Süphan Dağı (4058 m), Ağrı ve Cilo’dan sonra Türkiye’nin en yüksek üçüncü zirvesidir. Van Gölü’nün kuzeyinde yükselen bu sönmüş volkan, özellikle kışın hem teknik zorluğu hem de muhteşem manzarasıyla dağcıların gözdesidir. Mart 2015’te Adem Gül Hoca liderliğinde gerçekleştirdiğimiz doğu rotası tırmanışımız, sadece karlı yamaçlarla mücadele etmek değil, aynı zamanda 1959 yılındaki gizemli uçak kazasının izlerini de keşfetmek oldu.

Kışkılı: Bulutlara Komşu Bir Mahalle

Bitlis ili Adilcevaz ilçesi sınırları içinde, Van gölünün kuzeyinde olan Süphan Dağına tırmanış için genellikle doğu ya da güney yamacı tercih ediliyor. Bizim rota tercihimiz, Adem Gül hocanın liderliğinde klasik doğu rotası oldu. Aydınlar beldesine bağlı Kışkılı‘ya minibüsle geldik. Köy yolu kenarları yer yer 1-2 metre karla kaplıydı. Alışkanlıktan köy dedim belki köy mü kaldı kardeşim diyorsunuzdur haklısınız. 2300 m rakımlı bir mahalle burası. Türkiye’nin en yüksek rakımlı yerleşim yerlerinden biri.

Kışkılı Yolunda

Patinaj yapan minibüsü birkaç kişi iterek yolda tutmak zorunda kaldık; ama yol tamamen kapalı değildi. Sonradan öğrendiğimize göre belediye, yılın altı ayını bu yolu açık tutmak için kısıtlı kaynaklarıyla karla mücadeleye harcıyor. Takdire şayan bir çaba. Allah kolaylık versin; zor iş.

Kışkılı’ya ulaştığımızda bizi okuldan dağılan çocukların pırıl pırıl gülümsemeleri karşıladı. Belki okuldan çıkmanın sevinciydi bilemiyorum. Yabancılara karşı son derece cana yakın olan bu küçük dostlarımızla selamlaştıktan sonra hazırlıklarımızı tamamlayıp kamp yükümüzle yola koyulduk. Sırtımızda kamp yükü ile yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşün ardından 2700 metredeki At Yaylası denilen kamp alanına vardık.

At Yaylası Kamp Alanı

Süphan tırmanışında stratejimizi, 2700 metrede tek bir kamp kurup buradan doğrudan zirveye, yani yaklaşık 1300 metrelik bir irtifa kazanımına odaklanarak belirledik. Normalde yol kapalıyken Kışkılı’da ve ardından 3100 metredeki “Ayna Altı” mevkisinde iki ayrı kamp kurulabiliyor; ancak biz tek kampın hızıyla hareket etmeyi tercih ettik.

Çadırlarımızı kurup dinlenmeye çekildiğimizde, dağda beslenme konusunda önemli bir ders aldım. Yanıma aldığım kavurmalı ve yeşil zeytin ezmeli sandviçler, dondurucu soğukta öyle tuhaf bir koku yaymaya başlamıştı ki iştahım tamamen kapandı. Dağda, özellikle iştahın kesildiği yüksek irtifalarda, hurma veya kuruyemiş gibi hem yemesi kolay hem de gerçekten iştah açıcı gıdalar taşımanın önemini bizzat tecrübe ettim.

Dağda Su Meselesi: Kar Suyu Neden Yetmez?

Ancak benim için gıdadan daha kritik bir mesele var: Su ve mineral dengesi. Dağda her zaman bir su kaynağı bulmak mümkün olmuyor; çoğu zaman kar eriterek bu ihtiyacı gideriyoruz. Fakat kar suyu, tadının kötülüğünün ötesinde büyük bir eksikliğe sahip: İçinde vücudumuzun kaybettiği sodyum, potasyum ve magnezyum gibi mineral tuzları barındırmıyor. Kar eritip içtiğimizde, ne kadar su tüketirsek tüketelim hücrelerimiz tam anlamıyla doymuyor çünkü o su henüz toprakla temas edip mineralleri bünyesine katmamış oluyor.

Bu sorunu çözmek için bir süredir elektrolit tabletleri araştırıyorum. Bu pratik tabletler hem hafif hem de kar suyunu işlevsel bir sıvıya dönüştürüyor. Eğer elinizde tablet yoksa, en azından toz içecekler katmak hem tadı iyileştiriyor hem de vücuda ihtiyaç duyduğu elementleri bir nebze olsun geri kazandırıyor.

Araştırdığımda “Tang” veya “Nazo” gibi toz içecekler olduğu gibi koşuculara yönelik içinde yapay tadlandırıcı olmayan daha sağlıklı elektrolit tablet ürünler buldum.

İçeriklerinde temel olarak sodyum, potasyum ve magnezyum barındıran bu elektrolit tabletler, spor esnasında kaybedilen mineralleri yerine koymanın en pratik ve ekonomik yolu. Akla ilk gelen o meşhur mavi-sarı sporcu içecekleri de aslında aynı işi görüyor; ancak bu içecekler hem gereksiz katkı maddesi ve koruyucu içeriyor hem de hacim ve ağırlıkları nedeniyle sırt çantasında taşımaya hiç uygun değiller.

Türkiye’de bu tabletleri bulamayınca şansımı yurt dışında denemeye karar verdim. İngiltere merkezli bir site bulup, kargo dahil 30 sterlin ödeyerek iki kutu sipariş ettim. Normalde bilmediğim sitelerden alışveriş yapmam ama bu kez mecburiyetten “gözümü karartıp” ödemeyi yaptım. Birkaç saat sonra stokta görünmesine rağmen “ürün kalmadı” mesajı aldım. Ücret iadesi istediğim andan itibaren ise tam bir sessizlik başladı; bir ay boyunca ne bir yanıt ne de bir iade alabildim. İngilizlerin mesafeli olduğunu bilirdim ama bu kadarına pes! Son çare olarak kredi kartı harcamasına itiraz sürecini başlattım.

Bu talihsizlikten sonra seçeneklerimi tekrar tarttım. Ya hırs yapıp evde bir elektroliz kabıyla metal çubukları çözündürerek kendi mineral takviyemi üretecektim ya da araştırmaya devam edecektim. Neyse ki zamanım kısıtlıydı; lise kimya kitabımı yavaşça rafa geri bırakıp macera aramaktan vazgeçtim ve piyasadaki diğer hazır alternatiflere odaklandım. Ve aradığım mineralleri içeren şu ürünü buldum. WUP Elektolit Efervesan Tablet. Fitness ya da koşu maraton yapanlara yönelik ürün satan yerlerde çeşitli alternatifler bulunabilir.

Zirve Günü: Rüzgarın Sert Yüzü

Çadırlarımızı kurup içine yerleştik. Çadır arkadaşım Hakan ile akşam yemeği faslını geçtikten sonra çantalarımızı son bir kez kontrol edip uykuya daldık. Hareket saati sabah 04:30 olarak belirlenmişti ancak heyecandan olsa gerek, gece bize epey uzun geldi.

Saat 04:00 sularında kalkıp hızlıca kahvaltımızı yaptık. Akşamdan hazırladığım çantamı kapıp dışarı fırladığımda, henüz kimsenin çadırından çıkmadığını fark edip bir süre içeride beklemek zorunda kaldım. 22 kişilik kalabalık bir grubun toparlanması tahmin ettiğimizden uzun sürdü; yola koyulduğumuzda hava çoktan ağarmaya başlamıştı. Normalde zifiri karanlıkta kafa lambasıyla başlamaya alışkındım ama bu sefer buna gerek kalmadı. Yürüyüşün henüz başındayken durup, Van Gölü’nün üzerinden süzülen o eşsiz gün doğumunu seyrettik. Süphan, sunduğu bu görsel şölenle kesinlikle manzara tutkunu dağcıların favorisi olmayı hak ediyor.

Süphan Gün Doğumu

3100 metre irtifadan itibaren “Ayna” olarak bilinen o meşhur dik yamaca vurduk. Gökyüzü açık olduğu için 3600 metreye kadar uzanan bu zorlu etabı nispeten kolay geçtik. Tırmanış sırasında birkaç noktada karın zemine oturduğunu haber veren o karakteristik sesleri duyduk; ancak Adem Gül hocanın dağı ve çığ kulvarlarını avucunun içi gibi bilmesi içimizi rahatlatıyordu.

3800 metreden sonraki son düzlüğe geldiğimizde ise bizi bambaşka bir Süphan karşıladı. Şiddetli rüzgarın devreye girmesi, kamp yerinin zirveye uzaklığı ve kendi antrenman eksikliğim birleşince, fiziksel olarak limitlerimi zorlamaya başladım. Tüm faaliyet boyunca önümüzde karı yararak iz açan Adem hocanın performansı ise tek kelimeyle takdire şayandı. 22 kişiyi güvenle zirveye taşımak için kendi enerjisini son damlasına kadar harcadı.

3900 metrede, dağın “külah” olarak adlandırılan krater yamacına ulaştığımızda hava şartları iyice sertleşti. Rüzgar hızı saatte 60 kilometreye ulaşınca grup ikiye bölündü: Bir kısım zirveyi denemek isterken, diğer kısım iniş kararı aldı. Ancak doğa son sözü söyledi; şartların iyice tehlikeli bir hal alması üzerine zirve denemesi tamamen iptal edildi ve güvenlik gerekçesiyle topluca dönüşe geçtik.

Tırmanışa başlamadan önce www.mountain-forecast.com üzerinden yaptığım kontroller, öğlen 12:00’den sonra rüzgarın saatte 50 kilometrenin üzerine çıkacağını açıkça gösteriyordu; nitekim dağ bizi yanıltmadı. O anki rüzgarın şiddetini şöyle tarif edeyim: Ayaktayken vücudunuzu rüzgara yan dönmeden ilerlemek imkansızdı. Eğer zemine tam ve dengeli basmıyorsanız, esinti sizi olduğunuz yerden bir adım yana fırlatacak kadar güçlüydü.

Bu rotayı planlayanlara en büyük tavsiyem; eğer kampı 2700 metreye kuracaksanız, en geç saat 11:00’de zirvede olmayı hedefleyerek yola çıkmanızdır. Adem Hoca, sabahın dondurucu ayazından bizi korumak adına hareketi 04:30’a planlamıştı ancak bu durum, rüzgarın en sertleştiği öğle vaktinde zirve hattına ulaşmamıza neden oldu. Eğer sadece iki saat daha erken yola çıksaydık, muhtemelen tüm grup zirve yapıp güvenle geri dönmüş olacaktı. Her ne kadar hava sert olsa da kış dağcılığına uygun tam donanımımız sayesinde soğuk bizi çok sarsmadı. Öyle ki, çantamda termostan ayrı duran yedek pet şişedeki su bile donmamıştı; ki bu, kış faaliyetlerinde pek rastlanan bir durum değildir.

Süphan’ın Zirvesindeki Gizem: 1959 İngiliz Uçağı Kazası

Uçak Kazası
Süphan’ın bu hırçın rüzgarlarının tarihte çok daha trajik bir karşılığı var. 1959 yılında bir İngiliz uçağı, tam da bu rüzgarların ve dondurucu soğuğun kurbanı olarak Süphan’ın zirvesine çakılmış. O dönemin uçaklarında kabin basıncı sınırlı olduğu için çok yüksekten uçamıyorlarmış. Göstergeler soğuktan donunca ve fırtına uçağı rotasından saptırınca, pilotlar bulutların arasından dağı fark edemeyip zirveye çarpmışlar. Kazadan sonra İngilizler bir kurtarma ekibi kurmuş. Hem kurtarma hem de uçak içindeki gizli bilgileri imha etmek için epey çaba harcamışlar. Film senaryosu gibi olaylar yaşanmış.

İlginç bir hikaye, sayfanın altına ek bilgi olarak ekledim okumanızı öneririm. Bu hikayeden bir film bile çıkar…Tırmanış sırasında bu kazanın izlerini görmek mümkün. Dağın belirli noktalarında enkaz parçalarına rastlanabiliyor. Kışkılı’ya döndüğümüzde hava açıktı. Mineral hapları benim açımdan iş görmüştü. Hiç baş ağrısı yaşamadım. Termosumdaki su bitmemişti. Kışkılı’nın Güler Yüzlü Çocukları:

Kışkılı Çocuklar

Kışkılı köyünden geçerken evlerinin önünde neşeyle oyun oynayan bir grup çocukla karşılaştık. Meraklı bakışları ve içten gülümsemeleriyle bir anda turun tüm yorgunluğunu unutturdular. Bu güzel anı ölümsüzleştirmek için onlarla yan yana gelip bir hatıra fotoğrafı çektirdik; Kışkılı’nın neşesi kadrajımıza doldu.

Van’da Tatlı Bir Son

Van Kahvaltısı
Dağdan inişin ardından Van merkezine ulaştığımızda, üzerimizdeki yorgunluğu bir kenara bırakıp sokakları gerçek birer turist gibi adımladık. Tabii ki Van’a gelip de o meşhur kahvaltıyı yapmadan dönmek olmazdı. İşletmecilere “Dağdan indik, çok açız!” dediğimizde sağ olsunlar masayı donattılar, tabak üstüne tabak getirdiler. 🙂 Bu zengin ziyafet için kişi başı ödediğimiz 12.5 TL, İstanbul’un o dönemki fiyatlarıyla kıyaslandığında gerçekten şaşırtıcı derecede uygundu. İstanbul’da kafelerde bir bardak çay 3-5 TL civarıydı.
Van’ın atmosferini son kez soluduğumuz birkaç saatin ardından havaalanına geçtik. Tüm ekiple topluca vedalaşıp akşam uçağı ile İstanbul’a, evimize döndük. Bu unutulmaz faaliyetin gerçekleşmesinde büyük emeği olan Faik Kayhan ve Adem Gül hocalarım başta olmak üzere, bu yolculuğu paylaştığım tüm ekip arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunuyorum.

Süphan Dağı Tırmanışı İçin Pratik Tavsiyeler

Kondisyon: En az 1300-1400 metre irtifa kazanımı olan kış tırmanışlarına alışkın olun.
Ekipman: Krampon, kazma ve uygun kış kıyafetleri şart.
Beslenme: Kar eritecekseniz mutlaka elektrolit tableti ya da en azından toz içecek alın. Hurma, kuruyemiş ve enerji jelleri iştahınızın kesildiği anlarda kurtarıcı olur.
Zamanlama: Zirveye en geç 11:00-12:00’e kadar ulaşmayı hedefleyin. Süphan’da öğleden sonra hava çok hızlı bozabiliyor.
Hava tahmini: Tırmanıştan bir gün önce mountain-forecast.com üzerinden rüzgar hızını mutlaka kontrol edin.
Rehberlik: Özellikle kış koşullarında deneyimli bir rehberle gidin. Adem Gül Hoca gibi dağı bilen birinin varlığı hem güvenliğiniz hem de motivasyonunuz için hayati önem taşıyor.

Süphan Dağı, hem manzarasıyla hem de zorluğuyla unutulmaz bir deneyim sunuyor. Eğer siz de bu zirveye tırmanmayı düşünüyorsanız, yorumlarda deneyimlerinizi veya sorularınızı paylaşın. Hangi rotayı tercih ettiniz? En zorlandığınız kısım neresiydi?

Güncelleme Notu: Bu yazı Mart 2015’teki tırmanışa dayanmaktadır. Rota koşulları, ekipman önerileri ve fiyatlar zamanla değişmiş olabilir. Güncel bilgi için son faaliyet raporlarını veya yerel rehberleri kontrol etmenizi öneririm.

Ek Bilgi:

Süphan zirvesine düşen İngiliz Uçağı - Kaynak: http://kokpit.aero/suphan-zirvesine-dusen-ingiliz-ucagi
Soğuk Savaş, 1950’lerde dünyayı iki kutba bölmüştü. İki taraf için de nükleer güç çok ciddi bir silahtı. Sadece ABD veya SSCB değil, bir çok ülke nükleer güç için çalışıyordu. Bunun için de denemeler dünyanın dört bir tarafında gizlice yapılıyordu.

İngiliz hükümeti, 1950’lerin sonunda nükleer denemeler yapmak üzere karar almıştı. Bu denemeler, Avustralya’daki Woomera Üssü’ndeki özel merkezde gerçekleştirilecekti. Güney Avustralya’daki Woomera Üssü, 1947’de kurulmuş ve geniş bir saha, nükleer denemeler için ‘yasak bölge’ ilan edilmişti.

Denemeler için nükleer silah, İngiliz Air Charter şirketinden kiralanmıştı. Avro imalatı dört motorlu G-AGRH tescilli Avro Super Trader IV tipi uçak, uzun bir yolculuğa çıkacaktı. Uçuş ekibinin dışında uçakta ayrıca İngiliz bilim adamları da bulunuyordu.

İngiltere’de gece başlayan uçuşun ilk ayağı Ankara Etimesgut Havaalanı’nda tamamlanmıştı. Burada yakıt ikmali yapan uçak, Türkiye’nin doğusunu kat edecek, Tahran üzerinden Bahreyn’e geçecekti.

Tarihler 23 Nisan 1959’u gösterirken Ankara’dan sonra uçak saat 10:14’te Gemerek’te daha sonra da saat 10:59’da Elazığ’da olduğunu telsizden Ankara Hava Trafik Kontrol Merkezi’ne iletti. Bunu saat 11:26’da Muş üzerindeki konuşma izledi. Uçaktan son alınan bilgi, Muş noktasındaydı.

G-AGRH tescilli uçaktan bundan sonra haber alınamadı. Acaba uçak güneyden esen saatte 70 kilometrelik hıza sahip rüzgar nedeniyle kuzeye doğru mu açılmış, hatta Rusya’ya mı mecburi iniş yapmıştı? Durum Ankara’dan hemen İngiltere’ye bildirildi. İran ve ardından Bahreyn’le temasa geçen İngilizler bir süre sonra uçağın kayıp olduğunu kabul etti. Arama-kurtarma çalışmalarının başlamasını talebinde bulundular.

Keşif Uçuşları Başlıyor

Bölgeye önce Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar sevk edildi. Bu çalışmalara ertesi gün Kıbrıs’taki İngiliz Hava Üssü’nden havalanan arama-kurtarma uçakları da katıldı. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF-Royal Air Force) ait uçaklar, Türkiye’nin özel izni ile bölgede uçup kayıp sivil kargo uçağından sinyal arıyordu. Ancak bölgedeki yoğun bulutlar, arama çalışmalarına engel oluyordu.

Uçağın kaybolmasının üzerinden 6 gün geçmişti. Tarihler 29 Nisan 1959’u gösterirken, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçak, Süphan Dağı zirvesi yakınlarında bir enkaz teşhis etti. Bunun üzerine bölgeye Türk Hava Kuvvetleri’nin RF-84F keşif uçakları gönderildi. Çekilen fotoğraflarda, uçağın Süphan Dağı’nın zirvesine çarptığı tespit edilmişti. Bölgeye hemen arama-kurtarma ekiplerinin gönderilmesine karar verildi.
Arama Kurtarma Ekibi

Uçaktaki Çok Gizli Silah Ve Belgeler

Kaza sonrasında yapılan ilk incelemede, çarpma yeri de dikkate alındığında, alet uçuşu ile bir rota izleyen uçak, şiddetli rüzgâr nedeniyle kuzeye doğru sürüklenmiş ancak bu kayma uçuş ekibi tarafından tespit edilememişti. Avro imalatı Super Trader IV tipi uçakta kabin basıncı sistemi bulunmuyordu. Bu nedenle çok yüksek irtifalara uçak çıkamıyordu.

Bulut içinde devam ettiği düşünülen uçuşta pilotlar göl üzerinden rotayı takip edecekken, kuzeye kayma ile uçuş 4 bin 58 metre yüksekliğe sahip Süphan Dağı’nın zirvesine çarpma ile son bulmuştu.

Bölgeye hemen Kıbrıs’ta, Lefkoşe yakınlarındaki RAF Dağ Arama-Kurtarma Ekibi’nin gönderilmesine karar verildi. Ancak ekibin en yakın havaalanına ulaşması gerekiyordu. O tarihlerde Van Havaalanı’na büyük uçakların inmesi için yeterli piste sahip olamaması nedeniyle Türk hükümetinin verdiği özel izinle İngilizler Diyarbakır’a geldi. Buradan kara yolu ile Van ve daha sonra da Adilcevaz’a ulaştılar.

Helikopter Desteği

Konuyu araştıran ve yazdığı makaleler ile olaya ışık tutan Osman Soysal’ın, RAF’ın arama-kurtarma ekibinin anılarını yazının altında okuyabilirsiniz…

Arama kurtarma ekipleri 30 Nisan’da enkaza karadan ulaşmayı başardı.

Bu sırada Diyarbakır Hava Üssü’nden H-19 tipi helikopter ile havalanan Yüzbaşı Turgut Karay da bir başka ekibi Süphan Dağı’nın zirvesinde uçağın enkazının yanına indirmişti. Enkaz geniş bir alana dağılmış ve kazadan kurtulan bulunmuyordu.

Bu kadar yüksek bir irtifaya helikopter sadece çok az bir yükle ulaşabiliyordu. Bu nedenle cesetlerin aşağıya indirilmesi gerçekleştirilemedi. Burada gömüldü. Çok gizli silah parçaları ise RAF ekibi tarafından patlatıldı.

Yıllar sonra bölgedeki köylüler, kalan uçak parçalarını hurda amaçlı aldı. Fakat ilginç bir şekilde yapılan incelemede bölgede kazanın arkasından kanser vakalarında ciddi bir artış tespit edildi.

Raf – Dağ Arama-Kurtarma Ekibi (Rafmrs-Rafmra) Süphan Dağı Kurtarma Harekatı (1959)

Çeviri: Osman SOYSAL

RAF (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri) Dağ Arama-Kurtarma Ekibi 1954 yılında Kıbrıs Lefkoşa’da kurulmuştur. Bu ekip yüksek irtifada arama-kurtarma faaliyetleri yürütmek üzere oluşturulmuştur ve ilk önemli harekâtını kış koşullarında 14 bin feet yükseklikte gerçekleştirmiştir.

Ekibin sorumluluk alanı İngiliz ve müttefik hava kuvvetlerinin Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği faatliyetlerle sınırlı olmuştur. Nisan 1959’da bir İngiliz uçağı Türkiye’nin doğusunda kaybolunca Lefkoşa’daki ekip öncelikle havadan arama faaliyetlerine girişmiştir.

23 Nisan 1959 Perşembe günü, AVRO TUDOR Supertrader IV (Zephyr) tipi sivil bir kargo uçağı, İngiltere’den Avustralya’nın Woomera üssüne yaptığı uçuşun Ankara-Bahreyn bölümünü gerçekleştirdiği sırada, Ankara’nın doğusuna çoktan geçmiş bulunuyordu. Uçağın içerisinde 12 personel ve Woomera Füze Üssü için çok gizli bir mühimmat bulunuyordu. Uçuş anında Ankara-Tahran arasında bulunan ve Van Gölü’nün üzerinden geçen hava koridorunu kullanmaktaydı.

Gölün 40 mil batısında Muş kenti yer almaktadır. Tudor uçağı kentin üzerindeyken hava kulesine son sinyalini göndermiştir. Plana uygun olarak seyrederken yedi dakika sonra olağanüstü bir gelişme yaşanmıştı.

Muş’u geçtikten sonra uçaktan ne bir ses, ne de bir sinyal alınmış, ayrıca öğleden sonra Bahreyn’den de uçağın oraya ulaşmadığı öğrenilmiştir. Ertesi gün Türk Hava Kuvvetlerinin kaybolan Tudor uçağını havadan aramasına karşın, Lefkoşa’da bulunan RAF Arama-Kurtarma Eşgüdüm Merkezi akşam saatlerine kadar bu konuda bir faaliyette bulunmadı.

25 Nisan tarihinde, şafaktan önce, Türk hava sahası içerisinde, olayın gerçekleştiği yerin 40 millik çevresini araştırmak üzere iki Hastings ve bir tane Schakleton uçağı havalandı. Bu uçakların Türkiye’deki hava arama faaliyetleri için gerekli izinler alındı.

Türk ve İran uçakları da arama faaliyetlerine yardımcı oldular. Dağ Arama-Kurtarma Ekibi 25 Nisan’da olaydan haberdar edildi ancak ekibin malzemeleriyle Kyrena’daki ana üslerinde toplanması zaman aldı. Lefkoşa’daki üstte hazır bulunmaları Cumartesi saat 10:00’u bulmuştu. Gün doğmadan ekibin hazırlanması bir buçuk saat sürdü ve iki saat içinde hazır duruma geldiler. Bunu izleyen dört gün boyunca hava arama faaliyetlerinin sona ermesini beklediler. Hava indirme sağlık kurtarma timi hazır durumda bekletildi.

17 Kişilik Ekip Bölgeye Gidiyor

Dağ arama-kurtarma ekibinden ihtiyaç durumda 17 kişi her an harekâta girişebilecek şekilde hazır bekletiliyordu. Başlarında subayları olmamasına karşın sorumluluğu Pilot Yüzbaşı Robertson aldı. Yüzbaşı birkaç kez hafta sonları düzenlenen eğitim çalışmalarında takımın başında yer almıştı. Episkopi’de bulunan Orta Doğu Hava Kuvvetleri Komutanlığı Merkez Karargâhından gelir gelmez Londra’dan Canberra Jet ile gönderilen kramponlarını sordu.

Ekip hazır beklerken rutin eğitimlerini sürdürdü. 26 Nisan’da Tudor uçağındaki kargoya ilişkin bilgi aldılar. Arama sahası 25 millik bir alanı kapsıyordu. 25 Nisan-26 Nisan arasında arama koşulları kötüydü. Hava çok bulutlu ve dağların dorukları karla kaplıydı. Raf 50 millik alanı taramış ancak Tudor bulunamamıştı.

29 Nisan’da, aramanın iptal edilmesine rağmen, Pilot Yüzbaşı Noble’ın yönetimindeki Hastings’lerden biri araştırmalarını Süphan Dağının zirvesinde yoğunlaştırdı (14,547 feet yüksekliğindeki zirve).

Tudor’un enkazı, dağın zirvesine çok yakın bir yerde dağılmış bir şekilde duruyordu. Dört saatten az bir sürede kurtarma ekibi söz konusu bölgeye taşınmıştı. Uçağın taşıdığı ve RAF için yaşamsal önem taşıyan gizli kargoya bir an önce ulaşmaları gerekiyordu.

Tudor’un enkazı bulunmakla birlikte, kaza yerinde yaşam belirtisi yoktu ve bu irtifada geçirilen altı geceden sonra mürettebattan ümit kesilmişti. 29 Nisan günü öğleden sonra, ekip Türkiye’in doğusunda bulunan Diyarbakır Askeri Üssü’ne ulaştı ve Land Rover’lerini uçaktan indirip montajını gerçekleştirdiler. (Rover’i bir Hastings’e yükleyebilmek için arka tarafta bulunan yedek tekerleği, ona bağlı mekanizmayı ve camı sökmek gerekiyor). Aracın montajı tamamlandığında ikinci Rover araçla birlikte bir başka Hastings bölgeye ulaştı.

Türk makamlarla ulaşımda kullanılmak üzere şoför temini konusunda görüşmelere başlandı. Bu arada asıl ekip yemek yiyip dinlenmek üzere bir otele yerleştirildiler. Ekip Süphan Dağı’na varmak üzere 30 Nisan sabahının 2’sinde konvoy halinde 160 mil ötedeki Diyarbakır’dan yola çıktı.

Konvoyda Land Rover’ler dışında malzeme taşımak üzere 15 kamyon ve Türk Hava Kuvvetleri’ne ait iki cip bulunuyordu. İletişimi sağlamak üzere bir Türk irtibat subayı, NCO uzmanı ve görevi tercümanlık olan bir komutan yardımcısı onlara eşlik etti.

Gece, iki yanı dağlarla çevrili vadilerden geçtikleri için hava çok sıcaktı ve yolculuk oldukça sıkıntılı geçti. Konvoy içerisinde kalan ekip, pencereleri açıp toza boğulmakla sıcakta havasız kalmak arasında tercih yapmak zorundaydı. Yol 60 mil sonra oldukça bozuldu. Şafakla birlikte yüksekleri karla kaplı dağların olduğu derin vadilerle çevrili bir bölgeye vardılar. Biraz daha yükselip hedeflerini uzaktan ilk gördükleri noktada olay yerine daha elli mil uzaklıktaydılar.

Daha çok uzakta olmalarına karşın, bulundukları yerden dahi dağ çok ihtişamlı duruyordu. Süphan’ın doruğunu bulutlar sarmıştı ama zirvenin altındaki kütlenin büyüklüğünü ve genişliğini çok rahat seçebiliyorlardı. Tehlikeli ve devasa bir canavara benziyordu. Gölün kuzey kıyılarındaki Norşıncık köyüne öğleden sonra saat 16.30’da vardılar. Artık 2000 metreye varmışlardı ancak ana kamplarını daha yüksek bir irtifada atmayı tercih ediyorlardı.

Ancak yapılan keşif sonunda bu saatte bunun imkansız olacağı anlaşıldı ve tüm ekibin köy ilkokuluna yerleştirilmesine karar verildi. Akşam konuyla ilgili bir brifing düzenlendi. Süphan Dağının iki zirvesinin olduğunu ve Tudor’un enkazının doğu zirvesinde bulunduğunu öğrendiler.

Uçak kalıntısını belirleyen uçakların mürettebatı en kolay rotanın önce batıdaki zirveye çıkıp sonra küçük bir sırttan geçiş yaparak doğudaki zirveye kolayca geçebileceğini anlattı. Elde edebildikleri tek harita 16 000 pouce’luk havayolu diyagramlarından ibaretti. Aramayı gerçekleştiren uçaklar bölgede ellerindeki haritada yer almayan dağların bulunduğunu tespit ettiler.

Zirveye Çıkış

Herbiri kendi alanında uzman olan dört kişinin, zirvede arama faaliyetini gerçekleştirmesine karar verildi. Enkazda canlı bulunması düşük ihtimal olmasına karşın bu seçenek de olasılık hesaplarına dahil edildi. Zirveye çıkış yapacak bu ekibe ek olarak yiyecek, taşıma gibi lojistik destek sağlayacak dokuz kişilik bir ekibin daha oluşturulmasına karar verildi. Öncü ekip için öngörülen elemanlar dağcılık deneyimi olan Jack Emmerson, ve uçaklar, aygıtlar ve telsiz konusunda uzman olan Whelan, Bottomer ve Costall idi. Ekibin tümü dağcılık alanında deneyimliydiler.

Sabah çok erken saatte uyandılar ve ertesi günün (1 Mayıs) ilk ışıklarında yola çıktılar. Gidebildikleri yere kadar araçları kullanıp iki mil yürümekten kurtuldular. Eğim yükselmeye başlayınca işin zorlu kısmı başladı. Emmerson eğimin en uygun olduğu güney güney batı sırtını seçti. Ekibin geri kalanı sadece yük taşımakla yükümlü olmasına karşın, dört tırmanışçıda hâlâ kişi başına otuz kiloluk kişisel malzeme ve fişek bulunuyordu.

Kar sınırına varana kadar hızla yükseldiler. Başta sert karla karşılaşmalarına rağmen durum hızla kötüleşti:atılan her adımda kırılan, altı balçık karla kaplı ince bir buz yüzeyi vardı ayaklarının altında. Ana kamptan bir helikopter havalandı ve üstlerinde alçalıp onlara enkaza ait son fotoğrafları bıraktı. Ancak bunlar çok işlerine yaramadı,çünkü sadece basit dağ manzaralarından ibarettiler.

9 bin feet’in üzerinde artık sürekli olarak bulut içerisinde ilerliyorlardı ve zemini kaplayan kar derinleşmişti. Eğim yükseldi, bulutlar arttı ve rüzgâr şiddetini arttırdı; ardından yoğun bir kar yağışı başladı.

Öğlene doğru yük taşıyanlar iyice yoruldu ve geçen zaman da hesaba katılarak 11 bin feet’te birinci kampın atılmasına karar verildi. Yük taşıyıcıları iki çadır malzemesini açtı ve sırtın biraz alt tarafında küçük bir doğal korunağın olduğu bölgeye çadırları kurmaya başladılar. Ancak her şeye rağmen burası da bir hayli rüzgâr alıyordu. Çadırlar kurulduktan sonra, taşıyıcılar dört dağcıyı birinci kampta bırakıp ana kampa geri döndüler. Tırmanışçılar Primus ocaklarında yemek pişirip yediler ve ana kampla telsiz irtibatı kurdular. Bu telsizi son kullanışlarıydı, çünkü daha sonra telsiz bataryaları soğuktan tümüyle dondu. Hava kararmadan önce dağı kaplayan bulut kütlesi dağıldı ve yukarıdan ana kamp görünmeye başladı.

Soğuk Gece

Gece çok uzun ve soğuk geçti. Uyku tulumuna sahip olmayanlar çok üşüdü. Gece boyunca şiddetli kar yağışı devam etti. Ertesi sabah açık bir gökyüzü, pırıl pırıl bir güneş ve soğuk, hafif bir esinti vardı. Çadırların büyük bir bölümü kara gömülü olduğu için biraz gecikmeli hareket edebildiler. Emmerson grubu ikiye böldü. Onlar Costall ile birlikte hareket ederlerken diğerleri arkadan geldiler. Yiyeceği ikiye ayırıp bir kısmını birinci kamptaki çadırda bıraktılar. Sırtın yukarısına doğru derin karda yürümeye devam ettiler.

Gökyüzünün açık olduğu bir sabahtı ve dağda çok da yabancısı olmadıkları bir ortamda ağır ağır ilerliyorlardı. Kuzey doğuda uzaktan pırıl pırıl parlayan başka dağlar görünüyordu. Belki de Ağrı ya da uzakta Ermenistan’a ait diğer dağlar da olabilirdi bunlar. Önceden bir Hastings’in enkaz yakınlarında alçaktan uçuş yapmasını öngörmüşlerdi ve zirvenin yaklaşık olarak 200 feet altındayken onu güney-batı yönünde dönüş yaparken gördüler. Bulutlar birikmeye devam ediyordu. Bu da uçağın neden işaret vermeden alçaldığını açıklıyordu. Hastings’in yere metal kutular bıraktığını görünce, uçağın tırmanmaya devam ettikleri sırtın görmelerine engel olduğu enkazın yerini işaret etmeye çalıştığını anladılar.

Sabah saat 11:00’de batı zirvesine vardılar (14.547 feet) ve karşı taraflarında asıl kalderanın sadece iki mil kadar uzakta olduğunu, ayrıca aralarında aşmaları gereken yakaşık 1000 feet’lik bir çukur olduğunu da fark ettiler. Batıdaki zirveden, kimi yerleri sert esen rüzgârın etkisiyle tümüyle kardan arınmış olan ve taşlarla kaplı geniş bir platoya ulaştılar. Bu çukurluğu yanlamasına aşıp son bölüme çıkan eğimin hemen dibine ulaştılar. İşte burada ikinci kampı oluşturmaya karar verdiler ve Constall kamp için uygun bir zemin ararken diğerleri önceki kamptaki malzemeleri almaya gittiler.

Diğer Ekip Helikopterle Geldi

Batı’daki doruğun yamacına geldiklerinde, yukarıda dört kişinin bulunduğunu fark ettiler. Bunlar uçuş sorumlusu Robertson, sağlık subayı Ellis ve ekibin diğer iki üyesi olan Bishop ve Murphy idi. Doğu zirvesi bulutlarla kaplı olduğundan, helikopterle 11.000 feet yükseklikteki batı zirvesine kadar çıkarılmışlardı.

Platoya inen bu ikinci ekibin yanında ne uyku tulumu, ne çadır, ne ocak, ne de yiyecek bulunuyordu. Son kısmı tırmanırken iki kişilik yiyeceği ve çadırı olan toplam sekiz kişilik bir ekip olmuşlardı şimdi. Murphy ve Bishop dışında herkes yorgundu ve yüksek irtifadan etkilenmiş görünüyordu. İkinci kamp için ikinci bir çadır bulmak gerekiyordu.

Robertson, Hastings’lerin zirveye çadır bıraktığını sandı ama zirveyi kaplayan bulutlar içinde bu metal sandıkları bulmak imkânsızdı. Böylece Emmerson, Bottomer ve Whelan ilk kampa devam ettiler.

Batı zirvesini güney güneybatı yamacından dolanmayı başardılar. Kamp 1‘deki çadır sökerken Bottomer ve Whelan Ana Kampa indiler. Emerson Kamp 2’ye çadırı, yiyeceği ve ocağı taşıdı. Çok yavaş tırmanmasına karşın daha platoya varmadan gücü tükenmişti. Bu arada Murphy ve rahip enkaza ulaşmaya ve diğer çadırların bulunduğu metal kutuları bulmaya çalıştılar.

Enkaza çok yakın olmalarına ve hatta bir ara önceden yanmış bir ateş kokusunu almalarına karşın yoğun bulutun içerisinde ne enkazı ne de metal kutularını bulmaları mümkün değildi. Kalderanın üstünde rastgele duran kaya parçaları bulmuşlardı ama etkili bir korunak oluşturacak şekilde durmuyorlardı.

Gece Kamp 2‘nin çadırlarında altı kişi kaldılar. Sabah erken kalktılar. Emmerson hastaydı. Rahibin başparmaklarından biri iltihap kapmıştı. Bu herkesin midesini bulandırmaya yetti. Rahibe kalsa zirve tırmanışına devam ederdi ama doktor buna izin vermedi.

Emmerson önceki gün bedenine çok yüklenmişti ve çok yorulmuştu. Rahibe kalsa zirveye çıkmayı başarırdı ama doktor ona bunu yasakladı. Diğer dört kişi zirveye varmak için geride kalan sekiz yüz feet’i iki saatte tırmandılar.

İri kayaların üst tarafında karla kaplı kayalık bir düzlük vardı. Yukarıya vardıklarında kalderanın doğusunda yer alan bir parazit koninin yamacında enkaz dağılmış duruyordu. Hayatta kalan kimse yoktu. Doktor hepsinin uçak yere düşer düşmez hayatını kaybettiğini söyledi. Yapabildikleri şekilde cesetleri gömdüler ve Murphy ölenlerin ruhuna kısa bir dua okudu.

Gizli ekipmanların bir kısmını baltalarıyla parçalara ayırdılar.Öğlen Kamp 2’ye indiler ve Emmerson ile rahibi aldılar. Sırtta 9 bin feet yükseklikte bir yeşil işaret fişeği patlattılar. İşaret büyük tesadüf sonucu bir köylü tarafından fark edildi. Durum helikopter talep edildiği şeklinde doğru yorumlandı ve bir helikopter onları sırttan alıp güvenle köye geri getirdi.

Aynı günün ertesi zirvede kullanmak üzere yanında bombalar bulunan, imha uzmanı Tim Şefi Ellery, Norşıncık’a vardı. O ve ekibin diğer üyeleri helikopterle olabildiğince yüksek bir noktaya taşınacak ve oradan enkazın bulunduğu noktaya ulaşarak sistemli bir şekilde enkazı imha edeceklerdi. Ancak Ellery’nin daha önceden hiç dağcılık deneyimi bulunmuyordu.

2 Mayıs günü açık havanın da yardımıyla helikopter pilotlarından biri dağın kuzey kısmına uzanan daha iyi bir rota bulunduğunu keşfetti. Ve kuzey-doğu’da bulunan bu sırtın 10 500 feet yüksekliğindeki kısmına Ellery, Bottomer, Whelan ve Çavuş Appleby helikopterle taşındılar. Ancak iki saat süren zorlu bir tırmanışa rağmen daha henüz zirveye ulaşamamışlardı. Geriye dönme kararı aldılar. Ancak ne yazık ki artık dağın ters tarafında bulunuyorlardı ve ana kampa ulaşmaları toplam iki gün sürdü.

Bu arada ekibin zirveye ulaşamayacağını öngören Robertson, ekibin diğer altı üyesinin yine imha amacıyla zirveye hareket etmesini sağladı. Helikopter bu altı kişilik grubu dağın kuzeyinde bulunan ve Ellery’lerin bırakıldığı sırttan farklı bir noktaya indirmeyi başardı. Helikopterler bu noktaya kadar ancak bir personnel taşıyabiliyorlardı. Her seferinde git gel yapması gerekti.

Patlayıcılar Hazırlanıyor

Diğer beş adam zorluklar nedeniyle bin feet daha aşağıya indirildi. Altı kişilik ekip buluşarak doğrudan zirvedeki Kamp 3’e gittiler ve iki gün önce Hastings’ler tarafından bırakılan metal sandıklarda bulunan çadırlara yerleştiler. Patlayıcılar ancak bulutlar arasında bir boşluk bularak üç kutu bırakabilen Hastings tarafından ertesi gün ulaştırılabildi.

Ekibin dört üyesi enkazdan savrulan kağıtları ve belgeleri toplarken, daha önce imha konusunda deneyimi bulunmayan Murphy ve Hercod imha talimatlarını dikkatle okudular. Birinci denemede fünyelerden biri patlamadı ve Hercod korkmadan, büyük bir cesaretle bunu bir başkasıyla değiştirdi. Bu cesur davranışı onun kraliçe tarafından ödüllendirilmesini sağlayacaktı.

Gün boyunca bulutun ve sisin içerisinde çalışmak zorunda kaldılar. Hava gittikçe bozmaya başladı. Bu alışkın olmadıkları koşullar Hercod ve Murphy’nın çok yorulmasına yol açtı. İşlerini bitirdikten sonra geceyi zirvede geçirip ertesi sabah Güney güney batı yamacından yoğun kar yağışı altında inmeye başladılar. Bir süre kendilerine kar barınağı yapıp içine sığınmak zorunda kaldılar. Uzun bir süre barınağın içerisinde zor koşullar altında havanın düzelmesini beklediler. Sürekli olarak onları izleyen ve tetikte olan ana kamptakiler yukarıdakilerin attığı fişekleri fark etti ve havanın yatışmasıyla birlikte havalanan bir helikopter onları yukarıdan alıp aşağıya indirdi. Ertesi gece tüm ekip Lefkoşa’ya vardı.

Kaynaklar: Osman Soysal’ın web sitesi: http://www.osmansoysal.com/yazilarim/muhtelif/68-suephan-daina-dueen-nglz-ucai.html

Bir Yorum Yazın