe kala patlayan sert fırtına, doğanın “bugün değil” demesine neden olmuş ve bizi geri dönmek zorunda bırakmıştı. Aradan geçen yılların ardından nihayet bu yarım kalan hikayeyi tamamladım. Neyse ki bu kez hava oldukça cömertti; hem keyifli bir zirve yaptık hem de benim için harika bir antrenman faaliyeti oldu.

Eğitim İçin Biçilmiş Kaftan: Dedegöl Kamp Alanı

Isparta’nın incisi Dedegöl Dağı, özellikle kamp alanı manzarasıyla insanı büyüleyen bir yer. Burası sadece profesyoneller için değil, dağcılık kulüpleri ve spora yeni başlayanlar için de tam bir okul niteliğinde. Gerek rotaları gerekse lojistik imkanlarıyla gerçek bir eğitim sahası diyebilirim.

Ancak madem burayı yeni başlayan dostlarımıza önerdik, dağcılığın sadece manzaradan ibaret olmadığını hatırlatmakta fayda var. Bu spor, doğası gereği riskler barındırdığı gibi, dikkat edilmediğinde uzun vadede kronik sağlık sorunlarına da yol açabiliyor.

Dağcıların Ortak Sorunu: Menisküs ve Diz Sağlığı

Yıllar içinde çevremde gözlemlediğim en yaygın şikayet, diz kapağı ve çevresinde yaşanan problemler oldu. Genellikle “sporcu hastalığı” olarak bilinen menisküs yırtıkları, sadece ani hareket gerektiren futbol veya golf gibi branşlarda değil, dağcılık gibi uzun süreli dayanıklılık ve dize yük binen sporlarda da sıkça karşımıza çıkıyor.

Dizdeki iki kemik arasında süspansiyon görevi gören kıkırdak yapının (menisküs) zarar görmesi, başlangıçta küçük sızılarla başlasa da ilerleyen evrelerde dizde kilitlenme ve şiddetli ağrılara neden olabiliyor. Aslında çoğumuzun dizinde zamanla küçük yırtıklar oluşur; ancak bu yırtıkların seviyesi kritik eşiği aştığında hayat kalitesini ciddi şekilde etkiliyor.

Dizlerinizi Nasıl Koruyabilirsiniz?

Zayıf kaslarla ve antrenmansız bir şekilde bu spora girişmek, menisküs veya fıtık gibi sorunlara davetiye çıkarmaktır. Diz sağlığını korumanın altın kuralı, güçlü kaslardır.

  • Egzersiz Şart: Squat, düzenli diz hareketleri veya bisiklet sürmek, bacak kaslarını (özellikle quadriceps) güçlendirerek yükün eklemden kaslara dağılmasını sağlar.
  • Kademeli Gelişim: Ayak bileğinizden belinize kadar tüm kas grubunu bilinçli ve yavaş bir şekilde geliştirmelisiniz.
  • Destekleyici Ekipmanlar: Ben genellikle iniş sırasında dize binen yükü hafifletmek için dizlik kullanıyorum. Ayrıca bazen diz çevresini desteklemek amacıyla Kinesiology (kinezyo) bantlarından yardım alıyorum.
Küçük bir ipucu: Bu bantları doğrudan kıllı deriye yapıştırmak, uygulama sonrası çıkarma aşamasını bir hayli zorlaştırabilir. Bu yüzden fotoğrafta gördüğünüz gibi, altına eczanelerde satılan ince bir sargı bezi koyarak konforu artırabilirsiniz.
Eğer bir sorun yaşarsanız da hemen pes etmeyin; tıp çok ilerledi. Artroskopi veya proloterapi gibi yöntemlerle tekrar “sahalara” dönmek mümkün. Ancak en iyi tedavi, hiç sakatlanmamaktır.

Uzun vadeli planlar yapan her dağcının sermayesi dizleridir; onlara iyi bakın dostlar. Dağda kalın, sağlıklı kalın!


Teknik Malzeme: Kazma, Krampon, Kask, Baton, Gps, Telsiz
Hava Durumu: Tırmanış süresince gökyüzü açık, sıcaklık -5 ile -9 derece aralığında, az rüzgârlı (10-15km/s)
Kamp Yeri: Karbeyaz Otel Yanı (1890m)
Rota: Dağın kuzey yüzü, Yılankar adlı rota
Tırmanış: 6 saat,  İniş: 5 saat
Lider: Sönmez Erkaya
Ekip Sayısı: 26
Öneriler:– Kış tırmanışı için kar yağış durumu takip edilmeli, kar yağışından sonra havanın uygun olduğu bir zaman dilimi seçilmelidir.

İç Anadolu’nun ortasında, bir deniz feneri gibi yükselen o heybetli karaltı: Hasan Dağı. 3268 metrelik yüksekliğiyle hem kış dağcılığına yeni başlayanlar için eşsiz bir okul hem de tecrübeli dağcılar için keyifli bir antrenman rotası. Bu yazımda, İç Anadolu’nun bu sönmüş volkanına yaptığımız tırmanışın detaylarını ve rotaya dair notlarımı paylaşacağım.

İstanbul’dan Ayrılış ve Yolculuk Heyecanı:

Minibüsümüz cuma akşamı 23:00’da İncirli’den hareket etti. Arkadaşlarımızı önceden belirlenen duraklardan alarak devam ettik. Aramızda ilk kış tırmanışını yapacaklar vardı. Herkesin keyfi yerinde ve pozitif enerjiliydi. İlk molamızı Bolu’da yaptık.

Aksaray’a Varış ve Son Lojistik Hazırlıklar

Aksaray’a sabah 07:00 gibi vardık. Sıkı bir kahvaltının ardından şehirde market alışverişi yaptık. Çadır gruplarına göre ortak yemek alışverişi organize ettik. Ancak faaliyet sonrasında gözlemlediğim kadarıyla, miktar ayarlanması konusunda gruptan gruba ciddi farklılıklar oluştu. Kimi çadır grupları 2 günlük aktivite için porsiyonları biraz az tutarken, kimileri ise tedbiri fazla kaçırıp 3-4 gün yetecek kadar erzak yüklenmişti. Su takviyelerimizi de eksiksiz tamamladıktan sonra GPS cihazımızda Helvadere yolunu işaretleyip yola koyulduk. Helvadere kasabasına vardığımızda meydandaki kahvede oturup mola verdik. Yerel insanlar dost canlısıydı oturup keyifli bir sohbet ettik.

Bize Hasan Dağı ile ilgili dilden dile aktarılan şu hikayeyi anlattılar. Hikayeyi dinledikten ve çaylarımızı bitirdikten sonra kahvedekilerle vedalaştık. Bu arada Sönmez hoca, yolun kapanması ihtimaline karşı traktörü olan bir kişinin iletişim bilgilerini aldı. Karbeyaz otelin yanında kamp yapacağımız bölgeye gitmek üzere hareket ettik. Kamp alanına vardık ve çadır kurulumlarına başladık. Yerleşim işleri bittikten sonra ekip halinde kulvar girişine doğru keşif yürüyüşü yaptık. Ayrıca kısa bir kazma, krampon eğitimi gerçekleştirildi. Eğitimin ardından kamp alanına döndük. Kamp alanının etrafında taş barakalar var. Nispeten rahat sayılabilecek bir şekilde sıcak ve korunaklıydı. Burada ocaklarımızı açtık ve yemeğimizi pişirdik. Bu sırada Ereğli Dağcılık Kulübü’ne (ERDAK) bağlı büyük bir grup Karbeyaz Otel ve yanında kamp kurdular. Akşam 18:00 gibi uyku tulumlarına girdik. Birkaç saat çadır içi sohbet vb. ile geçti. Saat 22:00’den sonra mutlak sessizlik istendi.

Zirve Günü: Gece Yarısı Başlayan Zorlu Tırmanış

Sabah 03:00’da kalktık. Yemek yedik ve malzeme hazırlıklarına başladık. Önde ve arkada yürüyecek arkadaşlarımızı belirledik ve 04:30 gibi tek sıra halinde yürüyüşe başladık. Dolunay olduğu için etraf aydınlıktı. Havanın açık olması ve sisli olmaması bizim için iyi oldu. Yürüyüş sırasında toz kar olan bölgeler ile çoğunlukla kar olmayan yerlerden geçtik. Kayda değer kar ve buz olmadığı için krampon takmaya gerek olmadı. Yılankar rotasının kulvar başlangıcına kadar rahat bir şekilde vardık.

Yılankar Kulvarı ve Dik Çarşak Etapları

Bu arada aklımdan şu düşünceler geçmeye başladı; dağa yaklaşma mesafesi çok kısa, herhalde terlemeden faaliyetin biteceğini düşünmeye başladım. Bu volkanik dağların klasik yapısıdır. Kulvar girişinden itibaren dik eğim başlayınca bu düşüncem değişti. Tabii etap boyunca düz bir zemin bulunmuyor. İrili ufaklı birçok çarşak denilen taşlar ile büyük kaya bloklarının üzerinden geçmek için mücadele ettik. Takımın en çok güç tükettiği yer burasıydı. Birkaç taş düşme tehlikesi atlattık ancak ciddi bir aksilik yaşamadık.

Hasandağı Yılankar Rotası

Zirve Çanağı ve 3268 Metrede Muhteşem Manzara

Volkanik krater çanağına ulaştığımda, sırttan batıya döndüm. Karşımda gördüğüm ilk tepeye doğru yürümeye başladım. Birkaç dakikalık uzaklıkta önümde ilerleyen Sönmez hoca beni gördü ve seslenerek kendisini takip etmemi istedi. Gittiğim yer Hasan Dedenin mezarının olduğu söylenen küçük zirve (3235m) imiş. Saat 10:00 gibi birkaç dakikalık aralıklarla bütün ekiple birlikte büyük zirveye (3268m) ulaştık. Birbirimizi tebrik edip fotoğraf çektik. Manzarada Erciyes ve Aladağlar Demirkazık’ın zirvesini net bir şekilde görebiliyorduk. Zirve defterini bulamadık. Küçük zirvede olduğunu sanıyorduk. Gidip oradan getirmeyi düşündük ama nerden baksan 1 saat alırdı.

İniş Yolculuğu ve Faaliyetin Sonu

Aktivite sonunda Ihlara vadisi turu yapmayı planladığımız için vazgeçtik. Türk bayrağı zirveden 2 metre daha aşağıda bir yerdeydi. Direkle birlikte bayrağı alıp tam zirveye yerleştirdik. Aynı rotadan inişe geçtik. Yan basarak, yer yer kontrollü kayarak, yüzüstü dönüp merdiven iner gibi ilerleyerek her türlü iniş yaptık. Çıkarken iz açabilecek miktarda kar olmayınca inişte de topuk basarak inme rahatlığı yaşayamadık (Dönüş bana görece daha uzun geldi. En iyisi yamaç paraşütü ile iniş yapmak ama bakalım ne zaman yapabileceğim bunu). Kampa dönüş 16:00-17:00 saatleri arasında tamamlandı. Çadırları topladık ve faaliyeti bitirdik. Sonra dönüş yolculuğuna başladık.

Hasan Dağı’nın Tarih Öncesi Geçmişi ve Çatalhöyük Duvar Resmi

Çatalhöyük’te 1960 yılındaki kazılarda bulunan yandaki bu çizim Hasan Dağı’ndaki iki tepeli volkanın lav püskürtmesini gösterdiği ileri sürülüyor. MÖ 6600 tarihli bu resim Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. 2013 yılında Hasan Dağı’ndan alınan taş örnekleri analiz edilmiş ve MÖ 6900 tarihinde volkanın aktif olduğu keşfedilmiş. O zaman Hasan Dağı’ndan 130 km uzakta bulunan Çatalhöyük’te yaşayan insanların volkan patlamasına şahit oldukları ve bunu resmettikleri anlaşılmış.


Süphan Dağı (4058 m), Ağrı ve Cilo’dan sonra Türkiye’nin en yüksek üçüncü zirvesidir. Van Gölü’nün kuzeyinde yükselen bu sönmüş volkan, özellikle kışın hem teknik zorluğu hem de muhteşem manzarasıyla dağcıların gözdesidir. Mart 2015’te Adem Gül Hoca liderliğinde gerçekleştirdiğimiz doğu rotası tırmanışımız, sadece karlı yamaçlarla mücadele etmek değil, aynı zamanda 1959 yılındaki gizemli uçak kazasının izlerini de keşfetmek oldu.

Kışkılı: Bulutlara Komşu Bir Mahalle

Bitlis ili Adilcevaz ilçesi sınırları içinde, Van gölünün kuzeyinde olan Süphan Dağına tırmanış için genellikle doğu ya da güney yamacı tercih ediliyor. Bizim rota tercihimiz, Adem Gül hocanın liderliğinde klasik doğu rotası oldu. Aydınlar beldesine bağlı Kışkılı‘ya minibüsle geldik. Köy yolu kenarları yer yer 1-2 metre karla kaplıydı. Alışkanlıktan köy dedim belki köy mü kaldı kardeşim diyorsunuzdur haklısınız. 2300 m rakımlı bir mahalle burası. Türkiye’nin en yüksek rakımlı yerleşim yerlerinden biri.

Kışkılı Yolunda

Patinaj yapan minibüsü birkaç kişi iterek yolda tutmak zorunda kaldık; ama yol tamamen kapalı değildi. Sonradan öğrendiğimize göre belediye, yılın altı ayını bu yolu açık tutmak için kısıtlı kaynaklarıyla karla mücadeleye harcıyor. Takdire şayan bir çaba. Allah kolaylık versin; zor iş.

Kışkılı’ya ulaştığımızda bizi okuldan dağılan çocukların pırıl pırıl gülümsemeleri karşıladı. Belki okuldan çıkmanın sevinciydi bilemiyorum. Yabancılara karşı son derece cana yakın olan bu küçük dostlarımızla selamlaştıktan sonra hazırlıklarımızı tamamlayıp kamp yükümüzle yola koyulduk. Sırtımızda kamp yükü ile yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşün ardından 2700 metredeki At Yaylası denilen kamp alanına vardık.

At Yaylası Kamp Alanı

Süphan tırmanışında stratejimizi, 2700 metrede tek bir kamp kurup buradan doğrudan zirveye, yani yaklaşık 1300 metrelik bir irtifa kazanımına odaklanarak belirledik. Normalde yol kapalıyken Kışkılı’da ve ardından 3100 metredeki “Ayna Altı” mevkisinde iki ayrı kamp kurulabiliyor; ancak biz tek kampın hızıyla hareket etmeyi tercih ettik.

Çadırlarımızı kurup dinlenmeye çekildiğimizde, dağda beslenme konusunda önemli bir ders aldım. Yanıma aldığım kavurmalı ve yeşil zeytin ezmeli sandviçler, dondurucu soğukta öyle tuhaf bir koku yaymaya başlamıştı ki iştahım tamamen kapandı. Dağda, özellikle iştahın kesildiği yüksek irtifalarda, hurma veya kuruyemiş gibi hem yemesi kolay hem de gerçekten iştah açıcı gıdalar taşımanın önemini bizzat tecrübe ettim.

Dağda Su Meselesi: Kar Suyu Neden Yetmez?

Ancak benim için gıdadan daha kritik bir mesele var: Su ve mineral dengesi. Dağda her zaman bir su kaynağı bulmak mümkün olmuyor; çoğu zaman kar eriterek bu ihtiyacı gideriyoruz. Fakat kar suyu, tadının kötülüğünün ötesinde büyük bir eksikliğe sahip: İçinde vücudumuzun kaybettiği sodyum, potasyum ve magnezyum gibi mineral tuzları barındırmıyor. Kar eritip içtiğimizde, ne kadar su tüketirsek tüketelim hücrelerimiz tam anlamıyla doymuyor çünkü o su henüz toprakla temas edip mineralleri bünyesine katmamış oluyor.

Bu sorunu çözmek için bir süredir elektrolit tabletleri araştırıyorum. Bu pratik tabletler hem hafif hem de kar suyunu işlevsel bir sıvıya dönüştürüyor. Eğer elinizde tablet yoksa, en azından toz içecekler katmak hem tadı iyileştiriyor hem de vücuda ihtiyaç duyduğu elementleri bir nebze olsun geri kazandırıyor.

Araştırdığımda “Tang” veya “Nazo” gibi toz içecekler olduğu gibi koşuculara yönelik içinde yapay tadlandırıcı olmayan daha sağlıklı elektrolit tablet ürünler buldum.

İçeriklerinde temel olarak sodyum, potasyum ve magnezyum barındıran bu elektrolit tabletler, spor esnasında kaybedilen mineralleri yerine koymanın en pratik ve ekonomik yolu. Akla ilk gelen o meşhur mavi-sarı sporcu içecekleri de aslında aynı işi görüyor; ancak bu içecekler hem gereksiz katkı maddesi ve koruyucu içeriyor hem de hacim ve ağırlıkları nedeniyle sırt çantasında taşımaya hiç uygun değiller.

Türkiye’de bu tabletleri bulamayınca şansımı yurt dışında denemeye karar verdim. İngiltere merkezli bir site bulup, kargo dahil 30 sterlin ödeyerek iki kutu sipariş ettim. Normalde bilmediğim sitelerden alışveriş yapmam ama bu kez mecburiyetten “gözümü karartıp” ödemeyi yaptım. Birkaç saat sonra stokta görünmesine rağmen “ürün kalmadı” mesajı aldım. Ücret iadesi istediğim andan itibaren ise tam bir sessizlik başladı; bir ay boyunca ne bir yanıt ne de bir iade alabildim. İngilizlerin mesafeli olduğunu bilirdim ama bu kadarına pes! Son çare olarak kredi kartı harcamasına itiraz sürecini başlattım.

Bu talihsizlikten sonra seçeneklerimi tekrar tarttım. Ya hırs yapıp evde bir elektroliz kabıyla metal çubukları çözündürerek kendi mineral takviyemi üretecektim ya da araştırmaya devam edecektim. Neyse ki zamanım kısıtlıydı; lise kimya kitabımı yavaşça rafa geri bırakıp macera aramaktan vazgeçtim ve piyasadaki diğer hazır alternatiflere odaklandım. Ve aradığım mineralleri içeren şu ürünü buldum. WUP Elektolit Efervesan Tablet. Fitness ya da koşu maraton yapanlara yönelik ürün satan yerlerde çeşitli alternatifler bulunabilir.

Zirve Günü: Rüzgarın Sert Yüzü

Çadırlarımızı kurup içine yerleştik. Çadır arkadaşım Hakan ile akşam yemeği faslını geçtikten sonra çantalarımızı son bir kez kontrol edip uykuya daldık. Hareket saati sabah 04:30 olarak belirlenmişti ancak heyecandan olsa gerek, gece bize epey uzun geldi.

Saat 04:00 sularında kalkıp hızlıca kahvaltımızı yaptık. Akşamdan hazırladığım çantamı kapıp dışarı fırladığımda, henüz kimsenin çadırından çıkmadığını fark edip bir süre içeride beklemek zorunda kaldım. 22 kişilik kalabalık bir grubun toparlanması tahmin ettiğimizden uzun sürdü; yola koyulduğumuzda hava çoktan ağarmaya başlamıştı. Normalde zifiri karanlıkta kafa lambasıyla başlamaya alışkındım ama bu sefer buna gerek kalmadı. Yürüyüşün henüz başındayken durup, Van Gölü’nün üzerinden süzülen o eşsiz gün doğumunu seyrettik. Süphan, sunduğu bu görsel şölenle kesinlikle manzara tutkunu dağcıların favorisi olmayı hak ediyor.

Süphan Gün Doğumu

3100 metre irtifadan itibaren “Ayna” olarak bilinen o meşhur dik yamaca vurduk. Gökyüzü açık olduğu için 3600 metreye kadar uzanan bu zorlu etabı nispeten kolay geçtik. Tırmanış sırasında birkaç noktada karın zemine oturduğunu haber veren o karakteristik sesleri duyduk; ancak Adem Gül hocanın dağı ve çığ kulvarlarını avucunun içi gibi bilmesi içimizi rahatlatıyordu.

3800 metreden sonraki son düzlüğe geldiğimizde ise bizi bambaşka bir Süphan karşıladı. Şiddetli rüzgarın devreye girmesi, kamp yerinin zirveye uzaklığı ve kendi antrenman eksikliğim birleşince, fiziksel olarak limitlerimi zorlamaya başladım. Tüm faaliyet boyunca önümüzde karı yararak iz açan Adem hocanın performansı ise tek kelimeyle takdire şayandı. 22 kişiyi güvenle zirveye taşımak için kendi enerjisini son damlasına kadar harcadı.

3900 metrede, dağın “külah” olarak adlandırılan krater yamacına ulaştığımızda hava şartları iyice sertleşti. Rüzgar hızı saatte 60 kilometreye ulaşınca grup ikiye bölündü: Bir kısım zirveyi denemek isterken, diğer kısım iniş kararı aldı. Ancak doğa son sözü söyledi; şartların iyice tehlikeli bir hal alması üzerine zirve denemesi tamamen iptal edildi ve güvenlik gerekçesiyle topluca dönüşe geçtik.

Tırmanışa başlamadan önce www.mountain-forecast.com üzerinden yaptığım kontroller, öğlen 12:00’den sonra rüzgarın saatte 50 kilometrenin üzerine çıkacağını açıkça gösteriyordu; nitekim dağ bizi yanıltmadı. O anki rüzgarın şiddetini şöyle tarif edeyim: Ayaktayken vücudunuzu rüzgara yan dönmeden ilerlemek imkansızdı. Eğer zemine tam ve dengeli basmıyorsanız, esinti sizi olduğunuz yerden bir adım yana fırlatacak kadar güçlüydü.

Bu rotayı planlayanlara en büyük tavsiyem; eğer kampı 2700 metreye kuracaksanız, en geç saat 11:00’de zirvede olmayı hedefleyerek yola çıkmanızdır. Adem Hoca, sabahın dondurucu ayazından bizi korumak adına hareketi 04:30’a planlamıştı ancak bu durum, rüzgarın en sertleştiği öğle vaktinde zirve hattına ulaşmamıza neden oldu. Eğer sadece iki saat daha erken yola çıksaydık, muhtemelen tüm grup zirve yapıp güvenle geri dönmüş olacaktı. Her ne kadar hava sert olsa da kış dağcılığına uygun tam donanımımız sayesinde soğuk bizi çok sarsmadı. Öyle ki, çantamda termostan ayrı duran yedek pet şişedeki su bile donmamıştı; ki bu, kış faaliyetlerinde pek rastlanan bir durum değildir.

Süphan’ın Zirvesindeki Gizem: 1959 İngiliz Uçağı Kazası

Uçak Kazası
Süphan’ın bu hırçın rüzgarlarının tarihte çok daha trajik bir karşılığı var. 1959 yılında bir İngiliz uçağı, tam da bu rüzgarların ve dondurucu soğuğun kurbanı olarak Süphan’ın zirvesine çakılmış. O dönemin uçaklarında kabin basıncı sınırlı olduğu için çok yüksekten uçamıyorlarmış. Göstergeler soğuktan donunca ve fırtına uçağı rotasından saptırınca, pilotlar bulutların arasından dağı fark edemeyip zirveye çarpmışlar. Kazadan sonra İngilizler bir kurtarma ekibi kurmuş. Hem kurtarma hem de uçak içindeki gizli bilgileri imha etmek için epey çaba harcamışlar. Film senaryosu gibi olaylar yaşanmış.

İlginç bir hikaye, sayfanın altına ek bilgi olarak ekledim okumanızı öneririm. Bu hikayeden bir film bile çıkar…Tırmanış sırasında bu kazanın izlerini görmek mümkün. Dağın belirli noktalarında enkaz parçalarına rastlanabiliyor. Kışkılı’ya döndüğümüzde hava açıktı. Mineral hapları benim açımdan iş görmüştü. Hiç baş ağrısı yaşamadım. Termosumdaki su bitmemişti. Kışkılı’nın Güler Yüzlü Çocukları:

Kışkılı Çocuklar

Kışkılı köyünden geçerken evlerinin önünde neşeyle oyun oynayan bir grup çocukla karşılaştık. Meraklı bakışları ve içten gülümsemeleriyle bir anda turun tüm yorgunluğunu unutturdular. Bu güzel anı ölümsüzleştirmek için onlarla yan yana gelip bir hatıra fotoğrafı çektirdik; Kışkılı’nın neşesi kadrajımıza doldu.

Van’da Tatlı Bir Son

Van Kahvaltısı
Dağdan inişin ardından Van merkezine ulaştığımızda, üzerimizdeki yorgunluğu bir kenara bırakıp sokakları gerçek birer turist gibi adımladık. Tabii ki Van’a gelip de o meşhur kahvaltıyı yapmadan dönmek olmazdı. İşletmecilere “Dağdan indik, çok açız!” dediğimizde sağ olsunlar masayı donattılar, tabak üstüne tabak getirdiler. 🙂 Bu zengin ziyafet için kişi başı ödediğimiz 12.5 TL, İstanbul’un o dönemki fiyatlarıyla kıyaslandığında gerçekten şaşırtıcı derecede uygundu. İstanbul’da kafelerde bir bardak çay 3-5 TL civarıydı.
Van’ın atmosferini son kez soluduğumuz birkaç saatin ardından havaalanına geçtik. Tüm ekiple topluca vedalaşıp akşam uçağı ile İstanbul’a, evimize döndük. Bu unutulmaz faaliyetin gerçekleşmesinde büyük emeği olan Faik Kayhan ve Adem Gül hocalarım başta olmak üzere, bu yolculuğu paylaştığım tüm ekip arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunuyorum.

Süphan Dağı Tırmanışı İçin Pratik Tavsiyeler

Kondisyon: En az 1300-1400 metre irtifa kazanımı olan kış tırmanışlarına alışkın olun.
Ekipman: Krampon, kazma ve uygun kış kıyafetleri şart.
Beslenme: Kar eritecekseniz mutlaka elektrolit tableti ya da en azından toz içecek alın. Hurma, kuruyemiş ve enerji jelleri iştahınızın kesildiği anlarda kurtarıcı olur.
Zamanlama: Zirveye en geç 11:00-12:00’e kadar ulaşmayı hedefleyin. Süphan’da öğleden sonra hava çok hızlı bozabiliyor.
Hava tahmini: Tırmanıştan bir gün önce mountain-forecast.com üzerinden rüzgar hızını mutlaka kontrol edin.
Rehberlik: Özellikle kış koşullarında deneyimli bir rehberle gidin. Adem Gül Hoca gibi dağı bilen birinin varlığı hem güvenliğiniz hem de motivasyonunuz için hayati önem taşıyor.

Süphan Dağı, hem manzarasıyla hem de zorluğuyla unutulmaz bir deneyim sunuyor. Eğer siz de bu zirveye tırmanmayı düşünüyorsanız, yorumlarda deneyimlerinizi veya sorularınızı paylaşın. Hangi rotayı tercih ettiniz? En zorlandığınız kısım neresiydi?

Güncelleme Notu: Bu yazı Mart 2015’teki tırmanışa dayanmaktadır. Rota koşulları, ekipman önerileri ve fiyatlar zamanla değişmiş olabilir. Güncel bilgi için son faaliyet raporlarını veya yerel rehberleri kontrol etmenizi öneririm.

Ek Bilgi:

Süphan zirvesine düşen İngiliz Uçağı - Kaynak: http://kokpit.aero/suphan-zirvesine-dusen-ingiliz-ucagi
Soğuk Savaş, 1950’lerde dünyayı iki kutba bölmüştü. İki taraf için de nükleer güç çok ciddi bir silahtı. Sadece ABD veya SSCB değil, bir çok ülke nükleer güç için çalışıyordu. Bunun için de denemeler dünyanın dört bir tarafında gizlice yapılıyordu.

İngiliz hükümeti, 1950’lerin sonunda nükleer denemeler yapmak üzere karar almıştı. Bu denemeler, Avustralya’daki Woomera Üssü’ndeki özel merkezde gerçekleştirilecekti. Güney Avustralya’daki Woomera Üssü, 1947’de kurulmuş ve geniş bir saha, nükleer denemeler için ‘yasak bölge’ ilan edilmişti.

Denemeler için nükleer silah, İngiliz Air Charter şirketinden kiralanmıştı. Avro imalatı dört motorlu G-AGRH tescilli Avro Super Trader IV tipi uçak, uzun bir yolculuğa çıkacaktı. Uçuş ekibinin dışında uçakta ayrıca İngiliz bilim adamları da bulunuyordu.

İngiltere’de gece başlayan uçuşun ilk ayağı Ankara Etimesgut Havaalanı’nda tamamlanmıştı. Burada yakıt ikmali yapan uçak, Türkiye’nin doğusunu kat edecek, Tahran üzerinden Bahreyn’e geçecekti.

Tarihler 23 Nisan 1959’u gösterirken Ankara’dan sonra uçak saat 10:14’te Gemerek’te daha sonra da saat 10:59’da Elazığ’da olduğunu telsizden Ankara Hava Trafik Kontrol Merkezi’ne iletti. Bunu saat 11:26’da Muş üzerindeki konuşma izledi. Uçaktan son alınan bilgi, Muş noktasındaydı.

G-AGRH tescilli uçaktan bundan sonra haber alınamadı. Acaba uçak güneyden esen saatte 70 kilometrelik hıza sahip rüzgar nedeniyle kuzeye doğru mu açılmış, hatta Rusya’ya mı mecburi iniş yapmıştı? Durum Ankara’dan hemen İngiltere’ye bildirildi. İran ve ardından Bahreyn’le temasa geçen İngilizler bir süre sonra uçağın kayıp olduğunu kabul etti. Arama-kurtarma çalışmalarının başlamasını talebinde bulundular.

Keşif Uçuşları Başlıyor

Bölgeye önce Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar sevk edildi. Bu çalışmalara ertesi gün Kıbrıs’taki İngiliz Hava Üssü’nden havalanan arama-kurtarma uçakları da katıldı. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF-Royal Air Force) ait uçaklar, Türkiye’nin özel izni ile bölgede uçup kayıp sivil kargo uçağından sinyal arıyordu. Ancak bölgedeki yoğun bulutlar, arama çalışmalarına engel oluyordu.

Uçağın kaybolmasının üzerinden 6 gün geçmişti. Tarihler 29 Nisan 1959’u gösterirken, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçak, Süphan Dağı zirvesi yakınlarında bir enkaz teşhis etti. Bunun üzerine bölgeye Türk Hava Kuvvetleri’nin RF-84F keşif uçakları gönderildi. Çekilen fotoğraflarda, uçağın Süphan Dağı’nın zirvesine çarptığı tespit edilmişti. Bölgeye hemen arama-kurtarma ekiplerinin gönderilmesine karar verildi.
Arama Kurtarma Ekibi

Uçaktaki Çok Gizli Silah Ve Belgeler

Kaza sonrasında yapılan ilk incelemede, çarpma yeri de dikkate alındığında, alet uçuşu ile bir rota izleyen uçak, şiddetli rüzgâr nedeniyle kuzeye doğru sürüklenmiş ancak bu kayma uçuş ekibi tarafından tespit edilememişti. Avro imalatı Super Trader IV tipi uçakta kabin basıncı sistemi bulunmuyordu. Bu nedenle çok yüksek irtifalara uçak çıkamıyordu.

Bulut içinde devam ettiği düşünülen uçuşta pilotlar göl üzerinden rotayı takip edecekken, kuzeye kayma ile uçuş 4 bin 58 metre yüksekliğe sahip Süphan Dağı’nın zirvesine çarpma ile son bulmuştu.

Bölgeye hemen Kıbrıs’ta, Lefkoşe yakınlarındaki RAF Dağ Arama-Kurtarma Ekibi’nin gönderilmesine karar verildi. Ancak ekibin en yakın havaalanına ulaşması gerekiyordu. O tarihlerde Van Havaalanı’na büyük uçakların inmesi için yeterli piste sahip olamaması nedeniyle Türk hükümetinin verdiği özel izinle İngilizler Diyarbakır’a geldi. Buradan kara yolu ile Van ve daha sonra da Adilcevaz’a ulaştılar.

Helikopter Desteği

Konuyu araştıran ve yazdığı makaleler ile olaya ışık tutan Osman Soysal’ın, RAF’ın arama-kurtarma ekibinin anılarını yazının altında okuyabilirsiniz…

Arama kurtarma ekipleri 30 Nisan’da enkaza karadan ulaşmayı başardı.

Bu sırada Diyarbakır Hava Üssü’nden H-19 tipi helikopter ile havalanan Yüzbaşı Turgut Karay da bir başka ekibi Süphan Dağı’nın zirvesinde uçağın enkazının yanına indirmişti. Enkaz geniş bir alana dağılmış ve kazadan kurtulan bulunmuyordu.

Bu kadar yüksek bir irtifaya helikopter sadece çok az bir yükle ulaşabiliyordu. Bu nedenle cesetlerin aşağıya indirilmesi gerçekleştirilemedi. Burada gömüldü. Çok gizli silah parçaları ise RAF ekibi tarafından patlatıldı.

Yıllar sonra bölgedeki köylüler, kalan uçak parçalarını hurda amaçlı aldı. Fakat ilginç bir şekilde yapılan incelemede bölgede kazanın arkasından kanser vakalarında ciddi bir artış tespit edildi.

Raf – Dağ Arama-Kurtarma Ekibi (Rafmrs-Rafmra) Süphan Dağı Kurtarma Harekatı (1959)

Çeviri: Osman SOYSAL

RAF (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri) Dağ Arama-Kurtarma Ekibi 1954 yılında Kıbrıs Lefkoşa’da kurulmuştur. Bu ekip yüksek irtifada arama-kurtarma faaliyetleri yürütmek üzere oluşturulmuştur ve ilk önemli harekâtını kış koşullarında 14 bin feet yükseklikte gerçekleştirmiştir.

Ekibin sorumluluk alanı İngiliz ve müttefik hava kuvvetlerinin Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği faatliyetlerle sınırlı olmuştur. Nisan 1959’da bir İngiliz uçağı Türkiye’nin doğusunda kaybolunca Lefkoşa’daki ekip öncelikle havadan arama faaliyetlerine girişmiştir.

23 Nisan 1959 Perşembe günü, AVRO TUDOR Supertrader IV (Zephyr) tipi sivil bir kargo uçağı, İngiltere’den Avustralya’nın Woomera üssüne yaptığı uçuşun Ankara-Bahreyn bölümünü gerçekleştirdiği sırada, Ankara’nın doğusuna çoktan geçmiş bulunuyordu. Uçağın içerisinde 12 personel ve Woomera Füze Üssü için çok gizli bir mühimmat bulunuyordu. Uçuş anında Ankara-Tahran arasında bulunan ve Van Gölü’nün üzerinden geçen hava koridorunu kullanmaktaydı.

Gölün 40 mil batısında Muş kenti yer almaktadır. Tudor uçağı kentin üzerindeyken hava kulesine son sinyalini göndermiştir. Plana uygun olarak seyrederken yedi dakika sonra olağanüstü bir gelişme yaşanmıştı.

Muş’u geçtikten sonra uçaktan ne bir ses, ne de bir sinyal alınmış, ayrıca öğleden sonra Bahreyn’den de uçağın oraya ulaşmadığı öğrenilmiştir. Ertesi gün Türk Hava Kuvvetlerinin kaybolan Tudor uçağını havadan aramasına karşın, Lefkoşa’da bulunan RAF Arama-Kurtarma Eşgüdüm Merkezi akşam saatlerine kadar bu konuda bir faaliyette bulunmadı.

25 Nisan tarihinde, şafaktan önce, Türk hava sahası içerisinde, olayın gerçekleştiği yerin 40 millik çevresini araştırmak üzere iki Hastings ve bir tane Schakleton uçağı havalandı. Bu uçakların Türkiye’deki hava arama faaliyetleri için gerekli izinler alındı.

Türk ve İran uçakları da arama faaliyetlerine yardımcı oldular. Dağ Arama-Kurtarma Ekibi 25 Nisan’da olaydan haberdar edildi ancak ekibin malzemeleriyle Kyrena’daki ana üslerinde toplanması zaman aldı. Lefkoşa’daki üstte hazır bulunmaları Cumartesi saat 10:00’u bulmuştu. Gün doğmadan ekibin hazırlanması bir buçuk saat sürdü ve iki saat içinde hazır duruma geldiler. Bunu izleyen dört gün boyunca hava arama faaliyetlerinin sona ermesini beklediler. Hava indirme sağlık kurtarma timi hazır durumda bekletildi.

17 Kişilik Ekip Bölgeye Gidiyor

Dağ arama-kurtarma ekibinden ihtiyaç durumda 17 kişi her an harekâta girişebilecek şekilde hazır bekletiliyordu. Başlarında subayları olmamasına karşın sorumluluğu Pilot Yüzbaşı Robertson aldı. Yüzbaşı birkaç kez hafta sonları düzenlenen eğitim çalışmalarında takımın başında yer almıştı. Episkopi’de bulunan Orta Doğu Hava Kuvvetleri Komutanlığı Merkez Karargâhından gelir gelmez Londra’dan Canberra Jet ile gönderilen kramponlarını sordu.

Ekip hazır beklerken rutin eğitimlerini sürdürdü. 26 Nisan’da Tudor uçağındaki kargoya ilişkin bilgi aldılar. Arama sahası 25 millik bir alanı kapsıyordu. 25 Nisan-26 Nisan arasında arama koşulları kötüydü. Hava çok bulutlu ve dağların dorukları karla kaplıydı. Raf 50 millik alanı taramış ancak Tudor bulunamamıştı.

29 Nisan’da, aramanın iptal edilmesine rağmen, Pilot Yüzbaşı Noble’ın yönetimindeki Hastings’lerden biri araştırmalarını Süphan Dağının zirvesinde yoğunlaştırdı (14,547 feet yüksekliğindeki zirve).

Tudor’un enkazı, dağın zirvesine çok yakın bir yerde dağılmış bir şekilde duruyordu. Dört saatten az bir sürede kurtarma ekibi söz konusu bölgeye taşınmıştı. Uçağın taşıdığı ve RAF için yaşamsal önem taşıyan gizli kargoya bir an önce ulaşmaları gerekiyordu.

Tudor’un enkazı bulunmakla birlikte, kaza yerinde yaşam belirtisi yoktu ve bu irtifada geçirilen altı geceden sonra mürettebattan ümit kesilmişti. 29 Nisan günü öğleden sonra, ekip Türkiye’in doğusunda bulunan Diyarbakır Askeri Üssü’ne ulaştı ve Land Rover’lerini uçaktan indirip montajını gerçekleştirdiler. (Rover’i bir Hastings’e yükleyebilmek için arka tarafta bulunan yedek tekerleği, ona bağlı mekanizmayı ve camı sökmek gerekiyor). Aracın montajı tamamlandığında ikinci Rover araçla birlikte bir başka Hastings bölgeye ulaştı.

Türk makamlarla ulaşımda kullanılmak üzere şoför temini konusunda görüşmelere başlandı. Bu arada asıl ekip yemek yiyip dinlenmek üzere bir otele yerleştirildiler. Ekip Süphan Dağı’na varmak üzere 30 Nisan sabahının 2’sinde konvoy halinde 160 mil ötedeki Diyarbakır’dan yola çıktı.

Konvoyda Land Rover’ler dışında malzeme taşımak üzere 15 kamyon ve Türk Hava Kuvvetleri’ne ait iki cip bulunuyordu. İletişimi sağlamak üzere bir Türk irtibat subayı, NCO uzmanı ve görevi tercümanlık olan bir komutan yardımcısı onlara eşlik etti.

Gece, iki yanı dağlarla çevrili vadilerden geçtikleri için hava çok sıcaktı ve yolculuk oldukça sıkıntılı geçti. Konvoy içerisinde kalan ekip, pencereleri açıp toza boğulmakla sıcakta havasız kalmak arasında tercih yapmak zorundaydı. Yol 60 mil sonra oldukça bozuldu. Şafakla birlikte yüksekleri karla kaplı dağların olduğu derin vadilerle çevrili bir bölgeye vardılar. Biraz daha yükselip hedeflerini uzaktan ilk gördükleri noktada olay yerine daha elli mil uzaklıktaydılar.

Daha çok uzakta olmalarına karşın, bulundukları yerden dahi dağ çok ihtişamlı duruyordu. Süphan’ın doruğunu bulutlar sarmıştı ama zirvenin altındaki kütlenin büyüklüğünü ve genişliğini çok rahat seçebiliyorlardı. Tehlikeli ve devasa bir canavara benziyordu. Gölün kuzey kıyılarındaki Norşıncık köyüne öğleden sonra saat 16.30’da vardılar. Artık 2000 metreye varmışlardı ancak ana kamplarını daha yüksek bir irtifada atmayı tercih ediyorlardı.

Ancak yapılan keşif sonunda bu saatte bunun imkansız olacağı anlaşıldı ve tüm ekibin köy ilkokuluna yerleştirilmesine karar verildi. Akşam konuyla ilgili bir brifing düzenlendi. Süphan Dağının iki zirvesinin olduğunu ve Tudor’un enkazının doğu zirvesinde bulunduğunu öğrendiler.

Uçak kalıntısını belirleyen uçakların mürettebatı en kolay rotanın önce batıdaki zirveye çıkıp sonra küçük bir sırttan geçiş yaparak doğudaki zirveye kolayca geçebileceğini anlattı. Elde edebildikleri tek harita 16 000 pouce’luk havayolu diyagramlarından ibaretti. Aramayı gerçekleştiren uçaklar bölgede ellerindeki haritada yer almayan dağların bulunduğunu tespit ettiler.

Zirveye Çıkış

Herbiri kendi alanında uzman olan dört kişinin, zirvede arama faaliyetini gerçekleştirmesine karar verildi. Enkazda canlı bulunması düşük ihtimal olmasına karşın bu seçenek de olasılık hesaplarına dahil edildi. Zirveye çıkış yapacak bu ekibe ek olarak yiyecek, taşıma gibi lojistik destek sağlayacak dokuz kişilik bir ekibin daha oluşturulmasına karar verildi. Öncü ekip için öngörülen elemanlar dağcılık deneyimi olan Jack Emmerson, ve uçaklar, aygıtlar ve telsiz konusunda uzman olan Whelan, Bottomer ve Costall idi. Ekibin tümü dağcılık alanında deneyimliydiler.

Sabah çok erken saatte uyandılar ve ertesi günün (1 Mayıs) ilk ışıklarında yola çıktılar. Gidebildikleri yere kadar araçları kullanıp iki mil yürümekten kurtuldular. Eğim yükselmeye başlayınca işin zorlu kısmı başladı. Emmerson eğimin en uygun olduğu güney güney batı sırtını seçti. Ekibin geri kalanı sadece yük taşımakla yükümlü olmasına karşın, dört tırmanışçıda hâlâ kişi başına otuz kiloluk kişisel malzeme ve fişek bulunuyordu.

Kar sınırına varana kadar hızla yükseldiler. Başta sert karla karşılaşmalarına rağmen durum hızla kötüleşti:atılan her adımda kırılan, altı balçık karla kaplı ince bir buz yüzeyi vardı ayaklarının altında. Ana kamptan bir helikopter havalandı ve üstlerinde alçalıp onlara enkaza ait son fotoğrafları bıraktı. Ancak bunlar çok işlerine yaramadı,çünkü sadece basit dağ manzaralarından ibarettiler.

9 bin feet’in üzerinde artık sürekli olarak bulut içerisinde ilerliyorlardı ve zemini kaplayan kar derinleşmişti. Eğim yükseldi, bulutlar arttı ve rüzgâr şiddetini arttırdı; ardından yoğun bir kar yağışı başladı.

Öğlene doğru yük taşıyanlar iyice yoruldu ve geçen zaman da hesaba katılarak 11 bin feet’te birinci kampın atılmasına karar verildi. Yük taşıyıcıları iki çadır malzemesini açtı ve sırtın biraz alt tarafında küçük bir doğal korunağın olduğu bölgeye çadırları kurmaya başladılar. Ancak her şeye rağmen burası da bir hayli rüzgâr alıyordu. Çadırlar kurulduktan sonra, taşıyıcılar dört dağcıyı birinci kampta bırakıp ana kampa geri döndüler. Tırmanışçılar Primus ocaklarında yemek pişirip yediler ve ana kampla telsiz irtibatı kurdular. Bu telsizi son kullanışlarıydı, çünkü daha sonra telsiz bataryaları soğuktan tümüyle dondu. Hava kararmadan önce dağı kaplayan bulut kütlesi dağıldı ve yukarıdan ana kamp görünmeye başladı.

Soğuk Gece

Gece çok uzun ve soğuk geçti. Uyku tulumuna sahip olmayanlar çok üşüdü. Gece boyunca şiddetli kar yağışı devam etti. Ertesi sabah açık bir gökyüzü, pırıl pırıl bir güneş ve soğuk, hafif bir esinti vardı. Çadırların büyük bir bölümü kara gömülü olduğu için biraz gecikmeli hareket edebildiler. Emmerson grubu ikiye böldü. Onlar Costall ile birlikte hareket ederlerken diğerleri arkadan geldiler. Yiyeceği ikiye ayırıp bir kısmını birinci kamptaki çadırda bıraktılar. Sırtın yukarısına doğru derin karda yürümeye devam ettiler.

Gökyüzünün açık olduğu bir sabahtı ve dağda çok da yabancısı olmadıkları bir ortamda ağır ağır ilerliyorlardı. Kuzey doğuda uzaktan pırıl pırıl parlayan başka dağlar görünüyordu. Belki de Ağrı ya da uzakta Ermenistan’a ait diğer dağlar da olabilirdi bunlar. Önceden bir Hastings’in enkaz yakınlarında alçaktan uçuş yapmasını öngörmüşlerdi ve zirvenin yaklaşık olarak 200 feet altındayken onu güney-batı yönünde dönüş yaparken gördüler. Bulutlar birikmeye devam ediyordu. Bu da uçağın neden işaret vermeden alçaldığını açıklıyordu. Hastings’in yere metal kutular bıraktığını görünce, uçağın tırmanmaya devam ettikleri sırtın görmelerine engel olduğu enkazın yerini işaret etmeye çalıştığını anladılar.

Sabah saat 11:00’de batı zirvesine vardılar (14.547 feet) ve karşı taraflarında asıl kalderanın sadece iki mil kadar uzakta olduğunu, ayrıca aralarında aşmaları gereken yakaşık 1000 feet’lik bir çukur olduğunu da fark ettiler. Batıdaki zirveden, kimi yerleri sert esen rüzgârın etkisiyle tümüyle kardan arınmış olan ve taşlarla kaplı geniş bir platoya ulaştılar. Bu çukurluğu yanlamasına aşıp son bölüme çıkan eğimin hemen dibine ulaştılar. İşte burada ikinci kampı oluşturmaya karar verdiler ve Constall kamp için uygun bir zemin ararken diğerleri önceki kamptaki malzemeleri almaya gittiler.

Diğer Ekip Helikopterle Geldi

Batı’daki doruğun yamacına geldiklerinde, yukarıda dört kişinin bulunduğunu fark ettiler. Bunlar uçuş sorumlusu Robertson, sağlık subayı Ellis ve ekibin diğer iki üyesi olan Bishop ve Murphy idi. Doğu zirvesi bulutlarla kaplı olduğundan, helikopterle 11.000 feet yükseklikteki batı zirvesine kadar çıkarılmışlardı.

Platoya inen bu ikinci ekibin yanında ne uyku tulumu, ne çadır, ne ocak, ne de yiyecek bulunuyordu. Son kısmı tırmanırken iki kişilik yiyeceği ve çadırı olan toplam sekiz kişilik bir ekip olmuşlardı şimdi. Murphy ve Bishop dışında herkes yorgundu ve yüksek irtifadan etkilenmiş görünüyordu. İkinci kamp için ikinci bir çadır bulmak gerekiyordu.

Robertson, Hastings’lerin zirveye çadır bıraktığını sandı ama zirveyi kaplayan bulutlar içinde bu metal sandıkları bulmak imkânsızdı. Böylece Emmerson, Bottomer ve Whelan ilk kampa devam ettiler.

Batı zirvesini güney güneybatı yamacından dolanmayı başardılar. Kamp 1‘deki çadır sökerken Bottomer ve Whelan Ana Kampa indiler. Emerson Kamp 2’ye çadırı, yiyeceği ve ocağı taşıdı. Çok yavaş tırmanmasına karşın daha platoya varmadan gücü tükenmişti. Bu arada Murphy ve rahip enkaza ulaşmaya ve diğer çadırların bulunduğu metal kutuları bulmaya çalıştılar.

Enkaza çok yakın olmalarına ve hatta bir ara önceden yanmış bir ateş kokusunu almalarına karşın yoğun bulutun içerisinde ne enkazı ne de metal kutularını bulmaları mümkün değildi. Kalderanın üstünde rastgele duran kaya parçaları bulmuşlardı ama etkili bir korunak oluşturacak şekilde durmuyorlardı.

Gece Kamp 2‘nin çadırlarında altı kişi kaldılar. Sabah erken kalktılar. Emmerson hastaydı. Rahibin başparmaklarından biri iltihap kapmıştı. Bu herkesin midesini bulandırmaya yetti. Rahibe kalsa zirve tırmanışına devam ederdi ama doktor buna izin vermedi.

Emmerson önceki gün bedenine çok yüklenmişti ve çok yorulmuştu. Rahibe kalsa zirveye çıkmayı başarırdı ama doktor ona bunu yasakladı. Diğer dört kişi zirveye varmak için geride kalan sekiz yüz feet’i iki saatte tırmandılar.

İri kayaların üst tarafında karla kaplı kayalık bir düzlük vardı. Yukarıya vardıklarında kalderanın doğusunda yer alan bir parazit koninin yamacında enkaz dağılmış duruyordu. Hayatta kalan kimse yoktu. Doktor hepsinin uçak yere düşer düşmez hayatını kaybettiğini söyledi. Yapabildikleri şekilde cesetleri gömdüler ve Murphy ölenlerin ruhuna kısa bir dua okudu.

Gizli ekipmanların bir kısmını baltalarıyla parçalara ayırdılar.Öğlen Kamp 2’ye indiler ve Emmerson ile rahibi aldılar. Sırtta 9 bin feet yükseklikte bir yeşil işaret fişeği patlattılar. İşaret büyük tesadüf sonucu bir köylü tarafından fark edildi. Durum helikopter talep edildiği şeklinde doğru yorumlandı ve bir helikopter onları sırttan alıp güvenle köye geri getirdi.

Aynı günün ertesi zirvede kullanmak üzere yanında bombalar bulunan, imha uzmanı Tim Şefi Ellery, Norşıncık’a vardı. O ve ekibin diğer üyeleri helikopterle olabildiğince yüksek bir noktaya taşınacak ve oradan enkazın bulunduğu noktaya ulaşarak sistemli bir şekilde enkazı imha edeceklerdi. Ancak Ellery’nin daha önceden hiç dağcılık deneyimi bulunmuyordu.

2 Mayıs günü açık havanın da yardımıyla helikopter pilotlarından biri dağın kuzey kısmına uzanan daha iyi bir rota bulunduğunu keşfetti. Ve kuzey-doğu’da bulunan bu sırtın 10 500 feet yüksekliğindeki kısmına Ellery, Bottomer, Whelan ve Çavuş Appleby helikopterle taşındılar. Ancak iki saat süren zorlu bir tırmanışa rağmen daha henüz zirveye ulaşamamışlardı. Geriye dönme kararı aldılar. Ancak ne yazık ki artık dağın ters tarafında bulunuyorlardı ve ana kampa ulaşmaları toplam iki gün sürdü.

Bu arada ekibin zirveye ulaşamayacağını öngören Robertson, ekibin diğer altı üyesinin yine imha amacıyla zirveye hareket etmesini sağladı. Helikopter bu altı kişilik grubu dağın kuzeyinde bulunan ve Ellery’lerin bırakıldığı sırttan farklı bir noktaya indirmeyi başardı. Helikopterler bu noktaya kadar ancak bir personnel taşıyabiliyorlardı. Her seferinde git gel yapması gerekti.

Patlayıcılar Hazırlanıyor

Diğer beş adam zorluklar nedeniyle bin feet daha aşağıya indirildi. Altı kişilik ekip buluşarak doğrudan zirvedeki Kamp 3’e gittiler ve iki gün önce Hastings’ler tarafından bırakılan metal sandıklarda bulunan çadırlara yerleştiler. Patlayıcılar ancak bulutlar arasında bir boşluk bularak üç kutu bırakabilen Hastings tarafından ertesi gün ulaştırılabildi.

Ekibin dört üyesi enkazdan savrulan kağıtları ve belgeleri toplarken, daha önce imha konusunda deneyimi bulunmayan Murphy ve Hercod imha talimatlarını dikkatle okudular. Birinci denemede fünyelerden biri patlamadı ve Hercod korkmadan, büyük bir cesaretle bunu bir başkasıyla değiştirdi. Bu cesur davranışı onun kraliçe tarafından ödüllendirilmesini sağlayacaktı.

Gün boyunca bulutun ve sisin içerisinde çalışmak zorunda kaldılar. Hava gittikçe bozmaya başladı. Bu alışkın olmadıkları koşullar Hercod ve Murphy’nın çok yorulmasına yol açtı. İşlerini bitirdikten sonra geceyi zirvede geçirip ertesi sabah Güney güney batı yamacından yoğun kar yağışı altında inmeye başladılar. Bir süre kendilerine kar barınağı yapıp içine sığınmak zorunda kaldılar. Uzun bir süre barınağın içerisinde zor koşullar altında havanın düzelmesini beklediler. Sürekli olarak onları izleyen ve tetikte olan ana kamptakiler yukarıdakilerin attığı fişekleri fark etti ve havanın yatışmasıyla birlikte havalanan bir helikopter onları yukarıdan alıp aşağıya indirdi. Ertesi gece tüm ekip Lefkoşa’ya vardı.

Kaynaklar: Osman Soysal’ın web sitesi: http://www.osmansoysal.com/yazilarim/muhtelif/68-suephan-daina-dueen-nglz-ucai.html


Bu hafta sonu rotamız, Afyonkarahisar’ın heybetli yükseltisi Sultan Dağları. Sönmez Erkaya önderliğinde ve Koç Üniversitesi Dağcılık Kulübü (KUDAK) ile birlikte yola çıkıyoruz. Hedefimiz; 2675 metre rakımıyla dağın en yüksek noktası olan Gelincikana zirvesi.

Bu sıradağların ismiyle ilgili anlatılanlar oldukça etkileyici: Söylentiye göre Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Bizanslılarla yapılan bir savaşta ordusunu bu dağın yamaçlarına konuşlandırmış; o günden sonra da bölge “Sultan Dağları” olarak anılmaya başlanmış.

Faaliyete 29 kişilik, dinamik ve pırıl pırıl bir ekip katılıyor. Genç arkadaşları görünce öğrencilik yıllarıma, 90’lara gitmeden edemiyorum. Bizim zamanımızda kaliteli teknik malzemeye ulaşmak zordu. Maddi imkanınız olsa bile seçenekler bugünkü kadar geniş değildi.

Şimdilerde yurt dışındaki yeni sezon ürünlerini ülkemizde bulabiliyoruz. Teknik malzeme hala ciddi bir yatırım gerektirse de kulüplerin sunduğu kiralama imkanları bu sporu herkes için çok daha ulaşılabilir kılıyor.

Yaşadığım yer İstanbul’da doğa sporları ürünleri satan firmalar Karaköy ve Kadıköy civarında toplanmış durumda. Kendi gözlemlerim ve çevremden duyduklarım buralarda çalışan satış görevlilerinin ihtiyaçlar konusunda insanları doğru yönlendirdikleri yönünde. İçlerinde aktif olarak araziye gidip bu malzemeleri kullanan sayısı az olsa da bu ürünleri talep edenler genellikle araştıran kesim olduğu için iki taraf birbirini tamamlıyor.

Yeni bir malzeme alacağınız zaman, önce üyesi olduğunuz klübünüzden veya bir arkadaşınızdan ödünç alma yöntemini öneririm. Bu şekilde doğru ürüne doğru yatırım yapabilirsiniz. Örneğin; çevirmeli kilit mekanizmasına sahip bir batonun mu yoksa mandallı sistemin mi size uygun olduğunu ancak arazide anlayabilirsiniz. Tek kurulumlu ve çift kapılı bir çadırın pratikliğini kullandıkça görebilirsiniz. Bir de yatırım yaparken 1 hafta sonra gidilecek yeri düşünerek değil uzun süre kullanım ihtiyacınızı düşünerek tercih yapmanızda fayda var. Örneğin bir uyku tulumu, diğer malzemelere kıyasla dikkatli bir kullanımda ömürlük size hizmet verebilir. Alırken ısı değerlerine fazla takılmadan hafifliğine dikkat etmek gerekir. Uyku tulumları için üretilen ipek içlikler var. Uzun yıllar temiz kullanım içim içlik kullanmayı değerlendirebilirsiniz.

AVM’lerden Doğaya: Değişen Tüketim Alışkanlıkları

Doğa sporlarıyla ilgilenmeye başladığımdan bu yana şehir hayatındaki tüketim alışkanlıklarım kökten değişti. Artık devasa AVM’lerde saatlerce gezsem de ilgimi çeken bir ürün bulamıyorum. Eskiden sık tercih ettiğim kot pantolonlar artık bana çok işlevsiz geliyor; yazın terleten, kışın donduran, üretimde su kaynaklarına zarar veren ve doğada pek karşılığı olmayan bir kıyafet… Çoktan tarih olması gerekirdi. Ucuz diye yıllarca tercih ettim. Gerçi bir zamanlar Levis 501 popülerdi. Giymek için para biriktirirdik. Bir de Converse’un basketbolcu ayakkabıları modaydı. Taraklı ayaklarımı rahatsız etse de popüler diye bu ayakkabıyı giyiyordum. Ayak yapısını desteklemeyen, uzun saatler giyildiğinde ağrı yapan bu ayakkayıbı düz taban olmadan bıraktım çok şükür. Bunlar kullanımı bana uymayan ama popüler kültürden etkilenip satın aldığım ürünler.

Benzer bir duyguyu yemek alışkanlıklarımı değiştirdiğimden beri marketlerde yaşıyorum. Koca koca marketlerde ekmek, süt vb temel birkaç şey dışında yiyecek bir şey bulamadan dışarı çıktığım çok oluyor. İşlenmemiş, yüksek kaliteli sağlıklı gıda bulmak için süpermarketler sanırım en son bakılacak yerler. Şu an alışveriş alışkanlıklarım daha küçük, butik hizmet veren yerlere doğru yöneldi. Belki de mahalle bakkallarını özledim bilemiyorum.

Unutkanlığın Bedeli: Mecidiyeköy-Ev Hattında Mekik

Cuma gecesi 23:00’te Mecidiyeköy’den kalkacak aracımıza yetişmek üzere 22:00 gibi evden çıktım. Mahallenin köpeklerine “çanta havlaması” yapmamaları için hazırladığım rüşvet etlerini dağıtırken hazır uslu yakalamışım bir fotoğraf çekeyim dedim. Deklanşöre bastığım an ekranda beliren o korkunç yazı: “Hafıza kartı yok.” Kartı bilgisayarda unutmuşum! Acele değil ama “çabuk çabuk” bir tempoyla eve dönüp kartı aldım ve tekrar yola koyuldum. Mecidiyeköy’e vardığımda otobüsün gelmesine daha vakit vardı. Çantamı zihnimde check-etmeye başladım:

  • Düdük? Tamam.
  • Tozluk? Tamam.
  • Eldiven ve Buff? Tamam.
  • Kafa Feneri? …Hayda! Bunu unutmuşum.

En kritik malzemelerden biri evdeki çekmecede kalmıştı. Hemen bir taksi çevirip tekrar eve, sonra tekrar Mecidiyeköy’e… Neyse ki otobüs biraz rötarlı geldi de bu “unutkanlık maratonu” planlarımızı altüst etmeden tatlıya bağlandı.

Ders çıkarıldı: Kesinlikle bir kontrol listesi (checklist) hazırlanacak! Malzemeler evin dört bir yanına dağılmışken sadece hafızaya güvenmek, gece yarısı İstanbul trafiğinde taksiyle yarışmak anlamına geliyormuş.

Yol Konforu ve Afyon’un Meşhur Kaymağı

Otobüsteki yerimi alır almaz, bir arkadaşımın hediyesi olan o şişme seyahat yastığını boynuma yerleştiriyorum. Doğrusu, bu pratik çözümle daha önce tanışmamış olduğum için kendime biraz kızıyorum. Elbette evdeki yatağın konforunu beklememek gerek; ancak başın sağa sola, hatta yanındaki yolcunun omzuna düşmesini engelleyerek boyun ağrılarının önüne geçiyor. En güzel yanı ise işiniz bittiğinde havasını indirip cebinize atabilecek kadar pratik olması; tam bir fiyat-performans ürünü. Özellikle uzun gece yolculukları yapıyorsanız, mutlaka listenize ekleyin.

Afyon’da sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, o meşhur soğuğa ‘merhaba’ diyoruz. Çay ilçesinin meydanında, dağdaki zorlu saatler öncesi son eksikleri tamamlamak için yerel bir bakkala yöneliyoruz. Çantamda halihazırda 4 litre su bulunuyor ama kamp alanındaki su kaynağının sağı solu belli olmaz; ya donmuştur ya da damla damla akarak insanı çileden çıkarır. Dağda su yokmuş gibi hareket etmenin altın kural olduğunu bildiğimden, çantamın ağırlığını hiçe sayarak 5 litrelik sağlam bir takviye daha ekliyorum.

Bakkal amca, sabahın bu vaktinde kapısında bir otobüs dolusu dağcıyı görünce adeta canlanıyor. Ben raflar arasında ne alsam diye kararsızca bakınırken, amca gizli silahını çıkarıyor: Meşhur Afyon Kaymağı. Satış stratejisi ise tek kelimeyle kusursuz:

– “Bakın bu camız kaymağı, direkt üreticiden geliyor!”
– “Yol üstü tesislerde 10 liradan aşağı bulamazsın, ben de sadece 7.5 lira!”
– “En havalı kahvaltı sofrası seninki olur, al bunu!”

İçimden, “Manda sütünün bu kadar kıymetli olduğu bir devirde, bu fiyata gerçek manda kaymağı mı olur?” diye geçirmedim değil. Ama amcanın o müthiş enerjisine ve verdiği “ara gazına” karşı koymak imkansızdı. Krema bile çıksa, bu samimi pazarlık hikayesi hatırına o kaymak yenirdi.

Malzeme Listesi 2013 Fiyatı 2026 Tahmini Karşılığı*
Afyon Kaymağı 7.50 TL ~350 – 450 TL
Bal 2.00 TL ~85 – 120 TL
5 Litre Su 2.75 TL ~40 – 55 TL

*2026 piyasa koşulları ve enflasyon baz alınarak yaklaşık olarak hesaplanmıştır.

O günlerin ekonomisiyle bu “sembolik” ödemeleri yapıp dükkandan ayrılırken, sadece kahvaltılık değil, dağda içimizi ısıtacak bir hikaye de satın almıştık. Artık dağın eteklerine doğru ilerlemeye hazırız!

Yakasinek’te Traktör Operasyonu ve Köy Rekabetleri

Saat 10:00 sularında otobüsümüz Yakasinek beldesine giriş yapıyor. Yolu netleştirmek için durduğumuzda şans bu ya, karşımıza doğrudan mahalle muhtarı çıkıyor. Otobüsün kamp alanına çıkan yollar için fazla büyük ve hantal olduğunu öğrenince hemen B planına geçiyoruz: Traktör! Belediye başkanının bize yardımcı olabileceğini ama kendisinin şu an şehir dışında olduğunu söylüyor. Kasabanın misafirperverliği devreye giriyor. Otobüsten inip meydandaki kahvehaneye doğru geçiyoruz.
Belde sakinleri, sabah güneşinin tadını çıkarmak için sandalyelerini yolun karşısındaki duvara boylu boyunca dizmiş, keyif yapıyorlar. Sönmez Hoca’nın yoğun kulis çalışmaları ve ikna kabiliyeti sayesinde kısa sürede bir traktör ayarlanıyor.

Kamp yükümüz o kadar fazla ki, traktörün kasası tamamen çantalarla doluyor. Plan netleşiyor: Malzemeler traktörle önden gidecek, ekip ise yürüyerek kamp alanına ulaşacak. Sönmez Hoca, hareket öncesi traktörün üzerine çıkıp gruba rota bilgisi verirken ortaya öyle bir manzara çıkıyor ki; sanki seçim meydanında halka hitap eden bir politikacı! Konuşması büyük bir alkış tufanıyla sona eriyor. Aman hocam dikkat, bu ekipten hiç kimse traktör kasasında verilen o sözleri unutmaz! 🙂

Bir Cumhurbaşkanı, İki Belde: Yakasinek ve Deresinek

Buraya gelmişken meşhur bir hikayeyi anlatmadan geçmek olmaz. Afyon’un komşu beldeleri Yakasinek ve Deresinek arasında yaklaşık bir asırdır süren bir rekabet, bir nevi tatlı bir husumet varmış. Öyle ki, asıl çıkış sebebini artık kimse hatırlamıyor.

Bu rekabetin en trajikomik zirvesi ise 2002 yılındaki Afyon depremi sırasında yaşanmış. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bölgeyi ziyaret edip Ankara’ya dönerken Deresinekliler ellerinde Türk bayraklarıyla yolu kesmişler. Hemşehrilerini kırmayan Cumhurbaşkanı, programında olmamasına rağmen Deresinek’e kısa bir ziyaret gerçekleştirmiş.

Bunu duyan Yakasinekliler ise boş durur mu? “Cumhurbaşkanı’nı komşu köye kaptırdık” diye kendi belediye başkanlarına sitem etmişler, hatta olay biraz hırpalanmaya kadar varmış. Basına yansıyan bu olay sonrası Yakasinek Belediye Başkanı bir anda Türkiye’nin en popüler isimlerinden biri olmuş; valiler ağırlamış, Ankara’dan gönlü alınmış.

Kamp Hayatı ve Ekipman Deneyimi: Husky Felen Çadırı Üzerine

Saat 11:00 sularında başladığımız yürüyüşümüz, yaklaşık 2,5 saatlik bir tırmanışın ardından kamp alanında noktalanıyor. Traktörle önden giden şanslı grup, biz vardığımızda çadırlarını çoktan saray gibi kurmuşlardı bile. Sıra bendeydi.
Bu faaliyette yanımda Husky Felen var. Bu çadırın en büyük artısı, dış tentesinin pollerle birlikte tek seferde kurulabilmesi. Bu özellik, yağmurlu veya karlı havalarda iç tenteyi ıslatmadan sığınacak bir yer oluşturmanıza olanak tanıyor. Geniş bagaj hacmi de cabası. Çadırın altına çamurdan koruması için nalburdan aldığım standart bir naylon seriyorum; ancak bu naylon çantamda çok yer kaplıyor. Sonraki faaliyetler için daha hafif ve katlandığında az yer kaplayan bir çadır zemin matı aldım.
Gelelim madalyonun öteki yüzüne…
Felen’in en büyük dezavantajı ağırlığı. 3-4 kişilik olan bu model tam 5.6 kg. Tek kişi için pek ideal taşınabilir bir aralıkta değil; Poller ve çadır kazıkları yaklaşık 2 kg. bunları çadır arkadaşımla paylaşarak yükü makul bir seviyeye çekiyoruz. Ayrıca, bu kadar ağır bir çadırda kar eteğinin olmaması üreticinin ağırlıktan tasarruf etme çabası mıdır, bilemiyorum.
Mutfakta Bir Simyacı: Yerleştikten sonra Sönmez Hoca’nın eğitim amaçlı hazırladığı çorba etrafında toplanıyoruz. Hocanın çantasından çıkan onlarca küçük baharat kutusunu görünce kendimi bir yemek programında veya bir simyacının laboratuvarında gibi hissediyorum. Çorbaya kattığı zeytinyağı ise tam aradığım cinsten şeffaf, sızdırmaz ve kaliteli bir plastik kapta duruyor. Doğada kullanım için sızdırmayan, gıda sınıfı plastik kapların önemi büyük.
Yemek sonrası, Sönmez hoca isteyenlerle birlikte bir keşif gezisine çıkıyor. Ben 2.5 saatlik yürüyüş sonunda yorgun düştüğüm için geziye katılmıyorum. Kampta kimse kalmıyor. Çadırıma çekilip dinleniyorum. Dinlenirken çekirdek çitliyorum. İçim nedensiz bir hüzün ile doluveriyor. Telefonumu elime alıp müzik listemi rastgele açıyorum ve Sanat Güneşi’miz Zeki Müren o eşsiz sesiyle başlıyor: “Kahır Mektubu”.

Az da değil otuz dakikalık bir dertli yolculuk bu… Rahmetli, beni fırtınada savrulan bir gemi gibi bir oraya bir buraya fırlatıyor.. Daha da dertleniyorum. Dağda morali yüksek tutmak lazım. Bu yüzden bir sonraki şarkıya bakmadan telefonu kapatıyorum. İnsanı darmadağın eden şarkılara denk gelmemek için…

Kaz Tüyü Mü, Sentetik Mi Tartışması?
Keşif gezisine katılanlar hava kararırken kampa dönüyorlar. Akşam yemeği hazırlıklarına başlıyoruz. Sönmez hoca yemeği pişirirken bir ara üşür gibi oluyor. Çadırına gidip kaz tüyü yeleğiyle çıkıyor. Soğuktan korunmada kaz tüyünün üzerine henüz bir teknoloji tanımıyorum. Macaristan ve Polonya bu konuda başı çekse de Kars bölgemizin potansiyeli neden değerlendirilmiyor, hep merak etmişimdir.

Kaz ciğeri, yemek olarak ekonomik bir değer. Hayvanın ciğerini büyütmek için hortumla sürekli yemek yedirdikleri görüp üzülmüştüm. Tüy alımı nasıl yapılıyor çok bilgim yok. Daha önce iş arkadaşım Hakan ile kaz tüyü üzerine bir etik tartışmaya girmiştik. Ben bu tür hayvanları yetiştirip etinden ve tüyünden (insani bir şekilde!) faydalanma taraftarıyım demiştim. Sonuçta süs için veya güzel görünmek için öldürmüyoruz bu hayvanları. Hakan da sentetik alternatifler varken hayvanların tercih edilmemesi görüşünde.

Kazların tüylerinin alınma yöntemleri üzerine duyduğum endişeleri dile getirirken, Hakan daha radikal bir soru soruyor:
“Evrimde bizden daha üstün bir tür gelse ve ihtiyacı olduğu için senin tüm kıllarını canlı canlı yolacağını söylese ne hissederdin?” Ona “Bayıltıp yapabilirler,” diye bir cevap versem de aslında sorusunun altında yatan haklılık payı zihnimi kurcalıyor. Yine de dağda kaz tüyü montun sunduğu o “bebek kundağı” konforundan vazgeçmek benim için hala çok zor…

Ateş Başında Küresel Sohbetler: Tayvan’dan Sultan Dağları’na

Yemekten sonra kamp ateşinin etrafında toplanıyoruz. Sohbetin koyulaştığı, dışarıdaki soğuğun ateşin sıcaklığıyla kırıldığı o eşsiz anlardan biri… Grubumuzda Tayvanlı bir arkadaşımız var: Wang. Koç Üniversitesi’ne değişim öğrencisi olarak gelmiş, bir yandan eğitimini sürdürürken bir yandan da Türkiye’nin altını üstüne getiriyor. Tanışırken ismini söylemek yerine, daha akılda kalıcı olduğu için soyadı olan Wang’ı kullanmayı tercih etti.
Wang ile ateş başında kısa ama keyifli bir sohbete daldık. Tabii bir Türk klasiği olarak kendisine hemen “soru demetimi” sundum. İlk merak ettiğim konu teknolojiydi; Orada elektronik fiyatları beklediğimin aksine ucuz değilmiş. İkimiz de aynı marka fotoğraf makinesi kullanıyoruz ama onun Tayvan’dan aldığı fiyat, o günkü kurlarla Türkiye’dekinden daha fazlaydı. Şakayla karışık; “Herhalde fabrikadan fırın sıcaklığında çıktı diye fazla aldılar,” diye düşünmedim değil. 🙂

Ardından, hepimizin zaman zaman düştüğü o meraklı soru geldi: “Birinin Tayvanlı, Koreli ya da Çinli olduğunu dış görünüşünden nasıl anlarız?
Wang, gülümseyerek yanıtladı:
Dışarıdan bakarak ayırt etmen neredeyse imkansız. Belki göz yapısından bir tahmin yürütebilirsin ama kesin sonucu ancak aksanından ve konuşmasından anlayabilirsin.

İçimden, “E be Wang kardeşim, ben o dilleri de ayırt edemiyorum ki; hepsi çan çin çon geliyor bana aksandan nasıl memleket bulayım!” desem de dışımdan nezaketle teşekkür ettim. Farklı coğrafyalardan gelip aynı ateşin başında, aynı dağa bakarak sohbet etmek; tırmanışın fiziksel yorgunluğunu unutturan en güzel detaylardan biriydi.

Zirve Günü: Soğuk Nefesler ve Hayati Uyarılar

Saat 04:00. Çadırdan dışarı adımımı attığımda, nefesim havada buhar makinelerinden çıkmışçasına yoğun izler bırakıyor. Hızlıca kahvaltımızı yapıp 05:00’te hareket etmeyi planlıyoruz ancak toparlanma süreci beklediğimizden uzun sürüyor.
05:30 gibi nihayet yoldayız. Bu rötar nedeniyle Sönmez Hoca genel malzeme kontrolünü her zamanki titizliğiyle yapamıyor olsa da, yolda çantası olmayan bir arkadaşımızı fark etmesi gecikmiyor. Hocanın uyarısı kulaklarımıza küpe olacak cinsten:

“Boş da olsa herkes çanta taşıyacak. Arkadaşınızla ayrı düşerseniz tüm yaşamsal bağınız kopar. Dahası, bir düşme anında sırtınızı koruyacak tek kalkan o çantadır.” Bu sözlerin doğruluğunu birkaç saat içinde bizzat tecrübe edeceğimizi henüz bilmiyoruz.

Liderlik Sırası ve Taş Yağmuru
Sönmez Hoca, herkesin sorumluluk alması için dönüşümlü liderlik sistemini uyguluyor. En öndeki kişi grubu bir süre çekiyor, yorulunca en arkaya geçiyor. Ancak liderlik sadece yolu bilmek değil, grubu kollamak demek. Ben lider olduğumda, arkada kopan bir arkadaşımızı fark etmediğim için hocadan “nazik” bir uyarı alıyorum. Dağda bir kişi, herkes demektir.

Klasik rotadaki “baca” etabına geldiğimizde ise asıl mücadele başlıyor. Yağmur gibi taş yağıyor. Herhangi bir taşa dokunduğunuz anda taş aşağıya son sürat yuvarlanıyor. Bir taş koptuğunda yükselen “TAAAŞŞŞŞ!” nidasıyla birlikte hepimiz kasklarımızı öne eğip siper alıyoruz. Ne kadar dikkat edilirse edilsin ayağı yerden kaldırırken bile taşlar aşağıya yuvarlanmak için fırsat kolluyor sanki. En arkadan gelen Sönmez hoca, bastığımız yere dikkat etmemiz için defalarca kez uyarıyor. Neyse ki önemli bir kaza atlatmadan bacayı geçiyoruz.
Zaman ilerledikçe hava güzelleşiyor. Öğlen saatlerinde Gelincikana zirvesine ulaşıyoruz. Tayvanlı arkadaşımız Wang, büyük bir heyecanla ismini zirve defterine nakşediyor.
Yaklaşık 30 dakikalık dinlenme ve fotoğraf arasından sonra inişe geçiyoruz. Düşen taş sorunu yaşamamak ve zaman kazanmak adına çıktığımız bacadan değil, çevresinden dolanmayı tercih ediyoruz; ancak evdeki hesap çarşıya uymuyor. Burası, çıktığımız rotadan çok daha hırçın çıkıyor.
Baca başlangıcına ulaşabilmek için indiğimiz yerden biraz yükselip vadiyi yanlamasına geçmemiz gerekiyor. Vadiyi yan geçebilmek için ipsiz tırmanış (free solo) yaptığımız anlarda aklıma efsane tırmanışçı Dan Osman geliyor. 120 metrelik dik kayaları emniyetsizce koşan, adrenalin tutkunu o efsane adam… 1998’de Yosemite’de ipinin kopmasıyla aramızdan ayrılmıştı ama ismi hala buralarda bir yerlerde yankılanıyor sanki. İsmi içimizden birisini çağrıştırıyor ama kendisi Japon kökenli Amerikalı. Bu efsane adamın kısa bir tırmanış filmini buradan izleyebilirsiniz.
Tam o sırada gruptan bir arkadaşımız tutunacak yer bulamadığı dik bir kayalıkta kilitlenip kalıyor. Aramızda sadece birkaç metre var ama ona destek olabileceğim bir konumda değilim. Sönmez Hoca’nın sesi yankılanıyor: “Şükrü, yardıma koş!” Faaliyetin gizli kahramanı Şükrü, büyük bir cesaretle arkadaşımıza ulaşıp onu o dar boğazdan çekip çıkarıyor. Kendi aramızda “Şükrü koş Şükrü” diye takılıyoruz. Şaka bir yana öyle zor bir durumda yardıma gitmesi büyük bir cesaret örneği idi.
Tek sıra halinde kayalıkların dibinde bekliyoruz. En yukarıda Sönmez hoca, yan geçiş için ayakkabısının ucuyla yere vurarak kayalıkta basılacak yer açmaya çalışıyor. Yukarıdan sürekli taş düşüyor. Düşen taşları kollayıp hareketsiz beklemek sıkıntı veriyor. Önümdeki arkadaşın ayağına kramp giriyor. Yaklaşık yarım saat çıktığımız yerden vadiyi yan geçmek için uygun bir yer bulamayıp pes ediyoruz. Aşağıya inip yan geçiş aramamız gerekiyor. Çünkü ilerlersek daha zorlu bir yer bizi bekliyor.
Aşağı inerken bazı arkadaşlar çömelerek çarşak üzerinde kayıyorlar. Uzaktan gölde kano ile yolculuk yapar gibi görünüyorlar. Yukarıdan yuvarlanarak inen taşlar yine tehlike yaratıyor. Bu taşlardan iki tanesi çömelerek giden arkadaşlarımızın sırtına hızla çarparak duruyor. Sırt çantaları olmasa bu taşlar yaralanmalarına sebep olabilirdi.
Vadiyi geçerken çok yorulduğumuz bir sırada dinlenme molası veriyoruz. Yan geçiş yaptığımız bir yer burası. Bastığımız yere çok dikkat etmemiz gerekiyor çünkü tek ayakla basılacak kadar dar bir patikadan ilerliyoruz. Fatih arkadaşım bu sırada çantasından çıkarttığı kuru yemişini paylaşıyor. Böyle güzel insanlarla birlikte ilerlemek tüm zorlukları unutturuyor.
Vadiden inip tekrar yukarı çıkmak hem zaman alıyor hem de bizi epey yoruyor.
Kampa döndüğümüzde saat 18:00. Yukarıda güneş pırıl pırılken aşağıya yoğun bir sis çökmüş. Rahatsızlandıkları için kampta kalan iki arkadaşımızın yerlerinden kıpırdamamış olmalarına çok seviniyoruz; zira bu siste kaybolmak işten bile değil.
Eşyaları toplayıp traktöre yükledikten sonra köye doğru yola çıkıyoruz. Yorgunluktan bacaklarımızın titrediği o anlarda, belediyenin 4×4 arazi aracı hızır gibi yetişip bizi kahvehaneye kadar götürüyor. O çayın tadını ve yapılan iyiliği unutmak mümkün değil. Allah razı olsun.

Hepimiz kahvehaneye doluşup dinleniyoruz. Bize çay ısmarlıyorlar. Sohbet doğal olarak dağ ile ilgili. Gördüklerimizi, yaşadıklarımızı anlatıyoruz. Onlar da bize Sultan dağı ve Gelincikana isminin nereden geldiğiyle ilgili bir rivayet anlatıyorlar. Sultan isminde bir kız, sevdalısı varken babası onu tanıdığı zengin bir dostunun oğluyla evlendirmek ister. Düğün dernek kurulduğu gün Sultan, üzerinde gelinliğiyle kaçar. Arama için ekipler oluşturulur her yerde Sultan’ı ararlar. Bir süre sonra Sultan’ı dağın tepesinde gelinliği ile ölmüş olarak bulurlar. İşte o günden beri bu dağa Sultan dağı, en yüksek tepesine de Gelincikana ismi verilir. Bize anlattıkları hikaye bu.

Sohbetin sonunda, Kaya Çilingiroğlu’nun ikizi gibi duran neşeli bir abi yanımıza yaklaşıp fısıldıyor: “Asıl meseleyi söyleyin, define buldunuz mu?” Belli ki buralarda böyle bir söylenti var. Amacımızın “altın” değil, zirve olduğunu anlatıp hayallerini biraz yıksak da helalleşip ayrılıyoruz.

Günün sonunda çantamızda değerli bir taş yoktu belki; ama bizi çok daha zenginleştiren yeni dostluklar, tecrübeler ve paylaşımlar vardı…

29 Ekim: Çift Zirveli Bir Cumhuriyet Kutlaması

Sabah 06:00. Güne erken başlıyorum çünkü bugün ajandamda birbirine zıt ama aynı derecede heyecan verici iki etkinlik var: Gündüz Ballıkayalar’ın kireçtaşı duvarlarında kaya tırmanışı, akşam ise Cumhuriyet Bayramı’nın coşkusunu taşıyan o büyük fener alayı yürüyüşü.

Çantamı geceden titizlikle hazırlamıştım. Sabahın ilk ışıklarıyla demlenen çayımı termosa doldurup vakit kaybetmeden yola koyuluyorum. Kapıdan çıkar çıkmaz mahallemizin “asayiş ekibi” ile karşılaşıyorum: Sokakta yan yana dizilmiş, dinlenen beş köpek… Mahalledeki hayvanseverlerin ilgisi ve imkanlar o kadar yerinde ki, her biri neredeyse bir motosiklet cüssesine ulaşmış bu dev dostlarımız sokağı adeta kendi kaleleri bellemiş durumdalar.

Yanlarından her zamanki gibi temkinli ve adeta görünmez olmaya çalışarak geçiyorum. Aramızda tuhaf bir ilişki var; sırtımdaki çantanın hacmine göre tepki verme gibi garip bir huyları mevcut. Örneğin, 65 litrelik büyük bir kamp çantasıyla geçerken mutlaka “arıza çıkarıp” toplu bir protesto başlatıyorlar. Sanırım büyük çantaları bir tehdit olarak algılıyorlar. Hatta bir keresinde, hiç oralı olmayıp yürümeye devam ettiğimde arkamdan yaklaşıp yağmurluğumu yırtmışlardı.

Bugün üzerimde sadece küçük bir teknik sırt çantası var, bu yüzden ses etmiyorlar. Yine de içlerinden biri, sokağın sonuna kadar beni sessizce takip ediyor. Köşeden saparken arkasından bakıyorum; sanki bakışlarıyla “Bu seferlik görmezden geliyoruz ama ayağını denk al” diyor. Kabul etmeliyim ki, bu mahalle sakinlerine bir türlü tam olarak ısınamadım. Meşhur Haçiko filmini izlemek bile içimdeki mesafeyi kapatmaya yetmedi. Sanırım ben, her ne olursa olsun her zaman “kedi tarafında” kalacağım.

Saat 07:00. Bizi Ballıkayalar’a ulaştıracak minibüsteki yerimi alıyorum. Araca biner binmez küçük bir köpekle karşılaşıyorum; sabahki “mahalle nöbetçilerinden” sonra içimden “Hayda, yine mi?” diye geçirmeden edemiyorum. Mesafe koymak adına en arka sıraya geçip otursam da yol boyunca ara sıra birbirimizi süzmekten geri kalmıyoruz. Maltepe’ye ulaştığımızda, ekibe iş arkadaşım Hakan da dahil oluyor
Ballıkayalar, Gebze’nin Tavşanlı Köyü sınırlarında yer alan büyüleyici bir tabiat parkı. 1995 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Milli Park ilan edilen bu vadi, ismini tarihsel bir hikâyeden alıyor: Bir zamanlar arılar, vadinin sarp mağaralarını kovan olarak benimseyip buraları balla doldururmuş. Ortasından dingin bir derenin geçtiği vadinin her iki yakası, gökyüzüne uzanan dik kireçtaşı duvarlarla çevrili.
Bugün buraya, Türkiye Dağcılık Federasyonu’nda antrenörlük ve hakemlik yapan, doğa sporlarında 20 yılı aşkın derin bir tecrübeye sahip Sönmez Erkaya liderliğinde 19 kişilik bir grupla geliyoruz. Sönmez Hoca gibi deneyimli bir ismin rehberliğinde, Ballıkayalar’ın sert kayalarında sınırlarımızı zorlamaya hazırız.
İstanbul’a olan yakınlığı nedeniyle hafta sonları piknikçilerin uğrak noktası olsa da Ballıkayalar, asıl kimliğini kaya tırmanışçıları için sunduğu eşsiz rotalarla kazanıyor. Burası, Türkiye’de modern kaya tırmanışının beşiği ve sporcuların en önemli antrenman sahalarından biri. Girişte piknik alanının bulunduğu yerde bir kır restoranı var. Burada çay içebilir, ekmek arası bir şeyler yiyebilirsiniz. Bugün piknikçi sayısı az. Burada kahvaltı molası veriyoruz.
Sönmez hoca etrafında yarım ay şeklinde diziliyoruz. Sağ baştan saymamızı ve herkesin söylediği sayıyı, bir önceki ve bir sonraki kişiyi de aklımızda tutmamızı istiyor. Askerlik sırasındaki yoklama alınması gibi bir an yaşıyoruz. Amaç toplu hareket etmeyi kolaylaştırmak. Çabuk uyum sağlıyoruz. Hatta peşi sıra durduğumuz Hakan’la aramızda birbirimize sayıyla hitap etmeye başlıyoruz.
Kısa bir yürüyüşün ardından dik bir kayanın önünde duruyoruz. Aşağısı uçurum. Yok artık burada mı tırmanacağız! diye düşünüyorum. İlk defa gelenlerin gözlerinde benzer duygular okunuyor…
Sönmez hoca, malzemeleri tanıtıyor. Karabina adı verilen metal bağlantı, dağcılıkta kullanılan en önemli malzemelerden biri. İpi emniyet noktasına veya kemere bağlamak için kullanılıyor. Çeşitli model ve özelliklerde üretilen karabinaların, büyük yüklere dayanıklı ve aynı zamanda hafif olması gerekiyor.
Sönmez hoca, eğer yüksek bir yerden düşürürsek o karabinayı emekli etmemiz gerektiğini söylüyor. Çünkü o sırada sorun çıkarmasa dahi ileride malzeme içinde görünmez çatlaklar oluşabildiğini ve kırılma ihtimali oluştuğunu belirtiyor.
Hocanın belinde takılı olan ve elinde gösterdiği malzeme, emniyet kemeri (kolon) olarak adlandırılıyor. Kolonları kayalara yanaşıp giymemizi istiyor. İç çamaşırı giyer gibi üzerimize geçiriyoruz. Kaya dibinde giymenin önemi şu: giymeye çalışırken dengeyi kaybedip uçurumdan aşağıya uçma olasılığı var. Olur mu demeyin olabilir böyle kazalar. Doğa güzel olduğu gibi hataya pek gelmiyor.
Emniyet istasyonu kuruluşunu görmek için hoca ile kayalığın tepesine çıkıyoruz. Kaya yüzeyine delik açılarak yerleştirilen metal plakalara bolt deniliyor. Bele bağlı ip bu boltlara geçirilerek emniyet alınıyor.
İstasyon kuruluşunda önemli olan iki farklı bağımsız noktadan sabitleme yapmak. İki ayrı ip birbirine bağlı. Ama yük sadece birinin üzerinde. Perlon veya karabina herhangi bir nedenle çözülürse bağlı olduğu diğer nokta devreye giriyor. Her bağlantının bir yedeği oluyor.
Hocamız “İnsan hayatı bize bahşedilen en değerli varlık; taş attık da kolumuz yoruldu” deyip bir yedek nokta daha kuruyor. 2 ayrı noktanın bağlı olduğu kaya bloğu koparsa diğer kaya bloğundaki noktanın devreye girmesini düşünüp önlem alıyor.
Ballıkayalar aynı zamanda kamp yapmak için uygun alanlar içeriyor. İstasyon kurduğumuz yerde kamp kuran arkadaşlarla karşılaşıyoruz. Kocaeli Üniversitesi öğrencisi olduklarını öğreniyoruz.
Süslü. Minibüste ilk karşılaşmadan itibaren gün boyu yakın anlar yaşadık. Cinsi Şivava. Sokak köpeklerinden çok farklı. Zeki, uslu bir köpek.
Dağcılık malzemelerinin en önemlilerinden birisi kask. Kafamızı çarpıp yaralanmamızı önlüyor. Yukarıdan düşebilecek kaya parçalarına karşı da koruyor. Kaya tırmanışında kullanılan malzemelerle dağcılıkta kullanılan malzemeler benzer. Dağcılığın bir kolu olarak görülse de kaya tırmanışı başlı başına bir spor dalı.
Beklemenin tırmanış yapmaktan daha stresli olduğunu anladık. İlkokulda aşı sırası bekleyen çocuklar gibiyiz. Tehlikeli durumlarda korkmak, kaygılanmak her insanda olan temel bir duygu. Bu duyguyu kontrol etmek önemli. Eğer fazla ise hata yapmaya meğil olur. Az ise başarı ihtimali düşer.
Kaya tırmanışına yeni başlayanların yaptığı en temel hata, tüm yükü kollarına bindirmektir. Oysa tırmanışta asıl olan ayakları kullanmaktır. Eğer kendinizi sadece ellerinizle yukarı çekmeye çalışıyorsanız, kısa sürede laktik asit birikmesiyle kollarınız “patlayacak” ve tırmanışınız yarım kalacaktır. Dağcılık lügatinde kaba kuvvetle yapılan bu tekniğe, biraz da espriyle “amele tırmanışı” denir. 🙂 Unutmayın; ip sizi tırmandırmaz, o sadece olası bir düşüş anında hayatınızı korumak için oradadır.

Rotanın sonlarına doğru, tırmanışın “kilit” noktası sayılan, bacayı andıran dar bir etapla karşılaşıyoruz. Burası hem fiziksel hem de stratejik bir sınav alanı. Bacaya gömülüp içinden çıkmaya çalışmak, genellikle sıkışıp kalmanıza neden olur. Doğru teknik ise ayakları bir pergel gibi yanlara açıp, gövdeyi dışarıda tutarak sağlı sollu hamlelerle ilerlemektir.

Tırmanışın Altın Kuralı: Tırmanış, %25 fiziksel güçse %75 zihinsel hazırlıktır.

İlginç bir gözlemim var: Zihninde “burayı geçemem” diyenler, genellikle fiziksel olarak en güçlü oldukları anda bile bu kilit noktada pes ediyorlar. Kaya üzerinde fiziksel özellikler bir yere kadar yardımcı olur; ancak asıl tırmanış, zihindeki o hayali engeller aşıldığında başlar. Duvarla inatlaşmak yerine onunla uyum sağlamayı öğrendiğinizde, imkansız görünen rotalar birer birer açılır.

Heyoooo! Rotanın en üst noktasına ulaştığımızda attığımız zafer naraları, vadinin derinliklerinde yankılanıyor. Çıkmak ne kadar teknik bir beceriyse, inmek de bir o kadar disiplin işi. İniş sırasında en sık yapılan hata, korkuyla dizleri bükmektir. Sönmez Hoca bu konuda tavizsiz; kolların kayaya dokunmadan iki yana açık, ayakların omuz genişliğinde ve dizlerin gergin bir şekilde kendini ipe teslim etmeni istiyor.
Sönmez Hoca’nın o meşhur sözü kulaklarımızda: “Bu iş malzemeye güvenle başlar.” Eğer emniyet sistemine tam güvenmezseniz, vücudunuz kasılıyor ve dışarıdan bakıldığında akıcı bir iniş yerine, adeta tutulmuş birinin zoraki çabasını sergiliyorsunuz. Yere ayak bastığınızda ise elleriniz ve ayaklarınız adrenalinden zangır zangır titriyor. Bu titreme aslında bir bağımlılığın habercisi; o saniyede bir sonraki rota için plan yapmaya başlıyorsunuz.
Tırmanış sadece fiziksel bir antrenman değil; tüm kas gruplarını çalıştıran ve günlük hayattaki problem çözme yeteneğinizi zirveye taşıyan zihinsel bir meditasyon.

İlk rotaları tamamladıktan sonra vadi içinde ilerleyip, yüzme molası vereceğimiz o meşhur büyük göle ulaşıyoruz. Park içinde yasak olmasına rağmen balık tutan birine rastlıyoruz; belli ki denetimler henüz caydırıcı seviyede değil.
Herkes yorgunlukla kendini bir gölgeye bırakırken, ekibimizin neşesi Süslü de kendine serin bir köşe bulmuş bile.
İş arkadaşım Hakan, tam bir buff (bandana) tutkunu. Yeni aldığı modelini gururla sergiliyor.
Suyun dondurucu serinliği ise bizim için bir engel değil; çeşitli atlayış denemeleriyle günün yorgunluğunu üzerimizden atıyoruz.
Yüzme keyfinden sonra ikinci tırmanma rotamızın hazırlıklarına başlıyoruz.
Ballıkayalar’da 1970’li yıllardan bugüne kadar yüze yakın çeşitli zorluk derecelerinde tırmanış rotaları açılmış.
İkinci rotada ilginç bir diyaloğa şahit oluyoruz. Kırmızı tişörtlü bir tırmanışçı, emniyetini alan ve henüz yeni tanıştığı arkadaşı Rüstem ile tam bir “hayatta kalma” diyaloğu içinde:

— “Rüstem, hayatım senin elinde, ne olur dikkat et!
— “Rüstemcim ipi sıkı tut, biraz sağa al…

Etraftan gelen destek mesajlarına dönüp, o unutulmaz soruyu soruyor: “Hayatım başkasının elinde, nasıl rahat olabilirim?” Arkadan gelen sakinleştirici yorum ise tırmanış camiasının kara mizahını özetliyor: “Emniyetçinle yeni tanıştın, geçmişe dayalı kötü bir anınız yok. Güvenmek için daha iyi bir sebep olamaz, devam!” 🙂

Vadiye iniş çalışmaları… Burada aşağıya inenleri heyecanlı bir sürpriz bekliyor. Anlatılmaz yaşanır diyeyim. Vadiye iniş çalışmaları sırasında bir arkadaşımız, Prusik düğümünün sıkışması sonucu ipin tam ortasında asılı kaldı. Aşağıda bekleyenleri heyecanlı, yukarıdakini ise zorlu bir sınav bekliyordu. Sönmez Hoca, deneyimini konuşturarak hemen yan bir hat kurdu, yanına ulaştı ve sıkışan ipi bıçakla keserek güvenli bir şekilde aşağı inmesini sağladı. Dağcılıkta eğitimin ve hızlı kararın neden hayati olduğunu bir kez daha yerinde görmüş olduk.
Tırmanışları başarıyla tamamlayıp dönüş yoluna geçiyoruz. Vadi içindeki yürüyüş rotası yaklaşık 2 kilometre olsa da, zemin yapısı nedeniyle pek de “kolay” sayılmaz. Orta-üstü zorluk derecesindeki bu parkurda, özellikle yağmur sonrası ıslanan kayalar ciddi bir düşme riski barındırıyor. Bu yüzden düz yolda bile olsak, düşüp kafayı çarpma riskine karşı kasklarımızı çıkarmamakta fayda var.

Yolun en heyecanlı kısmı, yan geçiş yapmamız gereken sarp bir kayalıktı. Aşağıda buz gibi bir gölet bizi beklerken, zemin adeta sabun gibi kayıyordu. Ayakkabılarımın tutuşuna güvenemeyince çareyi onları çıkarıp çıplak ayakla geçmekte buldum. Sönmez Hoca o anı ölümsüzleştirirken, ben sırt çantamdaki elektronik eşyaların o soğuk suyla buluşma ihtimalini düşünüp “Yusuf Yusuf” ile derin bir sohbete dalmıştım. 🙂

Minibüsle dönüş yolunda Sönmez Hoca hepimize günün özetini sordu. Herkesin yüzünde, yorgunluğun ötesinde harika bir gün geçirmiş olmanın huzuru ve bir sonraki rota için sabırsızlık vardı.

İstanbul’un “Kilit” Rotası: Beşiktaş Trafiği
Mecidiyeköy’de araçtan inip kendimi boş bir taksiye attım. Gideceğim yeri söylediğimde, taksicinin yüzünde “soğuk duş etkisi” yarattığımı fark etmem uzun sürmedi:

— “Beşiktaş…”

Taksici hem direksiyon sallıyor hem de bu tesadüfe inanamayarak anlatıyordu:
Az önceki müşterim de Beşiktaş’a gidiyordu! Trafiği görünce dayanamayıp indi; şimdi Metro ile Taksim’e geçip oradan aşağı yürüyecek…

İçimden “Kaderinde bu akşam Beşiktaş’a gitmek varmış be kardeşim 🙂” diye geçirsem de, dışımdan “Trafik çok mu kötü?” diyerek masumca konuyu açtım. Taksici sıkıntılı ama beyefendi biriydi, sabırla sohbet etmeye başladık. İstanbul trafiği bu; normalde 10 dakikalık yolu bize tam bir saatte tamamlattı.

Saat 21:30’da ancak Beşiktaş’a ulaşabildim. Büyükdere-Zincirlikuyu-Beşiktaş arasında keşke bir bisiklet kiralama hizmeti olsaydı; yokuş aşağı “yardırıp” çoktan varmış olurdum. Maalesef meşaleli Cumhuriyet yürüyüşüne yetişemedim. Sağlık olsun, önümüzdeki seneye kısmet…